Ankara’da Alınteri, Devrimci Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), İlmek Kadın Dayanışması ve Polen Ekoloji Kolektifi’nin ortak örgütlediği panel “Deprem değil kapitalizm öldürür” şiarıyla gerçekleştirildi.
Panel, deprem ve devlet politikası, deprem ve hukuk, deprem ve kadın-çocuk, deprem ve engellilik, deprem ve ekoloji alt başlıklarıyla yapılan sunumlar biçiminde gerçekleştirildi.
Panelin yapıldığı TÜMBEL-SEN Salona Toplantı Salonu’nun duvarlarına “Kader değil katliam!”, “AFAD mı afet mi, sorumlusu kim?”, “Depremin kayıp çocukları nerede?” yazılı dövizler asıldı.
Panel, depremde yaşamını yitirenler anısına yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başlayıp depremzedelerin “Devlet nerede?” çığlıklarının hatırlatıldığı sinevizyon gösterimiyle devam etti.
Panelin moderatörlüğünü yapan Alınteri Temsilcisi Zarife Çamalan, Türkiye’nin deprem tarihini anımsatarak bugüne kadar ülkede yirmiye yakın deprem yaşandığını, bu depremlerin hemen hepsinde ya devlet kanalıyla yapılan yardımların çok gecikmesi ya da adeta seyirci kalınması nedeniyle ölümlerin daha çok arttığı ve katliama dönüştüğüne vurgu yaptı. Çamalan sözlerine, “6 Şubat depremlerinde resmi kaynaklar bize doğru söylemedi. Her depremde insanlar ölülerini kendi çabalarıyla aradı ve ölülerini bulanlar kendilerini şanslı saydı. Evlerini, işlerini, geleceklerini kaybettiler. Çaresizliğe itildiler devlet tarafından. İnsanca yaşayacağımız bir düzeni hep birlikte kuracağız” şeklinde devam etti.
Sınıf ve halkların düşmanlığı üzerinden
Sonrasında konuşan Devrimci Parti Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşçı, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Hatay’da yaptığı açıklamaya dikkat çekti ve “Sermaye üzerinde kurulu bu devlet yapısı! Erdoğan’ın itirafları çok açık bir göstergedir. Sınıf düşmanlığı üzerinden kurulu bu düzeni nasıl devam ettirdiğini göstermiş oldular. En son 2018’de imar aflarının Meclis’ten geçtiği dönemde, mezarlara dönüşen binalarda halkın nasıl yaşamış olduğunu görmüş olduk. AKP’nin kendi sermayesi olarak gördüğümüz müteahhitler ve inşaat sermayesi mevcut. Aynı sermaye sınıfı burada insanları enkaz altında kalacağı binaların da müsebbibi oldu. Birkaç müteahhit dışında yargılanan bir sorumlu yok. İstanbul’da ya da depremin gerçekleşmediği bölgelerde kentsel dönüşüme direnen halkı sorumlu tutmaya çalışıyorlar. Kendileri ölümü inşa ederken, sorumluluğu halka yüklüyorlar” dedi.
6 Şubat’ta yüzbinlerce insanın enkaz altında kaldığını hatırlatan Taşçı, “Bir gün sonra AFAD ekipleri bir türlü alana varamadı. Hatay AFAD’çıları Malatya’ya, Diyarbakır’dakiler ise Maraş’a gönderildi. Çalışmayı geciktirdi devlet. Depremin faciaya dönüşmesinin Erdoğan’ın dediği gibi ‘Asrın felaketi’nin sonucu olmadığını biliyoruz. Gayet politik bir tercih olarak bölge halkı ölüme terk edildi. Binaların çökmesi sonucu doğrudan ölmeyen vatandaşlarımız, enkaz altında ölüme terk edildi. Bu bir cinayettir. 4-5 günün sonunda ‘enkazlarda sadece ses duyduklarınıza müdahale edin’ diye bir devlet politikası vardı. Kendileri ses duymadıkları enkazlara müdahale etmediler. Keza bu müdahaleler profesyonel değildi, ilkel yöntemlerle yapılan müdahalelerdi. AFAD görevlilerine herhangi bir araç sunulmadığını gördük. ‘Ne yapacaksınız?’ diye sorduğumuzda ‘bilmiyoruz’ dediler. Ölüm sayısı bilinçli bir biçimde arttırıldı” diye belirtti.
