Hastaneden İnsan Manzaraları



Bugün Pazar / Bugün ONLARI ilk defa güneşe çıkardılar…


Nəriman Bakı

Bugün Pazar,

Bugün ONLARI ilk defa güneşe çıkardılar…

Emekçilerin nur suyu

Plânlanmış bir ameliyatım için doktorum beni aradığında, resmi olarak başlayan ameliyatla ilgili  prosedürün üzerinden 40 gün geçmişti. Doktorum ısrarla “çok yoğun, seni araya alacağım” demişti. Ne demek istediğini hastaneye yattıktan birkaç gün sonra anladım.  

Doktorumdan gelen telefonla zaten hazır olan hastane çantasını alıp doktorumun söylediği gibi kahvaltıyı yapıp refakatçim babamla akşam olacağı söylenen ameliyatım için hastanenin yolunu tuttuk. Yarım saatlik işlemler sonrası odamıza girdik. Odadaki diğer hasta ve hasta yakını ile selamlaştıktan sonra ne kadar “şanslı” olduğumuzu anladık. 

Oda arkadaşlarımız ne zaman geldiğimizi sorup yarım saat önce cevabını alınca bizden, kendilerinin dün yatışlarının yapıldığını ama odanın yoğunluktan ancak 5 saatte hazır olabildiğini söylediler. 

Onların doktoru başka. Onlar da benim gibi “o gün” ameliyat olmayı bekliyor. Gün gitti, akşam geldi, ha şimdi haber gelecek diye beklerken, doktorum geldi ve “ameliyatın yarına kaldı, kalp-damar hastaları çok, ameliyathane dolu” dedi. Oda arkadaşımınki de “yarına” kaldı. 

“Yarın” oldu, yine akşam oldu. Bu sefer hemşire geldi “yaralanma vakası var ameliyatın yarına kaldı, akşam yemeği yiyebilirsin” diye haber getirdi bana. Akam yemek geldi, tam çorbayı içerken hemşire geldi. “Doktor haber gönderdi yemek yemesin ameliyata alabilirim”, demiş. Ağzımdaki lokmayı yutup yutmama arasında kaldım. Sonra bir haber daha “ameliyat yarına kaldı”, tıpkı oda arkadaşımınki gibi. 

“Yarın” oldu tekrar. Oda arkadaşımın doktoru geldi. Büyük mahcubiyetle “sizi ameliyata alamayacağım, çok dolu, haftaya gelin” diyerek taburcu ettiler. Vedalaştık. Biz yine “yarını” beklerken, sabah kahvaltısını yapıp akşam yemeği yemeden bekleyip “bugün de olmayacak galiba” derken haber geldi ve apar topar ameliyata alındım. 

Yatış ile ameliyat arasında birkaç gün olunca aslında sağlık sisteminin nasıl çöktüğünü ve sağlık emekçileri tarafından nasıl ayakta tutulduğunu öğrenmiş oldum. Aslında her operatör doktorun haftada çoğu zaman 1 ameliyat günü var. Ancak ameliyat bekleyen o kadar çok hasta var ki doktorlar, ameliyat ekipleri, anestezi uzmanları ameliyathanelerdeki boşlukları kullanarak hastalarını ameliyat ediyorlar. Eğer doktorumun normal ameliyat gününe göre programlansa hastaların bekleme süresi en az 6 ay. 

Hem gündüz hem de gece sağlık emekçilerinin insanüstü çabası ile ayakta dönüyor. Hastaların homurdanmasını anlamak normal. Sonuçta sağlıklarında bir sorun var. Ağrıları var, acıları var vs. vs. Ancak perdenin diğer tarafında sağlık emekçileri doktorundan, hastabakıcısına kadar ellerinde bir şeyler, bir yerlere koşturmakla meşguller. İki taraf da birbirini görmüyor, görmemeye yemin etmiş sanki. 

Ancak sağlık sisteminin geldiği tıkanmada hastalar ve sağlık emekçileri arasındaki “düşman” bakışlar elle tutulacak gibi. Hastalar burnundan soluyor, emekçiler tedirgin, güvenlik her an bir şey olur diyerek gardlarını almış durumdalar.* Sınıf içi düşmanlaştırmayı başarmışlar desek yeridir. 

İki “AKP”li Hasta 

Oda arkadaşımız taburcu olunca, beni başka odaya geçirdiler. Ben önden gittim, odaya girdim. Diğer yatakta bir erkek var, yanında bir ziyaretçi. Selam verip geçmiş olsun dedim, ama diğer hasta mırın kırın bir cevap verdi. O an, babamdan aldığım huy devreye girdi. İkimiz de bir insandan ilk anda moda tabirle negatif enerji alalım, o kişi peygamber olsa sev(e)meyiz. Eyvah, dedim içimden. Zor geçecek birkaç gün. Ki, çok olmasa da öyle oldu. 

Yanımızdaki hasta bir ilçenin AKP ilçe yöneticisi çıktı. Hem de muhalif belediyede çalışan hükümet partisinden bir emekçi. Gelen telefonlarda “başkanım” eksik olmuyor; sesli mesaj atarken “bu davada olduğum için çok mutluyum, geçmiş olsun dileklerinizi için teşekkürler” diyor; telefonda veya ziyaretçilerine “ben o işi hallederim” diyor, diyor da diyor… Ama arada parti içi nefret ilişkilerini de, çektikleri perdeye rağmen ifşa ediyorlar. X kişisi bunu sevmediği için 2024 yerel seçiminde belediye meclis üyeliğini engellemeye çalışıyorlarmış. 

