Düzenin Aynası Boğaziçi Üniversitesi



Tarihle yaşamak değil tarih yazma zamanı. Kapitalist barbarlığı, onun yarattığı geleceksizliği tarihe gömüp geleceğimizi ellerimizle kurma zamanı…


Poyraz Soysal

Emek sömürüsü, faşist zorbalık, anti bilimsellik, çocuk işçilik, faşist terör… Rejimin yansımasını, yapmak istediklerini, ekonomik ve politik amaçlarının yansımasını bir özet halinde görebiliriz Boğaziçi’nde. Sanki rejim orayı bir propaganda aracı olarak seçmiş ve yönelimlerini oradan göze sokarak halka meydan okumaktadır.

Önce kayyum atadı okula. Führerci tarzda bir dönüşümün üniversitelerdeki zirve noktalarından biriydi bu hamle. Önce, bu düzen içinde bile meslek etiğine sahip çıkan onurlu akademisyenler saçma sapan gerekçelerle kampüslerin dışına atıldı. Kampüsler postallar altında ezildi. Zaten bu bir ülke geleneğiydi. Her on yılda yirmi yılda bir rejim okullarda cadı avı başlatır, bir avuç onurlu aydın öğrencilerinden koparılır, zindanlara tıkılır ya da sürgünlerde yaşamak zorunda kalırdı. O nedenledir ki son akademi tasfiyelerinde, aslında kendi çocuklarının nitelikli eğitim hakkının son temsilcilerinin bile ellerinden alındığını fark etmedi şovenizm zehriyle bilinçleri bulandırılan emekçiler. Sonra Saray’ın rektör atamaları devreye girdi. Buna da alışıktı bu halk. Eski Türkiye, yeni Türkiye’ye bazı geleneklerini olduğu gibi aktaracaktı. Üniversiteler her zaman kışlaya dönüştürülmeye hazırdı. Sonuçta ODTÜ’ye kayyum atayıp ona direnen öğrencilere terör estiren, sivil faşistleri ihtiyaç durumunda el altında bulunduran, 2000 sonrası değişim martavalları okunan bir zamanda ülkenin en büyük üniversitelerinden birinin kampüsünde jandarmanın öğrenci vurduğu, postalların cübbeleri çiğnediği bir gelenek vardı ortada. Devlette devamlılık esastır sözünü kanıtlarcasına her iktidar döneminde en akla gelmez yöntemlerle uygulanıyordu.

Onun için üniversitelere atanan kayyum rektörlere bir avuç öğrenci ve akademisyen hariç kimse ses çıkarmadı. Ankara Üniversitesi’nin İbiş’i ve ona benzer bir sürü karikatür tip, hiç utanmadan iktidarın emir eri olarak çalıştılar atandıkları kayyum koltuğunda. Bu kayyum atamalara yönelik yorumlar da neden sonuç ilişkisi kurma kabiliyetimizin ne kadar zayıflatıldığının bir kanıtıydı. “Bunu kadrolaşmak için yapıyorlar…” Ağızlarda sakız gibi tekrarlanan nakarat buydu. Oysa yapılan, rejimin yeniden yapılanma sürecinin bir parçasıydı. Mesela eğitim alanında çok temel bir değişiklik olmuştu. Sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılayacak, bugünün MESEM’lerini de kapsayacak bir strateji izlenecekti. Beyaz yaka olup sınıf atlama, statü elde etme propagandaları hızla “çocuklar meslek edinsin” propagandalarıyla yer değiştirdi. Apartman dairelerinde pıtrak gibi biten üniversiteler kolay diploma edinmenin bir aracı haline geldi. Tabii bu diplomalar o üniversitelerden mezun olan emekçi çocuklarının hiçbir derdine derman olmadı. İktidarın yağma ekibinin bir parçası olanlar, torpille her makama atananlar için bir kamufle aracı oldu o diplomalar. Zaten sonra ona bile üşenip direkt sahte diploma basmışlar.

Böyle bir süreçte Boğaziçi’ne bu denli çökülmesini çoğu kişi beklemiyordu. “İstedikleri rektörü atarlar, kadrolaşırlar” gibi alışılmış yorumlar yaygındı. Sonuçta orası bir yandan da ülkenin reklam yüzü gibiydi. “En zekiler, en başarılılar” orada okurdu. “Hem diğer üniversiteler gibi sağ sol kavgası” da yoktu çok fazla. Dünyada da ilk 500’e giriyordu. İşte tam bu ezber yorumların içinde iktidar hamlesini yapacak ve Boğaziçi başta olmak üzere hiçbir üniversitede hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu yönelimde Boğaziçi hem meydan okuma açısından hem de görünürlük açısından pilot okul seçilmişti. Önce karikatür kayyum Melih Bulu’nun atanması üzerine gençliğin itirazı devreye girdi. Öyle ya da böyle her koşulda isyanını dışavuran gençlik aylar süren bir direnişe başlayacaktı. Maalesef akademisyen desteği saldırıyla ters orantılıydı. Pasif eylemler alışkanlığı kendini gösterdi ve akademisyenlerin tepkisi büyük oranda rektörlüğe sırt dönme ile sınırlı kaldı. Protestolar sırasında Melih Bulu’yu başarısız bulan rejim onu görevden alarak yerine Naci İnci’yi kayyum atadı. İnci okulu sermaye, ögb ve polisler için cennete; okulun gerçek sahibi olan öğrenci ve akademisyenlere cehenneme çevirdi. Öyle ki öğrencilere kampüse girmek yasaklanmıştı. Tam da bu sırada ÖGB ve polisler için kampüs piknik alanına dönüşmüş, mangallar yakılmıştı.

