Zincirleri Kırmak: 21. Yüzyılda Proletarya Devrimciliği*



Teorimizin ve pratiğimizin kurucuları Marx’ın ekonomi politiği, Engels’in doğa ile toplum arasındaki diyalektik bütünlüğü, Lenin’in emperyalizm ve örgüt teorisi, Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” yönelimi ve Sovyetler deneyimi… bunlar hazır reçeteler değil somut durumu somut analiz etmenin tarihsel olarak en yoğunlaşmış biçimleridir


Selçuk Ulu

Tarihsel süreklilik içerisinden çıkardığımız bir ders babında kestirmeden ifade edecek olursak, teori bir silahsa örgüt onun kuvvetidir. Kuvvet olmadan silah yalnızca bir niyetten ibarettir ve tarih sahnesinde hiçbir karşılığı yoktur.

Günümüzde komünizmin özgürlük dünyasına açılan kapı, zorunlu bir uğrak olarak sosyalizm mücadelesini yeniden tanımlamak, klasik metinleri slogan düzeyinde tekrarlayan donmuşluğun, tutuculuğun ya da bunun karşı kutbuna savrulan ama aynı zamanda devrim fikrinin kendisini ortadan kaldırma hedefinde buluşan postmodernist inkarcılığın ötesine geçen çok yönlü bir kavrayışı ve bu kavrayışa uygun bir pratik konumlanışı zorunlu kılıyor.

Teorimizin ve pratiğimizin kurucuları Marx’ın ekonomi politiği, Engels’in doğa ile toplum arasındaki diyalektik bütünlüğü, Lenin’in emperyalizm ve örgüt teorisi, Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” yönelimi ve Sovyetler deneyimi… bunlar hazır reçeteler değil somut durumu somut analiz etmenin tarihsel olarak en yoğunlaşmış biçimleridir. Bu miras bir “cevaplar kataloğu” olsaydı bugün devrimci teoriye ihtiyaç kalmazdı. Ama bu miras bir cevaptan ziyade yöntem sunar bize. Ve yöntem her tarihsel krizde yeniden üretilir yeniden sınanır yeniden keskinleşir.

Bugün bu yöntemle baktığımızda emperyalist kapitalizmi yalnızca krizler toplamı olarak değil aynı zamanda bu krizler aracılığıyla kendisini yeniden kurmaya çalışan bir sistem olarak görürüz. Dijitalleşme, finansallaşma, militaristleşme, jeopolitik bloklaşma ve ekolojik yıkım bunlar ayrı süreçler değil tek bir tarihsel bütünün farklı yüzleridir. Tam da bu nedenle proletarya devrimciliği tekil alanlara sıkışamaz. Üretim sürecinden devlet aygıtına, ekolojik yıkımdan kültürel hegemonyaya, ulusal sorundan enternasyonalizme uzanan bütünlüklü bir hat kurulmak zorundadır. Gerçeklik parçalı değildir, parçalı olan yalnızca onu kavrayamayan bilinçtir.

Marksizmi salt bir “dünya görüşü”ne indirgeyen yaklaşımların aksine o bir yöntemdir. Donmuş bir dogma değil hareket halinde bir kavrayış biçimi. Diyalektik materyalizm -doğanın ve toplumun içsel bağlantılılığı, sürekli değişim, çelişkilerin itici gücü ve niceliğin niteliğe dönüşümü- bugün yalnızca geçerliliğini korumakla kalmıyor, kapitalizmin geldiği aşamada kendisini daha çıplak biçimde dayatıyor. Çünkü emperyalist kapitalizm geliştikçe, karmaşıklaştıkça ancak diyalektik yöntemle kavranabilen bir sistem olarak varlığını sürdürüyor. 

