Burak Sarı
Sıkışmış ve yerinden oynamıyordu. Yerinden oynaması mesele miydi, bilmem? Yerinden oynaması sorun muydu? Belki evet ama sorun tek kişilikti. Tek kişilik sorunlar da vardır hayatta. Ama nedense tek kişi sıradan olma hakkını yitirmişse onun bazı sorunları bir anda kolektif bir sorun hâline gelir. Çözülmesi gereken kolektif sorunları çözme cesareti kendini bilinmeze gizlediğinde ortaya çıkar, bireysel; gerçekten bireysel aksaklıkları kolektif bir soruna çevirme hastalığı. Bu hastalık hep de sıradan olma hakkı elinden alınan insanlara denk gelir. Aksaklık koca bir soruna evrilir, sorunu yaşayan özne bir anda daha büyük bir sorunun ortasında bulur kendini. Sorun özne hariç herkesin müdahil olduğu bir uğraşa döner. Özne silikleşir sorun “çözülür.”
Her sabah yerinden oynamamakta ısrar eden o cismi olması gerektiği yere çekmeye çalışan adam stres ve öfkeyle bildiği bütün sövgüleri halka halka bir zincir hâlinde boşluğa bırakırken zihninden buna benzer düşünceler geçiriyordu. Oysa yerinden oynamayan bu cismi kimse bu kadar irdelemezdi. Belki normal koşullarda o adam da irdelemezdi ama vardı bir bildiği. Yakıcı öfkeyle biriken çaba cismi yerinden oynatıyordu ama olması gereken yere getiremiyordu. Biliyordu ki, sakin bir kafayla bu kadar çaba göstermeden bu sorunu çözebilirdi. Çözmese de onu ilgilendirirdi. Ne diyordu Ahmet Kaya, “Onun macerası onu ilgilendirirdi”.
Onun macerasının ondan başka herkesi ilgilendireceği için bu kadar kasmıştı adam. Aslında kasılacak bir bok yoktu ortada. Yerinden oynamayan ne şehirler arası yola devrilmiş bir ağaç ne de kentin tüm giderini tıkayan kaya parçasıydı. Kullanılmaktan aşınıp isyan etmişti. Bu küçük aksaklık sadece belli insanlar için dev bir soruna dönüştürülürdü. Aslında sorunun kaynağı kullanılmaktan hatta hoyrat kullanılmaktan yıpranan bir fermuar parçasıydı.
Mevsim kışa dönmüştü. Kentin kışı yüzü yakan garip bir soğuktan ibaretti. Ne karı vardı ne yağmuru. Kentin bürokratik suretiyle birleşince insanı nihilizme bile sürükleyebilecek bunaltıcı bir havası vardı.
Yine de bu kentin insanları nihilist olmazdı. Kafkavari bir bunalıma da girmezdi. Girse de hemen çıkardı. Alışmıştı artık. Yine de o suratsız ve kesici hava dışarıda büyük bir ihtişamla kurulmuş bekliyordu. Uzun zaman beklenen yağmur şöyle bir el sallayıp geçmiş ama soğuğu kırmamıştı. Adam ise bina içerisinde bir ikileme düşmüş ve hemen kararını vermişti. Yerinden oynamayan o lanet cisme haddini bildirmeyi işyerine erteleyecekti.
Bu cisim bir bot fermuarıydı ve adam bot giymekten nefret ederdi. