1999 yılının 26 Eylül günü Ulucanlar Hapishanesi‘nde, 8 saat süren bir operasyon gerçekleştirildi. Aylar öncesinden hazırlıkları başlayan bir operasyondu bu. Bir aydır süren bir “koğuş sorunu”nu bahane ederek saldırmıştı katliamcılar. İşbirlikçi burjuvazi neoliberal yeniden yapılandırma saldırılarını gerçekleştirmek için toplumu sindirmeliydi, bunun içinde hapishaneler “kontrol” altına alınmalıydı. Aynı zamanda da 19 Aralık katliamının provası yapılıyordu Ulucanlar’da.
Bizzat MGK tarafından verilen katliam emri, Adalet Bakanlığı‘nın onayıyla İçişleri Bakanlığı çatısı altında özel tim, JİTEM, MİT, TMŞ, Mengele artığı doktorlar, gardiyanlar eliyle gerçekleştirildi. Eli silahlı, yüzü maskeli, rütbeli-rütbesiz, sivil-resmi giyimli kontra katiller, bombaları, silahları, köpük sıkan araçlarıyla açıkça katletmeye gelmişlerdi. Tutsakların kanlarından göller oluştu Ulucanlar’ın maltasında ve hamamında. 10 tutsak, işkenceyle katledildi, onlarcası da yaralandı. Sağ kalanlardan ağır yaralı da olsa ölmeyecek gibi olanlar ya sürgüne gönderildi ya da tecrit hücrelerine konuldular. Yaralı tutsakların sakat kalmaları, kalıcı hastalıklara yakalanmaları için tedavileri yapılmadı…
Hapishaneler tarihi katliamlar olduğu kadar direnişler tarihidir de. ON’lar da üstlerine yağan kurşunlara bedenleriyle barikat olarak yürüdüler katillerin üzerine. Zafer Kırbıyık, İsmet Kavaklıoğlu, Habip Gül, Halil Türker, Mahir Emsalsiz, Abuzer Çat, Ahmet Savran, Aziz Dönmez, Ümit Altıntaş ve Önder Gençarslan’ın, şehit düştüğü Ulucanlar direnişi tarihteki onurlu yerini böyle almıştır.
***
Ulucanlar Katliamı’nın gösterdikleri
[Şubat Basım Yayım tarafından Şubat 2000’de basılan “Ulucanlar” başlıklı çalışmadan Av. Hüseyin Yüksel Biçen’in anlatımı aktarıyoruz]
Ulucanlar Cezaevi’nde 16 koğuş ve 800 civarında tutuklu ve hükümlü vardır. Kaba hesapla her koğuşa ortalama 40-50 kişi düşmektedir. Bu 16 koğuştan ikisi (4 ve 5’nci koğuş) siyasilere ayrılmıştır. Her iki koğuşta yaklaşık olarak 160 civarında insan kalırken geri kalan 15 koğuşta toplam olarak 400-500 kişi kalmaktadır.
Cezaevindeki yerleşim planı nedeniyle özellikle 5’nci koğuşta zaman zaman 120 civarında insan kalmak zorunda bırakılmıştır. Yaklaşık 35-40 civarında insanın kalabileceği şekilde dizayn edilen ve tamamen ranza doldurulmak şartı ile ancak 70 kişinin kalabileceği kadar ranza yerleştirilen koğuşta yer bulamayan koridorda, koridorda yer bulamayanlar ise ikişerli olarak aynı yatakta yatmaktadırlar. Bu 120 kişinin yaklaşık 2 yıldan bu yana tek talepleri vardır. Kendilerine yeni bir koğuş tahsis edilmesi.
Tüm girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine adlilerin kaldığı 7’nci koğuş boşaltılır ve adli tutuklular diğer koğuşlara dağıtılır. Tarih: 2 Eylül 1999.
Cezaevi idaresi, değişik koğuşlara dağıtılan insanları herhangi bir sorun olmamasına ve herkesin buna rıza göstermesine rağmen yerleştikleri yerlerden 6’ncı koğuşun havalandırmasında yatmaları için zorla gönderir. İnsanlar günlerce dışarda yatmak zorunda kalır.
2 Eylül 1999 tarihinden katliamın gerçekleştirildiği 26 Eylül 1999 tarihine kadar tam 24 gün boyunca konunun çözümü ile ilgili olarak gerek cezaevi gerekse de Adalet Bakanlığı yetkilileriyle çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Bu dönemde idare tutukluların aileler ve avukatlarla görüşmesini engellemiş, içeriye ilaç, erzak alımını yasaklamıştır.
Ancak o günlerde “af” konusu gündemdedir. Gerek tutuklularda gerekse de cezaevi idaresinde çıkacak aftan sonra cezaevinin boşaltılacağı beklentisi başlamıştır. Katliamdan bir hafta önce idare, engelleri kaldırmıştır. Avukatlar ile görüşmelere izin verilmiş, diyetler için yiyecek ve ilaç alınmaya başlanmıştır. 7’nci koğuşun işgali de fiili olarak kabul edilmiştir. En azından idarenin tavrındaki yumuşama ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı’nın konuşmaları bu havayı yaratmıştır. Ama bunun bir aldatmacadan başka bir şey olmadığı sonradan anlaşılacaktır.
Ulucanlar Cezaevi’nde bunlar olurken dışarıda neler oluyordu?
Siyasi tutuklular tarafından haklı ve meşru gerekçelerle gerçekleştirilen eylem kamuoyuna hiç duyurulamadı. 17 Ağustos depremi ve “Genel Af” tartışmaları nedeniyle de zamansız bulundu. İdarenin yumuşak tavrı bir katliam hazırlığına değil genel affa bağlandı.
Oysa “genel af” konusu katliamın nedenlerinden birisidir. Anayasanın 14’ncü ve 87’nci maddelerinde siyasiler için af yasaklanmıştır. Devlet, faşist çeteler için af çıkarıp sol siyasileri kapsam dışı bırakmanın gerekçesi olarak bu katliamı kullanıp bu propagandanın aracı haline getirdi.
Bayrampaşa çatışması, MGK toplantısı, Amerika ziyareti
Ulucanlar katliamından kısa bir süre önce Bayrampaşa Cezaevi’nde yedi Susurluk artığı çete üyesi uzun namlulu silahlarla birbirini vurdu ve ucu yine devlete dayandı. Daha da vahim olanı, çete üyelerinin devlete tutanakla 1.5 milyar TL borç verdiğinin belgelenmesi oldu. Bu çatışmanın 50 trilyon TL’lik bir paranın kontrolü nedeniyle gerçekleştirildiğinin ortaya çıkması ve devletin çatışmadaki rolü ve acizliği tartışılmaya başlandı. Tam da bu noktada dikkatlerin bir başka yere çekilmesi gerekiyordu. Bunun için en uygun yer olarakUlucanlar düşünüldü. Ve Ulucanlar’daki katliam Bayrampaşa çatışmasını unuttuldu.
Başbakan Ecevitin Amerika’ya gidişi ile katliamın “tesadüfen” aynı tarihe rastlamasının, yine aynı günlerde MGK’dan SİYASİ SUÇLU kavramı yerine TERÖRİST sözcüğünün kullanılması direktifi çıkmasının katliamın önceden planlandığının göstergeleri olduğuna inanıyoruz.
Ulucanlar’da yaşanan katliamın ardından, “Devletin, cezaevlerine hakim olmadığı ve cezaevlerinin örgütlerin eğitim merkezleri haline geldiği” gerekçeleriyle HÜCRE TİPİ CEZAEVLERİNE geçişin koşulları hazırlanmak istenmektedir. Kitapta konuyu geniş olarak inceleyen yazılar bulunduğu için sadece onlara katıldığımı belirtmekle yetineceğim.
Ezaevleri tarihi
Mevcut iktidarın ve onu oluşturan partilerin muhalif devrimci unsurlara olan düşmanlığı, katliamın ilk ve asıl nedenidir. Dün Buca’da, ertesi gün Diyarbakır’da, bugün Ulucanlar’da görülen ve yarın da hücre tipi cezaevlerinde görülecek olan düşmanlığın tarihi eskidir.