Burjuva sosyal bilimlerinin 20. yüzyılın son çeyreğinde geliştirdiği yönelimler, diyalektik materyalist yöntemi doğrudan ya da dolaylı biçimlerde “totaliter”, “indirgemeci” veya “ekonomik determinist” olarak damgalayarak teorik alandan dışlama eğilimi gösterdi. Ancak bu dışlama salt bir reddediş değil aynı zamanda farklı kavramsal çerçeveler üzerinden alternatif açıklama modelleri kurma girişimiydi. Max Weber’in değerler ve rasyonaliteler arasındaki çoğulluğa yaptığı vurgu, Karl Popper’ın “açık toplum” kavramsallaştırmasıyla tarihsel zorunluluk fikrine yönelttiği eleştiri, Michel Foucault’nun iktidarı merkezsiz ve yaygın ilişkiler ağı olarak ele alması, Jürgen Habermas’ın iletişimsel rasyonaliteyi toplumsal çözümlemenin eksenine yerleştirmesi ve postmodernistlerin “büyük anlatıların sonu” tezleri kendi iç farklılıklarına rağmen toplumsal çelişkilerin analizinde sınıfın kurucu belirleyiciliğini geriye iten ortak bir eğilim olarak şekillendi. 

Bugün birçok açıdan bu teorik tasfiyenin bedeli ödenmektedir. 2008 finans krizi, burjuva iktisadın “rasyonel beklentiler” ve “etkin piyasalar” dogmalarını paramparça etti. Pandemi, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını, devletin sermaye birikiminin merkezi bir düzenleyicisi olarak görünür hale gelmesini (neoliberal dönemde bu işlev ideolojik olarak gizlenmişti) ve sağlığın metalaşmasının yıkıcı sonuçlarını gösterdi. Enerji ve gıda krizleri, “piyasa kendiliğinden dengelenir” masalını yerle bir etti. Kalıcı savaş ekonomisi ve emperyalist rekabetin şiddetlenmesi, “barış içinde bir arada yaşama” söyleminin ideolojik karakterini ifşa etti. Bugün artık “sınıf geri döndü” demek yetmez, sınıfın hiçbir zaman ortadan kalkmadığını, yalnızca teorik olarak bastırıldığını söylemek gerekir. Ve bu bastırmanın araçlarına dönüştürülen kimlik siyaseti, kültürel çoğulculuk, yönetişim söylemlerinin kriz zamanlarında nasıl bir işlev gördükleri açığa çıkmıştır.

Diyalektiğin yasaları bugün soyut ilkeler değil somut gerçeklikler olarak karşımızda duruyor.

Devrimci pratik açısından kendiliğinden gelişen öfkenin kendiliğinden devrime dönüşmeyeceğini bilmek önemlidir. Öfke bir potansiyel olarak varlık gösterir fakat yön verilmediği sürece dağılır, saptırılır ya da sistem tarafından emilir. Dolayısıyla siyasal kriz ile devrim arasındaki fark öznel faktörün müdahalesinde yatar. Tarih kendiliğinden ilerleyen bir süreç olmadığına göre müdahale edilen bir mücadele alanı olduğu gerçeğiyle her daim yüzleşiriz. Bu yüzdendir ki kürek çekilmezse tekne sürüklenir, yön verilmezse tarih egemen sınıfların rotasında akmaktan kurtulamaz.

Tarihsel materyalizmin temel tezi -üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki- bugün üç temel düzlemde yoğunlaşmış durumda. Birincisi: Üretici güçler küresel ölçekte gelişmişken ulusal devlet sınırları ve özel mülkiyet ilişkileri bu gelişmenin önünde engel haline gelmiştir. Üretim küreseldir ama mülkiyet parçalı ve tekelcidir. İkincisi: Otomasyonun yarattığı artı-zaman özgürleşme potansiyeli taşırken kapitalizm altında işsizlik ve güvencesizlik olarak geri dönmektedir. Yani üretici güçlerin gelişimi, insanı özgürleştirmek yerine daha kırılgan hale getirmektedir. Üçüncüsü: Toplumsal üretimin kolektif karakteri ile mülkiyetin özel ve el koyucu karakteri arasındaki uçurum derinleşmiştir. Emperyalist tekeller milyarlarca insanın kolektif emeğini kendi mülkiyetleri altında yoğunlaştırmaktadır. Üretim toplumsallaşmış, el koyma ise küçük bir azınlığın elinde merkezileşmiştir. Bu çelişki yalnızca teorik bir tespit değil aynı zamanda tarihsel bir patlama noktasıdır. Marx’ın işaret ettiği “üretim araçlarının toplumsallaşması” eğilimi bugün en somut biçimine ulaşmıştır. Ama bu toplumsallaşma, mülkiyet ilişkileri tarafından zincirlenmiş ve zincir gerildikçe kopma ihtimali artmıştır.

