Seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılma olasılığının güçlenmesi üzerine seçim politikalarının netleşmesi süreci de hızlandı.
Seçime endeksli politikayı esas alan bütün muhalif aktörler sorunu “Tayyip Erdoğan’dan kurtulma” sorununa indirgemekte birleşiyorlar. Seçim kampanyalarının hâlâ aday tartışması ekseninde sürüyor olması da bu sığ yaklaşımın sonucu.
Tayyip Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğünde cisimleşen faşist iktidar koalisyonunun alaşağı edilmesi kuşkusuz acil ve zorunludur. Bunun önemini reddeden ya da küçümseyen bir devrimcilik düşünülemez. Lakin tartışma bu noktada değil, siyasal ve moral açılardan bütün önemine karşın bu hedefle yetinip yetinmemek, daha doğrusu bunu her şey haline getirip getirmeme noktasındadır. Tutarlı ve samimi bir sistem karşıtlığıyla düzeltilmiş bir kapitalizm yandaşlığı, devrimcilikle reformizm arasındaki ayrım çizgisi günümüzde tam da bu noktadan geçmektedir.
Emeğin ve doğanın hayasızca sömürülmesinden kaynaklanan sınıfsal kutuplaşmanın büyüklüğü ve keskinliği karşısında kapitalist sistemi hedef alan büyük öfke patlamalarından korkan dünyanın en zenginleri arasında yer alan kimi burjuvaların dahi “Hükümetler servete neden daha yüksek vergi koymuyor?” çağrısı yayınlama ihtiyacı duydukları bir tarihsel kesitte kapitalizmi dolaysızca hedefe çakıp emek-sermaye çelişkisini merkeze almayan bir siyaset ‘devrimci’ olarak görülemez.
Ufuklar ‘Tayyip karşıtlığı’yla sınırlanınca…
Ufku ‘Tayyip karşıtlığı’ ile sınırlı, gözü onu alaşağı etmekten ötesini görmeyen “muhalefet” anlayışı onu “Türkiye’nin başına gelmiş yerli ve milli bir felaket” olarak görme yüzeyselliğinden bir türlü kurtulamıyor. Halbuki kafasını kaldırıp dünyaya şöyle bir göz atsa, Macaristan’dan Hindistan’a, Polonya’dan İsrail’e -düne kadar ABD’den Brezilya’ya- dünyanın dört bir yanında neredeyse birbirlerinin kopyası Tayyip’ler gerçeği çıkacak karşısına. Çünkü sömürüde olduğu gibi doğanın talanında da, kadın düşmanlığında, ırkçılıkta, keyfilik ve hayasızlıkta sınır tanımayan bu neofaşist zorbalar neoliberal birikim modelinin ürünleri. Onların nefret uyandıran bütün politika ve uygulamalarının gerisinde de bu modelin mantığı ve işleyişi yatıyor.
Dolayısıyla her kim aradaki bu bağlantıyı gözden kaçırır, dahası gizlemeye çalışarak meseleyi salt bir diktatörün iktidardan alaşağı edilmesine indirgerse, sadece çok büyük hayal kırıklıkları ve kaosa davetiye çıkarmış olmakla kalmaz, gideni aratma ihtimali yüksek yeni zorbaların “kurtarıcı” pozlarında güç toplamalarına zemin hazırlamış olur.
Tayyip’ler üreten sistem krizi
Kaldı ki Tayyip’leri üreten neoliberal kapitalizm dünya çapında iflas etmiş durumda. Emperyalist burjuvazinin önde gelen temsilcilerinin dahi ‘çoklu kriz’ olarak tanımladıkları bir kriz sarmalı içinde debeleniyor. Bu aslında salt neoliberal modelin değil sistem olarak kapitalizmin krizi. Dolayısıyla yukarda andığımız devrimcilik-reformculuk ayrımı bu noktada katmerlenmiş olarak bir kez daha karşımıza çıkar:
Kapitalizmin geçerliliği ve geleceğinin orta sınıf içinde dahi sorgulanır hale geldiği günümüz koşullarında her kim neoliberal uygulamalar döneminde birikmiş toplumsal tepkiyi sistemin temellerine yöneltmeye çalışmak yerine onun en fazla rahatsızlık yaratan yönlerini restore etmeyi esas alan bir yaklaşımla hareket ediyorsa hem iflah olmaz bir reformist olarak damgalanmayı hak ediyor demektir hem de başarısızlığa mahkûmdur.