Cumhuriyet tarihi boyunca cezaevleri sürekli olarak “kanayan bir yara” olarak tabir edildi. Ancak bu güne kadar hiçbir zaman cezaevlerinin “ezaevi” olmaktan çıkması için bir çaba harcanmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarından 1980 yılına kadar 17 kişinin cezaevlerinde katledildiği kayıtlara geçmiştir. Ancak 1980 yılındaki darbe ile başlayan kanlı süreç, ilk icraatlarını cezaevinde sergilemiştir. Darbeden sonra cezaevlerinden her gün ölüm haberleri alınmaya başlanmıştır. Bu süreçte sadece Diyarbakır cezaevlerinde 76 kişini, gördüğü baskı ve işkenceden dolayı hayatını kaybettiği söylenmektedir. Türkiye İnsan Hakları İşkence Raporu’nda ise 1980 ile 1994 yılları arasında 200 civarında insanın katledildiği belirtilmektedir.
Özellikle 1980 ile 1984 yılları arasında ölüm sayısı çok fazladır. Bu süreçte tutuklu ailelerinin çaba ve eylemleri kamuoyunda yankı bulmuş ve insanların dikkatleri cezaevlerine çekilebilmiştir. Fakat cezaevlerinde kısmi ve geçici rahalamalar asıl olarak tutuklu ve hükümlülerin canları pahasına ortaya koydukları karşı koyuşlarla sağlanabilmiştir.
1982 ve 1984 yıllarındaki ölüm oruçlarında Metris’te dört, Diyarbakır’da dört kişi ölüm oruçlarında hayatını kaybetti. Tek tip elbise ve 1 Ağustos Genelgesi’ne karşı direnişler, sayısız açlık grevleriyle mahkeme salonlarına kadar taşan çeşitli direnişlerle ancak kısmen de olsa insani koşullar yaratılabilindi. Ancak onlarca insanın canına mal olmasına rağmen cezaevlerinde hiçbir zaman baskı ve işkence yok olmadı. Her dönem insanlar en temel ve yasalar ile güvence altında olan hakları için bile canlarını vermek zorunda kaldılar. 1996 yılında insanların,
– Aile ve avukat görüşlerine getirilen sınırlamaların kaldırılması,
– Görüşe gelen aileler üzerindeki baskıya son verilmesi,
– Yargılandıkları mahkemenin bulunduğu illerdeki cezaevlerinde tutulmaları ve
– Hücrelere konulmamaları için başladıkları Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Oruçları’nda 12 insanın katledilmesine seyirci kalınması bu tablonun en vahim göstergelerinden biridir. 12 insan zaten yasalar ile güvence altında olan hakları için ölmek zorunda bırakılmıştır.
Ulucanlar’dan önce, Ulucanlar’dan sonra
Bunların dışında özellikle 1995 yılından sonra cezaevlerinde toplu öldürme olayları da sıkça görülmeye başlanmıştır. 1995 yılında Buca Cezaevi’nde üç kişinin, 1996 yılının başlarında Ümraniye Cezaevi’nde dört kişinin, Diyarbakır Cezaevi’nde on bir kişinin dövülerek öldürülmesi ve her defasında onlarca kişinin ağır bir şekilde yaralanması bunlardan birkaçıdır.
Ancak bir gerçek var ki, hiçbiri Ulucanlar’da yaşanan vahşet boyutunda değildir. Ulucanlar’da bugüne kadar görülmemiş şekilde yoğun, planlı ve çeşitli silah ve malzemenin kullanıldığı bir katliam yaşanmıştır.
Ulucanlar’ın bir diğer önemli yanı ise bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bir şekilde, yaralanan insanların böylesi bir katliamın ardından sanık olarak mahkeme kürsülerine taşınmasıdır.
Cezaevlerinde yaşanan bu insanlık dışı uygulamalara son vermenin tek yolu, işkence, kötü muamele ve katliamların sorumlularının tesbit edilerek hak ettikleri cezalara çarptırılmaları için kamuoyunun baskı oluşturmasıdır.
Cezaevlerinin yerine okulların yapıldığı, mağdurlar yerine faillerden hesap sorulacak yarınlara…
*Arabaşlıklar alınteri.net tarafından konulmuştur.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!