Burjuva sosyal bilimler krizi sistemin içsel bir sonucu olarak değil dışsal bir “arıza” olarak ele alır. Oysa krizler sistemin işleyişinin zorunlu bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Teknoloji nötr bir ilerleme değil sınıf ilişkilerinin yeniden üretim araçlarıdır.

Sınıfın parçalanmış bütünlüğü

Marx Grundrisse’de “genel zekâ”dan söz ederken toplumsal bilginin doğrudan üretici güç haline geldiği bir eşiği tarif ediyordu. Bugün o eşik aşılmış durumda. Yapay zekâ, büyük veri ve otomasyon bunlar yalnızca teknik gelişmeler değil üretici güçlerin niteliksel sıçramasının ifadesidir. Sanayi devriminde makine işçinin bedenini disipline ederken dijital çağda algoritma işçinin zamanını, dikkatini, davranışlarını ve hatta duygulanımını denetim altına alıyor. Denetim dışsaldan içsele doğru genişliyor. Ama bu devasa üretici güçler, toplumsal karakterlerine rağmen özel mülkiyet duvarlarına hapsedilmiştir. Dünyanın en büyük teknoloji tekelleri, insanlığın kolektif bilgisini ve emeğini kendi sermaye birikimlerinin kaynağına dönüştürüyor. Veri -teşbihte hata olmaz misali- yeni bir “toprak” işlevi görüyor ama bu toprağın mülkiyeti onu işleyenlere değil onu çitle çevirenlere ait. Feodalizmde toprağa el koyan beylerin yerini bugün veriye el koyan dijital tekeller almıştır. Proletarya devrimciliği açısından bu benzetme, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin özünü feodalizmle özdeşleştirmek anlamına gelmiyor yalnızca el koyma mekanizmasındaki biçimsel benzerliğe işaret ediyor.

Fakat burada dijital ekonominin emek-değer teorisini geçersiz kıldığı iddiası, öz ile görünüş arasındaki farkı bulanıklaştıran bir yaklaşım olarak çıkıyor karşımıza. Üretim biçimi ne kadar karmaşıklaşırsa karmaşıklaşsın, değerin kaynağı hâlâ soyut emektir. Bir algoritma, bir yazılım, bir veri seti bunların hiçbiri kendiliğinden var olmaz. Herbiri doğrudan ya da dolaylı olarak canlı emeğin ürünüdür. Bir yapay zekâ modelinin “öğrenmesi”, aslında milyonlarca insanın ürettiği verinin işlenmesidir. Programcıların, veri etiketleyicilerinin, içerik üreticilerinin hatta sıradan kullanıcıların gündelik faaliyetleri bu sürecin parçasıdır. Bu nedenle yapay zekâ değer yaratmaz; var olan değeri yeniden düzenler, yoğunlaştırır ve aktarır. Bu süreç, Marx’ın göreli artık-değer teorisinin günümüzdeki en gelişmiş biçimidir. Teknolojik yenilikler emek üretkenliğini artırırken aynı anda işgücünü yedek sanayi ordusuna iter, ücretleri baskılar ve çalışma yoğunluğunu artırır. Yani üretkenlik artışı özgürleşme değil daha yoğun sömürü olarak geri döner. Ama aynı mekanizma kapitalizmin içsel sınırlarını da keskinleştirir. Etkin talep yetersizliği derinleşir, kâr oranlarının düşme eğilimi belirginleşir, eşitsizlik toplumsal dokuyu parçalayacak düzeye ulaşır. Sistem, kendi yarattığı üretici güçlerin ağırlığı altında bocalamaya başlar. Başarı krizin kaynağına dönüşür.

