Eylül Gökçin
İzmir Bakırçay Üniversitesi öğretim üyesi Pr. Dr. Recai Çoşkun bir makale yazıyor ve makaleyi open access (açık erişimli), çeşitli indekslerde taranabilen, ISBN’si, editörü, editoryal kurulu olan, hakemli bir dergiye gönderiyor ve makalesi yayımlanıyor. Buraya kadar her şey normal, fıkra gibi gerçeklik asıl bundan sonra başlıyor, nasıl mı?
“Fıkra gibi gerçeklik” diyoruz çünkü Çoşkun’un yazdığı makale içerik ve kaynakça bakımından tamamen uydurma. Evet, yanlış duymadınız içerik ve kaynakça tamamen uydurma! Bu durum akıllara Sokal vakasını getiriyor. Dünya akademik tarihinde kara bir leke olarak anılan Alan Sokal vakası oldukça ilginç. Fizikçi Alan Sokal, postmodern kültürel çalışmalar üzerine “Social Text” dergisi için bir parodi-makale kaleme alıyor. Sokal’ın yazdığı makale konusu ve kaynakçası bakımından tamamen sahte. “Sınırları Aşmak: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Betimlemesine Doğru” başlıklı makale 1996’da dönemin önde gelen dergilerinden Social Text’in ilkbahar-yaz sayısında yayımlanıyor. Sokal makalesinde o kadar ustaca bir dil kullanıyor ki gerçeklerle uydurma cümleler birbirinden ayırt edilemiyor. Yazı dergide yayımlandıktan sonra Sokal yazdığı makalenin tamamen aldatmacadan ibaret olduğunu açıklıyor. Makaleyi yayımlayan dergi, “Hayır uydurma değil” diye itiraz ediyor. Sonrasında ise “Bilim Savaşları” olarak adlandırılan bir tartışma başlıyor. Bu tartışma gösteriyor ki, makale işlevini yerine getiriyor. Zira Sokal bu makaleyi, bilim insanlarının, okurların anlamayacağını düşünerek bilimsel terminolojiyi kafalarına göre eğip bükmelerini tüm dünyaya göstermek için yazıyor.
İşte tam da bu yüzden Prof. Dr. Recai Çoşkun’un yazdığı makale “Türkiye’nin Sokal Vakası” olarak tarihteki yerini alıyor. Üstelik Sokal’ın makalesi daha ustaca bir entelektüel jargona sahip olduğu için yazarının uydurma olduğunu söylemesine rağmen “uydurma değil” denebiliyor. Çoşkun’un makalesine baktığınızda ise birkaç cümleyi okusanız ya da sadece kaynakçaya baksanız dahi uydurma olduğunu zaten anlarsınız. Tabii ki akademinin ne hale geldiğini göstermesi bakımından kaynakçadan birkaç örnek vermeden geçemeyeceğim: “Hitler, A. (1945) Ben Senin İçin mi Kavga Ettim Yahut Kurt Köpeğinin Yalnızlığı, Gamalı Haç Yayınları”, “Oğuz, K. (MÖ. 3000), Demir Dağları Delerken: Ötüken Yolu Yokuştur, Altıntuğ Yayıncılık”, “Marks, K. (1878) Artık Değerin Tarihselliğine Fundamental Bir İtiraz, Dead Labour Yayınları”, “Lacan,J. (2016) Benim Öğrettiklerimi Kimler Anladı, Abes Yayınları”, “Hegel, G.W.F. (1976) Tarih Felsefesinin Tarihsel Döngüsü, Bilinmezlik Yayınları…”
Makaledeki ilginçlikler bununla da sınırlı değil; işte makaleden bir paragraf daha: “…Derken Horkheimer de dönüştü ve İsviçre’nin muhteşem manzaralı bir dağının zirvesine kurduğu Babadağı’ndaki Avcı Mehmet’inkine benzeyen köşkünde aklında Zion Tepesi, elinde Hz. Musa ile Yeşu’nun Rabb ile olan 40 günlük halvetlerinden doğan emirleri kuşatan Babil ve Yeruşelaim Talmudları, Tora Şebaelpe, Mişna, Gemara derken Davut’un memurlarını ve neşideler neşidesini okumayı da ihmal etmeden bu dünyaya kapadı gözlerini…. Oysa hakkında idam kararı çıkan Voltaire kaçıp da tarla aldığı İsviçre’deki o dağın yamacında kendini maddi çıkarlarını da ihmal etmeden gariban ve fukara çiftçileri örgütleyerek onlara kooperatif kurdurup hayatlarında göremeyecekleri güzellikte müstakil toplu konutlar yaptırmıştı. TOKİ’nin tarihine bakın bunu açıkça göreceksiniz…”
Üstelik Çoşkun makalesinin son paragrafında ironi yaparak Sokal’a da selam göndermeden edemiyor. Son paragraf şöyle: “Son olarak belirtmek gerekir ki bilimsel denen şeyin sınırları gevşek, ucu açıktır. Pseudoscience de sciencedir (sahte bilim-bilgisizlik). Dünyada daha önce hiç olmadığı kadar yayın yapılmakta, makale yayınlanmakta ve kongreler düzenlenmekte ve bunların online olma olanakları sunulmaktadır. Bütün bu gelişmelerde dijitalleşmenin büyük payı vardır. Bu yolla araştırmacılar hem teşvik alabilmekte hem de doçentlik puanlarını elde edebilmektedir. Özellikle Open Access (açık erişim) sunan dergilere ve yayın için hakemlik süreçlerini kısa sürede gerçekleştiren ve yalnızca doi ve benzeri harcamalar için ücret alan dergilere dijital işletmecilik bilgeliğinin dikkat çekmesi gerekmektedir. Dahası Sokal benzeri çalışmaların da yapılmasına gerek vardır. Neticede bu konu Spinoza, Kant ve hatta Aristotales’ten beri ethics yahut ethica olarak gündemde durmaktadır. Bu konuların da daha çok araştırmaya konu edilmesi gerekir.”
Prof. Dr. Recai Coşkun bu makaleyle Türkiye’de akademinin geldiği sefil durumu ve yağmacı akademik yayıncılığı gözler önüne seriyor. Bu durum neoliberalizmin akademiye ve bilimsel yayıncılığa bir yansıması aslında. Nasıl ki kapitalizm gölgesinden para kazanamadığı ağacı dozerlerle yerle yeksan ediyorsa bunu akademik dünyada da parayı bastıranların makalelerini yayımlamakla yapıyor. Böylece hakemli dergiler dahi Temel fıkralarından bile daha uydurma bir makaleyi tek cümlesini dahi okumadan, hiçbir editoryal kontrolden geçirmeden yayımlayabiliyor.
Son olarak belirtmek gerekir ki, Coşkun Hocanın makalesinin son paragrafında da değindiği gibi, bilimsel denen şeyin sınırları oldukça gevşemiş hatta ortadan kalkmış durumda.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!