Bu arada hastanın öyle görünen bir rahatsızlığı da yok. Hal hatır sırasında sorduk ama cevap da vermedi. Hastaneden taburcu olmak istiyor, ama gelen giden doktor yok. Doktorların başlarını kaşıyacak zamanı yok. 

Tabii hemen devreye “Reiscilik oyunu” girdi. “Efendim, il teşkilatından da gelenler oldu. İl başkan yardımcı hastane müdürüne ‘talimat’ da verdi’ o geldi bu gitti, şu oldu, derken hikayesini öğrendik. Şans eseri beyninde baloncuk tespit edilmiş, ambulansla ve de “talimatla” yer bulması zor olan servise yatışı olmuş. Doktorlar da takibe almışlar, ama niye gelmiyorlarmışmış. Tabii hastaneden erkenden çıkma istemesinin nedeni zat-ı şahaneleri ile  ilgilenilmemesi değil. Asıl amacının belediye meclis üyesi olarak aday gösterilme sürecinden geri durmamak olduğunu ağzından kaçırıveriyor. 

O hasta taburcu olunca bir başka hastayı alıyorlar yanımıza. O da bir beyin kanaması şüphesiyle gelmiş, birkaç eş dost da yanlarında. Hoş sohbette refakatçilerden birisi hemen patlatıyor bize “abimiz Reisçidir”.  Reisçiliği ile dalga geçiyor. Hem hastamızın hem de onu bize  Reisçi diye “ifşa” edenin rafineri işçisi olduklarını öğreniyoruz. Arada sohbet ediyoruz, ama benim durumuma göre daha riskli olduğu için ne hastayı ne de refakatçilerini darlıyoruz. 

Ameliyat sonrasında ayağa kalkınca ben babamı eve gönderdim dinlensin diye. Akşam hal hatır sormak için aradığında babam “oğlum paran var mı” diye sordu. Ben de “merak etme baba, var” dedim. Telefonu kapattım. İki yatak arasındaki perdenin arkasından diğer hasta bana seslendi: 

-Kardeş, kardeş!

-Efendim abi. 

– Kardeş paran var mı? 

-Abi var, cidden var. 

-Bak babana söylemekten utandıysan, söyle biz verelim. 

-Abi valla param var. 

-Ha tamam o zaman. Ama ihtiyacın olursa söyle bak. 

İki “AKP”li hasta. İkisi de emekçi, işçi. Birisi sınıfına yabancılaşmış, hastane odasında iktidar kurarken, diğeri “kardeş paran yoksa vereyim” diyor. 

Bugün Pazar, bugün beni ilk defa…

Günlerden Pazar. Artık iyice ayaklandım. Hastanede darlamaya başladı beni. Taburcu olma ihtimalim var ama sabah saat 09:00, doktorun gelmesine birkaç saat var. Canım da çok çay çekti. 

Ne yapmalı? Hastaneden firar etmeli. Hemen kaban giyilir, asansörle çıkışa gidilir. Hastane kapısından çıkarken akla Nazım’ın şiiri gelir: 

Bugün Pazar, 

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar…

Ama bir yandan da kendime kızıp utanıyorum. Kendi kendime “yahu Nazım mahpus damında yazmış bu şiiri, hastanede değil. Azıcık utan” diye yürüyüp çıktım bahçeye. oradan da hoop, hastane dibindeki kafede bir çay içmeye. Mis gibi çay, sigara. Ohh be!

Ancak hastaneden çıkarken az sayıda kişiden oluşan bir grubu fark etmiştim. Bakışları ürkek, meraklı, birbirlerinden ayrılmıyorlar. Onlar aklıma takıldı. Acaba kim bunlar, diye düşünürken arka masamdan birisi seslendi bana: 

-Abi! Kulak en önemli organımızdır değil mi? 

Arkama dönüp baktığımda anladım, bana seslenenin “kimlerden” olduğunu. Psikiyatri servisinde yatan hastaları dışarı çıkarmışlar. Ve o an Nazım’ın şiirinin dilime dolanması gerçek yerini buldu. 

Bugün Pazar, 

Bugün ONLARI ilk defa güneşe çıkardılar…

(*) Birkaç yıl önce aynı hastanede amcamı kaybettik. Babamla hastane gittiğimizde güvenlik görevlileri doktorun gelip amcamın vefatı ile ilgili açıklama yapacağını söylemişti. Bekledik, doktor geldi. Genç bir doktor. Amcamın hastanedeyken hangi nedenlerle aniden kaybedildiğini anlatıyordu. Doktorun bir tavrı çok dikkatimi çekmişti. Doktor bilgilendirmeyi yaptı, teşekkür edip ayrılırken babama dönüp “baba, fark ettin mi, doktor bizimle konuşurken her an kaçacak gibi bir ayağını geriye atmıştı” demiştim. Babam da kendisinin de aynı şeyi fark ettiğini ve şaşırdığını söyledi. Ve o an ikimiz de anladık ki karşımızdaki doktor, ayyuka çıkan sağlıkta şiddetten dolayı amcamın vefat haberini bize verirken ona saldıracağımızı düşünerek bu şekilde davranmıştı.