Proletaryanın yapısı dönüşmüştür ama ortadan kalkmamıştır. Temel tanım olarak ‘üretim araçlarından kopmuş ve emek gücünü satmak zorunda olan sınıf’ gerçeği hâlâ geçerlidir. Bugün bu sınıf farklı görünümler altında karşımıza çıkıyor. Platform emekçileri “bağımsız” görünseler de algoritmik denetim altında klasik ücretli emekten farksızdırlar. Veri emekçileri görünmezdirler ama dijital ekonominin temelini oluştururuyorlar. Beyaz yakalı prekarya yüksek eğitimlidir ama güvencesizdir. Bakım emekçileri çoğunlukla kadınlardan oluşur ve kapitalist yeniden üretimin görünmez omurgasını taşır. Klasik sanayi proletaryası stratejik sektörlerde belirleyici konumunu korumaya devam ediyor. İşçi sınıfının bu farklı bölükleri yüzeyde parçalı görünüyor ama bu parçalanma, özsel bir ayrışmadan ziyade kapitalizmin işleyişinin dayattığı bir bölünmedir. Sınıfın birliği ortadan kalkmamış yalnızca görünmez hale gelmiştir. Bugünün sınıf mücadelesinin temel sorunu, bu parçalanmış görünümleri ortak bir siyasal özne etrafında yeniden birleştirmektir. Parçalanmış bir sınıfın kendi gücünün farkına varması beklenemez.

Marx’ın yedek sanayi ordusu teorisi dijital çağda “talep üzerine emek” biçimini alıyor. İşçi artık yalnızca işsiz değildir sürekli yarı-çalışır, yarı-bekler durumdadır. Algoritmalar, işgücünü anlık ihtiyaçlara göre devreye sokar ya da dışarıda bırakır. Bu durum işçiler arasında sürekli bir rekabet yaratır, dayanışmayı zayıflatır, ücretleri aşağı çeker ve güvencesizliği kalıcı hale getirir. “Prekarya” artık istisnai bir kesim değil proletaryanın önemli bir formu haline gelmektedir. Yedek ordu, sistemin kalıcı bir bileşenidir. Bu koşullarda otomasyonun yarattığı artı-zamanı sermayenin elinden almak ve toplumsallaştırmak sosyalist mücadele hattımızın bir görevi olarak karşımızda duruyor. Çalışma saatlerinin radikal biçimde düşürülmesi, evrensel temel gelir, kamusal hizmetlerin genişletilmesi bunlar sermayenin emek-zamanı üzerindeki tahakkümünü hedef alan sistem karşıtlığına evrilebilecek taleplerdir. Kapitalizmin özü zamanın denetimidir. Bu denetim kırılmadan özgürlük mümkün olmaz.

Değerin kaynağı değişmedi, yalnızca görünümleri dönüştü

Yapay zekâ ve otomasyon tartışmaları çoğu zaman “Emek ortadan kalkıyor mu?” gibi yanlış bir soruyla başlıyor. Oysa soruyu “Emek hangi biçimde yeniden örgütleniyor?” şeklinde formüle etmek daha doğru olur. Marx makinelerin kapitalist üretimdeki rolünü “emek gücünün değerini düşürmek ve emek süreci üzerindeki denetimi artırmak” diye iki temel eğilim üzerinden analiz etmişti. Bugün yapay zekâ ve dijital teknolojiler bu iki eğilimi niteliksel olarak yeni bir düzeye taşıyor. Denetim boyutu özellikle çarpıcıdır. Sanayi kapitalizminde işçi ustabaşının gözetimi altında daha çok mekân ile sınırlıydı. Bugün ise denetim görünmez, sürekli ve içselleşmiştir. Bir platform işçisinin rotası, hızı, puanı anlık izleniyor; puan düştüğünde sistem devre dışı bırakıyor. Amazon deposunda bir işçinin her hareketi sensörlerle ölçülür. Bu yalnızca üretimin değil davranışın da metalaştırılmasıdır. Marx’ın “emeğin sermayeye fiilen tabi kılınması” kavramı bugün en ileri biçimine ulaşmış durumda. Artık yalnızca emek süreci değil işçinin zamanı, dikkati, duyguları ve refleksleri sermayenin denetimi altına alınıyor. Dijital gözetim o fantastik roman 1984’ü bile geride bırakmış durumda.

Otomasyon tartışmasında ayırt edici noktamız, meselenin teknolojiye karşıtlık olmadığını onun hangi toplumsal ilişkiler içinde kullanıldığını kavramaktır. Teknoloji nötr değildir. Her tarihsel momentte belirli sınıf ilişkilerinin içinde şekillenir ve o ilişkilerin yeniden üretimine hizmet eder. Bugün otomasyon çalışma süresinin radikal biçimde kısalması, insanın yaratıcı etkinliklere yönelmesi gibi önemli bir potansiyele sahip. Ama kapitalizm altında bu potansiyel tersine çevrilir. Otomasyon işsizliği artırır, güvencesizliği derinleştirir, çalışanlar üzerindeki baskıyı yoğunlaştırır. Teknoloji özgürleşmenin değil zorunluluğun aracı haline gelir. Bu çelişki tesadüfi değildir; kapitalizmin işleyiş mantığının doğrudan sonucudur. Sermaye için önemli olan üretkenliğin artmasından ziyade kârın maksimize edilmesidir. Ve kâr emek üzerindeki denetim sürdükçe mümkündür.

Otomasyonun yarattığı artı-zamanı sermayeden koparıp toplumsallaştırmak mücadelemizin merkezinde yer almak durumundadır. Bu teknik bir reformdan öte doğrudan bir sınıf mücadelesidir. Sovyet Sosyalizmi deneyimi tüm çelişkilerine rağmen bu konuda tarihsel bir referans sunuyor. Üretimin kâr amacı olmadan da örgütlenebileceğini, teknolojinin toplumsal ihtiyaçlara göre yönlendirilebileceğini pratikte göstermiştir. Bu deneyimin bürokratik deformasyonları elbette eleştirilmelidir. Ama onun gösterdiği ‘teknoloji hangi sınıfın elindeyse onun karakterini taşır’ temel gerçeği gözardı edilemez. Bugün yapay zekâ, veri ve otomasyon sermayenin elinde zincirken toplumsal mülkiyet altında çok yönlü özgürleşmenin anahtarı olacaktır.

Bugünün emperyalizmi, doğrudan sömürgecilikten yaptırım rejimleri, teknoloji tekelleri, finansal bağımlılık ve vekâlet savaşlarına evrilmiş durumdadır. “Tek kutuplu dünya” tezleri iflas etmiştir ancak çok kutupluluk kendiliğinden ilerici değildir. Bir emperyalist merkezin zayıflaması, emekçi sınıfların otomatik güçlenmesi anlamına gelmez; aksine çok kutuplu yapı yeni rekabet biçimlerini, yeni paylaşım mücadelelerini ve yeni çatışma alanlarını beraberinde getirmiştir.

Lenin’in “tekelci sermaye” tespiti, günümüzde “tekelci teknoloji sermayesi” olarak somutlanmıştır: Yarı iletkenler, yapay zekâ, iletişim altyapıları üzerindeki tekelci kontrol yeni bir “teknolojik güç” biçimi yaratırken bu aynı zamanda emperyalist rekabetin yeni eksenlerden birini oluşturmaktadır.

Vekâlet savaşları, emperyalist sermayenin yeniden paylaşım mücadelesinin bir biçimi olarak kamu kaynaklarını silahlanmaya aktarmakta, sosyal harcamaları kısmakta, göç dalgalarına ve faşist eğilimlere yol açmaktadır. Proletarya enternasyonalizmi bugün ulusal ile enternasyonal olanı birlikte düşünmek zorundadır. Zincirler küreseldir, onları kıracak olan mücadele de öyle olmak durumundadır. Sermayenin tekelleşmesi hangi biçimde olursa olsun, ona karşı mücadelenin temel silahı sınıfın örgütlü enternasyonal birliğidir.

Öznel faktörün yeniden inşası

Lenin’in Ne Yapmalı?’daki “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” ilkesi temel disturumuz olmaya devam ediyor. İşçi sınıfının kendiliğinden sendikal bilinç düzeyinde kalması, burjuva hegemonyasının sınırları içinde hareket etmesi demektir. Siyasal bilinç -yani sınıfın kendi tarihsel rolünü, sistemin bütünüyle karşıtlığını, iktidar hedefini kavraması – ancak teorik çalışma, örgütlü siyasal mücadele ve sürekli eğitim yoluyla inşa edilir. Bugün hegemonya mücadelesi, algoritmaların yönlendirdiği bir kamusal alanda yalan haberlerin, dezenformasyonun, duygu manipülasyonunun egemen olduğu bir ortamda yürütülüyor. Bu koşullarda teorik donanım ve örgütlü siyasal eğitim her zamankinden daha belirleyicidir.

Teorimizde “öznel faktör” sınıfın kendi tarihsel rolünün bilincine varmış, örgütlenmiş, disiplinli, stratejik hedeflere sahip siyasal gücü ifade eder. Nesnel koşullar (kriz, sömürünün yoğunlaşması, çelişkilerin keskinleşmesi) devrimci durumu yaratabilir ama devrimci durumu devrime dönüştürmek öznel faktörün müdahalesine bağlıdır. Bugün öznel faktör derin bir açmaz içinde. Bunun emek sürecinin parçalanması ve işçilerin mekânsal olarak dağınık, birbirinden izole çalışması gibi nesnel nedenleri var. Ortak deneyim alanları daralmış, kolektif bilinç inşası zorlaşmıştır. Güvencesizliğin yarattığı bireyselleşme, sürekli iş değiştirmek, geleceği öngörememek, sosyal güvencelerden yoksun olmak işçileri uzun vadeli dayanışma ve örgütlenmeden uzaklaştırıyor. Neoliberal dönemde büyük sendikaların tasfiye edilmesi, zayıflatılması veya sistemle bütünleşmesiyle sendikal kriz derinleşmiştir. Yeni emekçi kesimlerin örgütlenmesinde geleneksel sendikalar yetersiz kalmıştır. Reformist sol, neoliberal dönemde sınıf politikasını bütünüyle terk ederek “üçüncü yol” söylemine eklemlenmiş, devrimci sosyalist hareket ise birçok ülkede daralmış, örgütsel kapasitelerini yitirmiş, dönemin koşullarına yanıt vermekte zorlanmaktadır.

Ama teorik donanımın zayıflığı, örgütlenme deneyimlerinin kaybı, reformist ve liberal söylemlerin hegemonyası gibi öznel nedenler de var. Neoliberal bozulmanın sonucu olarak 1990’lardan itibaren solun büyük bir bölümünde ML teori sistematik olarak dışlanmış, sınıf analizi terk edilmiş, “kimlik siyaseti” ve “kültürel çoğulculuk” gibi yaklaşımlar öne çıkmıştır. İşçi sınıfının siyasal bilincini inşa edecek teorik araçlar büyük ölçüde kaybedilmiştir. Bugün öznel faktörün yeniden inşası, hem teorik donanımın yeniden kazanılmasını hem de bu teorinin somut mücadele koşullarında pratiğe dönüştürüleceği örgütsel yapıların geliştirilip büyütülmesini zorunlu kılıyor.

Lenin’in Ne Yapmalı? ve Bir Adım İleri, İki Adım Geri’de geliştirdiği parti teorisi, üç temel unsura dayanır: Öncü karakter (parti nicelikten önce bir niteliktir, işçi sınıfının en bilinçli, en disiplinli, en devrimci kesimlerini bir araya getirir, bu karakterinin sulanmasına meydan vermemeyi esas alır, bu bağlamda sayısal bakımdan ‘güçlenmeyi’ herşey olarak görmez); merkeziyetçi yapı (demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle parti kararları tartışılır, ancak alındıktan sonra tüm üyeler için bağlayıcıdır); devrimci teoriye bağlılık. Bugün “Leninist parti” kavramı üç temel eleştiriyle karşı karşıyadır: merkeziyetçi yapının “otoriterliğe” yol açtığı; öncü partinin işçi sınıfının kendiliğinden hareketini küçümsediği; dijital çağda yatay, ağ tipi örgütlenmelerin daha etkili olduğu. Bu eleştirilerin her biri belirli bir tarihsel deneyime dayanmakla birlikte, Leninist parti teorisinin özünü kavramaktan uzaktır.