Okulun kurumsal e-posta adresleri bile değiştirilmişti.

Neoliberal politikaların bir ticarethaneye çevirdiği üniversiteler, üniversiteden başka her şeye benzerken Boğaziçi burada da doruk noktaya ulaşmış. Öğrencilerin, mezunların, 40 yıllık akademisyenlerin giremediği kampüsler düğün salonu olarak kullanılmaya başlamış. Boğaziçi’nde adeta işgal gücü gibi davranılıyor. Alanının en iyisi hocalar görevlerinden alınıp mahkeme kararıyla tekrar göreve dönüp inatla tekrar görevden alınıyor. Kulüpler kapatılıyor. Sanatsal faaliyetler durduruluyor.

Son yaşanan olay ise Boğaziçi’nin adeta içinde bulunduğumuz düzenin bir aynası olduğunu gösteriyor. Rejimin karakterine dair ne aranırsa somut olarak var. Ticaret, çocuk işçilik, kadın cinayeti. Düzene yakışır biçimde Güney Kampüs’te bir düğün yapılıyor. O düğünde 15 yaşında bir çocuk çalışıyor. Belki öğrenci olarak adımlamak istediği kampüsü çocuk yaşında bir işçi olarak adımlıyor. Alınterinin damladığı yere kanının akacağını bilmeden… Öyle ya, kimin aklına gelir bir katilin elini kolunu sallaya sallaya gelip kadın cinayeti işleyeceğini. Öğrencilere, mezunlara ve akademisyenlere kapalı kampüs katillere sonuna kadar açık. Çapı kampüse giriş yasağı koymaktan ibaret kayyum, kampüse katilin girmemesi için bir önlem almayı akıl etmemiş. Her gün yaşanan kadın katliamları bir göz yumma eşliğinde gerçekleşiyor. Yani durum kayyumun da çok umurunda değildir. O muhtemelen bu olayı öğrenci ve akademisyenlere yönelik baskıyı daha da sıkılaştıracak önlemleri devreye sokmak için kullanacaktır.

Yaşadıklarımızın ve bize yaşatılmak istenenin, düzenin bir özeti Boğaziçi’nde yaşananlar. Faşist YÖK politikalarını bile yetersiz bulup kayyum atadılar. Tıpkı emekçi halkların “kötünün iyisidir” diye oy verdiği belediye başkanlarına yaptıkları gibi. Toplulukları kapattılar. Tıpkı ülke genelinde çocuk derneklerini bile kapattıkları gibi. Kurumun her yerine çöktüler. Rezerv alan adı altında halkın mülküne çöktükleri gibi. Ağzını açana faşist zorbalık uyguluyorlar. Her yerde yaptıkları gibi. Ülkenin en bilinen üniversite kampüslerinden birinde çocuk yaşta işçi çalıştırıyorlar. MESEM’lerde, atölyelerde, fabrikalarda yaptıkları gibi. Kadın cinayetine engel OLAMIYORLAR. Tıpkı sokaklarda, evlerde işlenen kadın cinayetlerine engel olmayıp kadını sindirme politikasının bir parçası olarak değerlendirdikleri gibi. Ne kadar tanıdık yaşananlar değil mi? Adeta rejimin uygulamalı propaganda merkezi olmuş okul.

Bu çemberi kırmanın tek bir yolu var. Korkularını gerçek kılmak. Gençliğe yönelik baskı politikalarının en büyük nedeni kampüsleri saracak, bendini yıkıp işçi gençlikle ve emekçilerle buluşacak bir fırtınanın önüne geçmek. Dünya, Politeknik direnişini gördü. Kampüslerden fabrikalara, köylere taşan dinamizmi gördü. Şimdi geliştirilip yeni tarihler yazmak için bize emanet edilen bu tarihe sahip çıkma zamanı. Tarihle yaşamak değil tarih yazma zamanı. Kapitalist barbarlığı, onun yarattığı geleceksizliği tarihe gömüp geleceğimizi ellerimizle kurma zamanı. Sınıfsal, cinsel sömürünün, şovenizmin, mizojininin, LGBTİ+ fobinin, sağlamcılığın, türcülüğün… kısacası kapitalizm ve onun yarattığı her tür ayrımcılığın olmadığı bir yaşam mümkün. Yani o güzel nakaratı hatırlamak gerek şimdi: “Yarını bugünden kuracaksın/o senin tarihin olacak!”