Bu kaçınılmaz başarısızlık sadece onların siyasi iflâsı anlamına gelmekle kalmaz, onlara bağladıkları umutlar boşa çıkan kitlelerde büyük bir moral çöküntü ve cesaret kırılması yaratır. Dahası eskisinden çok daha saldırgan gerici faşist eğilimlerin yelkenlerini şişirir. Brezilya başta olmak üzere 2000’li yılların başında Latin Amerika ülkelerinde yükselen ‘pembe dalga’ iktidarlarının her birinin akibeti ve arkasından yaşananlar bu açıdan ibret alınması gereken örneklerdir.
Millet İttifakı: Yengeç sepeti
Seçim stratejisi ve politikalar netleştikçe bu temelde ayrımlar da belirginleşip çıplak gözle dahi görünür hale geliyor. Bu tabii ki kendisini sol’da gören, solcu hatta sosyalist olarak tanımlayan güçler arasında geçerli bir ayrışma. Yoksa bırakalım devrimi/devrimcilik iddiasını, esas misyonu sistemin bekası olan burjuva muhalefeti bu ölçüye vurmanın kendisi abes. Fakat kendisini artık Millet İttifakı olarak tanımlayan 6’lı Masa, tartıştığımız konu açısından turnusol kağıdı özelliği kazandı.
Aylarca düpedüz havanda su döven 6’lı Masa nihayet bir reform programı olarak bile tanımlanamayacak kadar silik ve korkak bir restorasyon programı ile çıktı karşımıza. Olur da seçimi kazanırlarsa hayata geçirme sözünü verdikleri Mutabakat Metni tam bir lâf salatası. 244 sayfalık metinde 9 ana başlık, 75 alt başlık altında tam 2 bin 300 vaat ve politika yer alıyor. Gel gör ki Türkiye’de az çok anlamlı bir demokratik dönüşümün kilit halkalarını oluşturan Kürt, kadın ve Alevi sorunlarının adı bile anılmıyor. Emeğin ve doğanın korunması, yayılmacı hayaller ve savaş politikaları ya da herbiri aynı zamanda holdingleşmiş diyanet işleri, cemaat ve tarikatların devlet yönetimi ve sosyal hayat üzerindeki hegemonyalarına son verecek tutarlı bir lâisizmin de sözü edilmiyor. Geriye ne kalıyor derseniz, devleti ve ekonomiyi AKP iktidarının da “altın yılları” olarak anılan 2000’lerin başına döndürme rüyası.
Bu yengeç sepeti ittifakının elini korkak alıştırdığı konulardaki eksiklik ve tereddütlerini zaman içinde giderme olasılığı şurada dursun, şayet iktidar olurlarsa bugün uzlaşmış göründüklerini ne kadar hayata geçirecekleri bile şüpheli. Çünkü bu sınırlar herbirinin genetik yapısından kaynaklı bir sınırlılık. Bu yapısal engel yanında bekçisi oldukları sistemin yaşadığı kriz koşullarında fazla manevra olanakları da yok. Onları ancak işçi sınıfı ve emekçi yığınların dıştan (alttan) yapacakları baskı ileri çekebilir(di).
Kitleleri oy makinası olarak gören pasifikasyon siyaseti
Aday tartışmasını esas alan seçim stratejilerinin tamamının ortaklaştığı noktalardan biri tam da bu noktada karşımıza çıkıyor: Kitleleri sadece oy makinası olarak gören fiili bir pasifikasyon siyaseti izlemek.