Leninist parti teorisinin özü, siyasal bilinç ile kendiliğinden hareket arasındaki diyalektikte yatar. Lenin, işçi sınıfının kendiliğinden sendikal bilinç düzeyinde kalabileceğini, sistemin bütünüyle karşıtlığını kavrayan siyasal bilincin ise teorik donanımlı öncü tarafından taşınması gerektiğini söyler. Bu, işçi sınıfının “pasif” olduğu anlamına gelmez; tersine, sınıfın kendi mücadele deneyimi ile teorik bilincin birleşmesi devrimci pratiğin temelidir. Bugün bu teorinin güncellenmesi yatay örgütlenmeler ile merkezi parti arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasını gerektirir. Dijital platformlar, ağ tipi örgütlenmeler anlık koordinasyonu mümkün kılıyor ama bu yapılar stratejik süreklilik, ortak program, disiplinli eylem ve uzun vadeli planlama kapasitesinden yoksun. Bu yapısal özellik özellikle yoğun devlet baskısı, dijital gözetim ve illegalite koşullarında yeraltı örgütlenmesi için bir zorunluluk haline gelir: hücresel esneklik, iletişim ve operasyonel gizlilik, ağ tipi örgütlenmeleri burjuva baskı rejimlerine karşı merkezi parti yapılarından çoğu zaman daha dayanıklı kılar. “Parti mi, ağ mı?” ikilemi yanlıştır. İhtiyaç duyulan şey ağların esnekliğini, katılımcılığını ve hızını, merkezi partinin stratejik bütünlüğü, teorik derinliği ve tarihsel sürekliliği ile birleştiren yeni bir örgütlenme biçimidir.

Öznel faktörün yeniden inşası, sınıfın dağınık kesimlerini birleştiren, ekonomik mücadeleyi politik hatta bağlayan, ulusal olan ile enternasyonal olanı bütünleştiren bir örgütsel formu gerektirir. Bu formun adı yalnızca “parti” değildir. Ama partisiz de olamaz. Tarih, örgütsüz haklıların değil örgütlü olanların ilerlediği bir süreçtir.

Geçmişin zaferleri ilham verebilir ama bugünün mücadelelerini onların kalıplarıyla anlamak tarihi dondurmak olur. Ne eski kalıpları tekrarlamak ne de her şeyin sıfırdan icadı…

Bugün Türkiye solunun bir kesimi elli yıl önceki mahkeme salonlarında kimin ne dediğini didikleyen bir “kayıkçı kavgası”nda debeleniyor. Oysa asıl mesele sınıfın farklı bölüklerini tek bir siyasal özne etrafında birleştirecek devrimci pratiği inşa etmektir. 

Tarih ancak onu hızlandırmaya cesaret edenlerin ellerinde akar.

Kaynakça 

-Engels, F. (2003). Anti-Dühring. (Çev. K. Somer). Ankara: Sol Yayınları.

-Fuchs, C. (2015). Dijital Emek ve Karl Marx. (Çev. T. E. Kalaycı ve S. Oğuz). İstanbul: NotaBene Yayınları.

-Lenin, V. İ. (2009). Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. (Çev. C. Süreya). İstanbul: Yordam Kitap.

-Lenin, V. İ. (2011). Ne Yapmalı?. (Çev. M. Ardos). Ankara: Sol Yayınları.

-Lenin, V. İ. (2016). Devlet ve Devrim. (Çev. N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.

-Marx, K. (2011). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt 1. (Çev. M. Selik ve N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.

-Marx, K. (2014). Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Taslaklar. (Çev. A. Gelen). Ankara: Sol Yayınları.

-Marx, K. ve Engels, F. (2008). Komünist Parti Manifestosu. (Çev. N. Satlıgan). İstanbul: Yordam Kitap.

-Stalin, J. V. (1990). SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları. (Çev. S. Belli). Ankara: Sol Yayınları.

-Wood, E. M. (2006). Sınıftan Kaçış: Yeni “Hakiki” Sosyalizm. (Çev. Ş. Alpagut). İstanbul: Yordam Kitap.

*[Devrimci Proletarya’nın Mayıs-Haziran 2026 tarihli 17. sayısından alımıştır]