Taşçı, “Cenazeler, balık istifi şekilde gömüldü. Mezarlıklar, insan cenazeleriyle doluyken, yakınları arıyorken, kayıt yaptırtmamaya zorlanıyordu halk. Yakınlarımızın cenazelerin öldüklerini ispat etmek de çok zordu. Yangın çıkan enkazlarda o kadar uzun süre müdahale edilmedi ki öldüklerini bile ispat edemedik. Türkiye’de sermaye düzeni devlet altında kalacağımız kentlerde mezarlar inşa etti. Çadır konserve ve her türlü yardım malzemesini sattılar. Enkaz altında öldüremediklerini de yaşam kuramamaktan öldürdüklerini gördük” diye kaydetti.
“Çok öfkeliyiz” diyen Taşçı, “Mücadelemizi sürdüreceğiz. Ne zaman ki biz hakikaten doğal afetlerin bir katliama dönüşmediği bir düzeni yaratana kadar. Kentlerimizi kaybederken de tutunduğumuz temel muhteva da buydu” dedi.
Hiçbir sorumlu gözaltına alınmadı
Ardından söz alan Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi (ÇHD) avukat Fatih Gökçe, siyasi iktidarın doğal afet bahanesiyle üzerindeki sorumluluğu atmaya çalıştığını ifade etti. Gökçe, “Depremler doğa olayı ama günümüzdeki teknolojinin geldiği nokta itibariyle depremlerin öncesinde bilinmesi mümkün. Peki devlet burada bunu biliyor muydu? Evet biliyordu. Depremden yılları öncesinde biliyordu. Bu kadar insanın yaşamını yitirmesini doğaya ya da kadere bağlamak mümkün değildir. Türkiye’de depreme dayanıksız denilerek yıkılan binalarda amaç yeni rant alanları yaratmak. Yeni yapılan binalara baktığımızda depreme dayanıklı mı yapılıyor meleşesi ayrı bir vahamet olarak karşımıza çıkıyor. Ciddi şekilde deprem olsa dahi yıkılmayacak binalar yapılması gerekiyor. Ama yok” diye konuştu.
Büyük depremlere rağmen bina güvenliği açısından gelişmiş teknoloji kullanan Japonya örneğini veren Gökçe, “Bizde ise ‘bina yıkılmasın, ağır hasarlı olsun bizim için yeterli’ deniliyor. ‘Kendimize yakın yandaş müteahhitlere yeni işler veririz’ anlayışı var. Siyasi iktidar sorumluluğu üzerinden atarak bu işten kurtulmaya çalışıyor. Açılan soruşturmalarda gözaltına alınanların hepsi müteahhitler. Hiçbir kamu görevlisi hakkında bir soruşturma dahi açılmadı. Açılan soruşturmaların akıbetinde yavaş yavaş gelen bilirkişi raporlarında müteahhitler ve yapı denetim sorumlularını da kurtartana bir aşamaya geldi. İş döndü dolaştı, kaza, afet meselesine geldi. Dünyanın hiçbir yerinde insan canı bu kadar ucuz değil” diyerek konuşmasını bitirdi.
En çok kadınları etkiledi, kadınların yükü daha çok ağırlaştı
İlmek Kadın Dayanışması Temsilcisi Sibel Korkmaz Sarı, “Depremde kadın ve çocuk olmak” başlığıyla değerlendirmelerde bulundu. Sarı, “Hâlâ değişen, iyiye giden hiçbir şey yok. Herkesi etkiledi ancak en çok kadınları etkiledi. Bu da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı bir durum. Kadınların hem psikolojik, ekonomik, sosyal yükleri daha da arttı.
Bir taraftan gündelik yaşamı sürdürmeye çalışırken, bir taraftan da deprem özelinde büyük bir emek harcadılar. Çocukların güvenliği, barınması ve eğitimi konusunda da bir dizi efor sarf ettiler. Bu emeğin de psikolojik bir yıkım sonucu vardı.
Araştırmalara göre Hatay’da, Maraş’ta kadın intiharları artmış. Bu artışın nedenleri barınma alanlarının yokluğu. Ailelerin toplu yaşamıyla baskılanan kadınlar, intihara yönelmiş. Orada kadın kurumları, psikososyal destek sunmak için bazı çalışmalar yürütmek istediler ama devletin engelleri ile karşılaştılar. ‘AFAD’dan izin almadan bu dayanışmayı sunamazsınız’ denilmiştir.
Bunun dışında kolluk kuvvetlerine sorulduğunda, ‘Bir kadını nereye yönlendireceksiniz?’ denildiğinde hiçbir şey bilmediklerini dile getirmişleridir. Bir kolluk yetkilisi, ‘böyle bir dönemde kadına şiddet uygulanılır mı?’ demiş. Hâlbuki enkaz altında bir kadının şiddete uğradığına dair kadın kurumlarına başvuruda bulunan bir kadın var. Devlet kadına yönelik şiddete dair önlemler almamış, acil durum planları uygulamaya konulmamış ve kadınlar kaderleriyle baş başa bırakılmıştır” dedi.
Devletin toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında politikalar izlememesi nedeniyle kadınların birçok sorun yaşadığına değinen Sarı, “Deprem bölgesinde hâlâ hiçbir şekilde bitmeyen bir ihtiyaç devinimi var. Temel ihtiyaç malzemelerine ulaşamıyorlar, suya ve elektriğe ulaşım hâlâ çok zor. Kış geldi. Bunun giderilmesi için eşitlik bağlamında hareket edilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Depremde kaybolan birçok çocuk olduğuna dikkat çeken Sarı, hâlâ kaç çocuğun kaybolduğunun bilinmediğini ifade etti. Devletin bu konuda resmi bir sayı paylaşmadığını aktaran Sarı, “Bu çocuklara ne oldu? Bu süreçte çocuklardan en büyük ayrımcılığı yaşayalar Suriyeli çocuklar oldu. Okullarına dahi alınmadılar. Çadırlara en son ulaşabildiler. O eşitsizliği en derinden hissettiler” dedi.
Engelli bireyleri yaşamın içinde bile yok sayıyorken depremde hepten görmediler
Verilen aranın ardından panelin ikinci bölümünde Adalet Peşinde Ailelerden gelen mesajlar okundu*. Sonrasında depremde engellilerin durumuna dikkat çekildi.
Engelsiz Erişim Derneği üyesi ve EEEH Dergi editörü Burak Sarı konuşmasına deprem sürecinde engellilerin tali bir konu olarak görüldüğünü dile getirerek başladı. Sarı, “İlk yardıma gidilen süreçte ‘sesimi duyan var mı?’ diye enkazlara gidildi; ama o enkazın altında işitme engelli ya da sağır birisi olabilirdi. Günlerce enkaz altında kalarak sesi kısılmış biri de olabilirdi. Sorun kapsayıcı düşünmemek. Deprem sonrasında belli insanların tamamen hayatını zindana çevirmesine yol açtı. Tekerlekli sandalye kullanan insanlar için deprem olmasa bile tuvalet sorunu var. Tuvalete gitmek nasıl bir özel gereksinim olabilir? Benim olduğu kadar onun da ihtiyacı. Sen temel gereksinimi dahi karşılayamadın. Alışılmış her şey değişmiş, yerle bir olmuş. Orada artık engelliler için her şey sorun haline gelmiş. Muhtemelen tuvalet ihtiyaçlarını gidermek istedikleri zaman birilerinden rica etmek zorunda bırakıldılar ve bunun oluşturduğu psikolojik sonuçlar var. Bu onun sorumluluğunda değil, kapsayıcı olmayan politikaların sonucu. Depremi yaşayan engelliler sonradan hayatlarını nasıl sürdürdü? Kaç engelli enkaz altında kaldı? Kaç tanesi öldü? Bunlara dair herhangi bir bilgimiz yok” diye aktardı.