Düzen muhalefeti olarak ‘sokak korkusu’yla karakterize olan Millet İttifakı ve bileşenlerinden bunu beklemek zaten saflık ötesi bir hayalcilik olur ama HDP ile Emek ve Özgürlük İttifakı’nın şu ana kadarki pratiği de onlardan çok farklı değil. ‘Sokak siyaseti’nin lâfı var ama kendisi yok ortalıkta. Kitleleri hareketlendirip seferber etme adına sadece taraftarların doldurulduğu salonlarda yapılan ‘gösteri siyaseti’ izleniyor. Şimdiye kadar bunun dışına çıkan tek pratik Kartal mitingi oldu. O miting bile uzun vadeli bir mücadelenin altyapısını oluşturan bir anlayıştan ziyade güç gösterisi ve bu gösteri üzerinden Millet İttifakı üzerinde pazarlık basıncı oluşturma yaklaşımıyla örgütlenip yapıldı. Tayyip Erdoğan ve şürekası açısından ‘kader seçimi’ özelliğini taşıyan bu seçim sürecinin -sonrasını da içerecek şekilde- içerdiği riskler göz önüne getirilecek bunun nasıl büyük bir aymazlık anlamına geldiği daha net görülür.
Her şey seçim aritmetiğinden mi ibaret, ya sonra?!.
İçinde bulunduğumuz dönemde siyasetin sadece seçime, seçim siyasetinin de sadece aday tartışmasına indirgenmesinin yanlışlığına dikkat çeken her uyarı, “Peki bunların hiç mi önemi yok” itirazıyla karşılanıyor. Dahası ‘politika yapmaktan uzak duran keskin sol çocukluk’ olarak küçümseniyor. ‘Öldürücü vuruş’ ise, “Tayyip Erdoğan rejiminin yıkılmasının önemini gör(e)memek” suçlaması.
Bu aslında ucuz bir demagoji. Bugünün Türkiye’sinde Tayyip Erdoğan’da cisimleşen tek adam diktatörlüğüne olabildiğince ağır bir siyasal ve moral darbe indirmenin önemini, aciliyetini ve zorunluluğunu görmüyor olmak, bırakalım devrimciliği asgari bir ilericilik iddiasıyla dahi bağdaşmaz! Bunu tartışmak dahi abestir. Fakat bu darbe bile bir kitle seferberliğiyle, toplumsal direniş dinamiklerinin harekete geçirilmesiyle vurulduğunda anlamlıdır. Burjuva bloklardan birinin arkasına aldığı güçlerle vurduğu bir darbenin soluğunun sınırları da bellidir! Tartışma ve ayrılık, asıl olarak bu noktada çıkıyor. Alternatifi nerede gördüğümüz ve nasıl aradığımız noktasında. Düşünün ki, ‘derinlikli sosyalist politika’ adına Mansur Yavaş gibi MHP’lilik gömleğini bütünüyle çıkarmamış bir ismin -hem de tereddütsüz- desteklenmesi önerileri ortaya atılabiliyor?!! Mantık yitiminin bu kadar savrulmamış yaygın biçimini ise 6 Masa’nın ağzının içine bakan ‘tek adayda birleşme’ ısrarı oluşturuyor.
Soruna sadece seçim aritmetiği açısından bakanlar, Tayyip Erdoğan’ı seçimde alt edebilmek için bütün muhalif potansiyelin tek bir aday üzerinde birleşmesini şart görüyorlar. Onların baktıkları yerden geçerli bir mantık bu. Fakat iş bununla, daha doğrusu burada bitiyor mu? Burnunun ucundan ötesini de görebilen tutarlı bir demokratizm açısından işin bu yönünü görmekle birlikte en azından “peki bunu hangi güç, yol ve yöntemlerle yapacağız?” sorusunun yanı sıra “Ya sonra?” sorusunu da sormak gerekmez mi?..
Bu soruyu neden sormak gerektiğini, bu anlamda önemini görebilmek için bu ülkenin siyasi tarihinde “Yağmurdan kaçarken doluya tutulma” örnekleri olarak Abdülhamit’in 33 yıl süren istibdat yönetiminden kurtulmak için İttihatçı’larla ittifaka yönelen Ermeni politikacıların, CHP’nin 27 yıl süren tek parti yönetimine karşı 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’yi destekleyen sosyalistler ve ilerici aydınların sonradan yaşadıkları pişmanlıkları hatırlamak belki yararlı olur.
Daha yakın dönemlere ait örnekler olarak 1983 seçimlerinde 12 Eylül Cuntası’nın desteklediği Turgut Sunalp’e karşı “sivil” Özal tercihinin, 1989 referandumu sonrasında “Kürt realitesini tanıyıp” “Camdan karakollar” vadeden Demirel’in başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde patlama yapan yargısız infazlar ve Tansu Çiller felaketinin, 2011’deki Anayasa referandumunda “Yetmez ama evet”çiliğin, 15 Temmuz sonrası Yenikapı Ruhu’nun anaforuna kapılmanın sonuçları da hafızalardan silinmemiş olsa gerektir.
Parçaya takılıp bütünü gözden kaçıran dar görüşlülük
Bütün bu örneklerin ortak noktasını günün acil ve yakıcı hedefini esas alıp onun üzerine yoğunlaşma adına o hedefi de içeren bütün yön ve bağlantılar yanında belirli bir gelecek perspektifinin gözden kaçırılması oluşturur. Parçaya takılıp bütünü gözden kaçıran bu dar görüşlülük, tarihsel bir amaç açıklığından ve onun kazandıracağı belkemiğinden yoksun bir oportünizmden kaynaklanmadığı durumlarda bile izlenen siyaseti oportünizmin batağına sürükler. “Yetmez ama evet” aymazlığının ikinci bir kez tekrarlanması istenmiyorsa bu dar görüşlülükten uzak durulmalıdır.
Seçim dönemleri kitlelerin politikaya ilgisinin arttığı kesitlerdir. Kapitalizm karşıtı tarihsel bir misyonu temsil iddiasını taşıyan komünistler ve bütün devrimcilerin bu süreçlerde başta gelen sorumluluğunu işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin olabildiğince geniş kesimlerini devrime ve sosyalizme kazanarak onları bu temelde örgütlemek oluşturur. Reformizm ise sandıkta başarı kazanmaya odaklanır.
Devrimin ve sosyalizmin propagandası kuşkusuz salt genel talepler ve sloganlara dayalı olarak yürütülemez. Kapitalizmin ve burjuva devletin baskı ve sömürüsünden bunalmış işçi ve emekçilerin, sistemin ‘günah keçisi’ haline getirerek dışlayıp düşmanlaştırdığı bütün kesimlerin acil talep ve özlemlerine yanıt oluşturmakla kalmayıp bunların gerçekleşebileceğine dair güven ve umut veren somut dönemsel program ve politika önerileri biçiminde ortaya konulmak zorundadır.
Bu politika ve talepler bütünlüğü, sadece hedef kitlesinin kulağına hoş gelip sempatisini kazanmakla yetinmemeli, o temelde örgütlenme, kimi bedelleri göze alarak o uğurda dövüşme arzusu yaratacak bir çekiciliğe sahip olmalıdır. Kapitalizmin geçerliliği ve geleceğinin emperyalist burjuvazinin kendi içinde bile sorgulanıp tartışılır hale geldiği bir tarihsel kesitte bu bir tercih ya da fantezi olmaktan çıkmış, güncel ve yakıcı bir zorunluluk halini almıştır. Bu zorunluluğun gerekleri ne kadar yerine getirilir, buna ne kadar yüklenilip yol alınabilirse iktidarı -muhalefetiyle sınıf düşmanlarımızı geriletip emekçi sınıflara o denli nefes alma ve güç toplama imkanı sağlanır.
Buna karşın seçim sürecinde artan politik ilgiyi sadece sandığa yöneltir, onu da kimleri temsilen kimin hangi amaçla ve neye dayanarak geldiği temel sorularını dahi sormayan bir sığlıkla ‘yeter ki biri gitsin’ talep ve beklentisine indirgersek, korkarız ki o birini göndermek de mümkün olmaz. Dahası o gönderilecek olsa bile polisinden yargısına, ordusundan bürokrasisine, sosyal yaşamı ağ gibi sarmış gerici tarikat örgütlenmelerinden paramiliter çetelere kadar kurumsallaşma aşamasının ilk adımlarını çoktan geride bırakmış faşist bir diktatörlük rejiminin, hayasız bir talan ve sömürü düzeninin surlarında gedik bile açamama gerçekliği er ya da geç karşımıza dikilir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!