Deprem ve sonrasında ekolojik yıkım devam ediyor
Son olarak söz alan Polen Ekoloji Kolektifi’nden Tuğba Kahraman, depremin ekolojik boyutuna vurgu yaptı. Deprem sonrası enkaz kaldırma çalışmalarının “apar topar” başlatıldığını ve bu çalışmalar sırasında halk sağlığının, ekolojik yıkımın gözetilmediğini belirten Kahraman, “Enkazların kendi oldukları yerde ayrıştırılması ve molozların toza, asbeste yol açmayacak bir şekilde bertaraf edilmesi gerekiyordu ancak buna dair herhangi bir önlem alınmadı” dedi ve deprem kentlerindeki ekolojik tahribata yol açan politikalara değindi. Kahraman, Hatay özelinde yayınlanan acele kamulaştırma kararının ardından kentin kültürel ve ekolojik yapısının hedef alındığını ifade etti.
Kahraman, şöyle konuştu: “Kentsel dönüşüm çalışmalarında, moloz bertaraf çalışmalarında ne doğa ne de insan önceleniyor. İnsanların yaşayacağı ciddi kanser riskleri var. Bu kimyasal ve zehirli atıklarla birlikte deprem bölgesinde insanların sağlıklarını da ellerinden alıyorlar. Ekosisteme saygı duyulmadan yapılan kentleşme, yeniden başkaca yıkımlara yol açıyor. Doğanın bir suçu yok, afetlerin değil kapitalizmin öldürdüğünü görüyoruz.”
Panelin kapanış konuşmasını yapan Zarife Çamalan, “Devlet zaten bir şey yapmıyor, seyrediyor bu nedenle depremler katliama dönüşüyor. Olası İstanbul depremine hazırlıklı olmamız gerekiyor” diyerek duyarlılık çağrısı yaptı. Panel, izleyicilerin soru ve değerlendirmeleriyle son buldu.
***
* Adalet Peşinde Aileleri’nden gelen mesaj
Binlerce insanının ölümüne neden olan bu karanlığı sorgulamadan, aydınlık günleri beklemenin mümkün olmadığını biliyoruz. Ama, biz bu karanlık yolun sonunda doğacak güneşi görüyoruz. Çünkü, korkuya meydan okuyan sevgimiz ve kaybettiklerimize verdiğimiz sözümüz var. Biliyoruz ki, yolun sonu adalet olmadan ne kavgamız bitecek ne de özlemimiz dinecektir.
** Hatay / Selman Altınöz’den gelen mesaj: “Yüzlerce kilometre uzaklıktan yüreği bizimle atan sevgili dostlar hepinizi selamlıyorum. Emeğinize yüreğinize sağlık diyorum. Panelin tanıtım afişinde belirttiğiniz gibi öldürenin deprem değil, kapitalist sistem olduğunu; on binlerce insanımızın, dostumuzun, akrabamızın ölmesi, yaralanması veya sakatlanması pahasına deneyimledik. Bilim insanları başta İstanbul olmak üzere yurdun birçok bölgesi için deprem uyarıları yapıyor. Aynı katliamları, acıları oralarda bir daha yaşamamak için öldüren kapitalizme artık dur demek gerekiyor. Kapitalizmin yarattığı kar hırslı müteahhitler, rüşvetçi ve rantçı belediyeler, seçim yatırımı olarak imar affı getiren düzen siyasetçileri olduğu sürece ölmeye devam edeceğiz. Bu kadar öldüğümüz yeter! Kapitalizm öldürür, dayanışma ve mücadele yaşatır...
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!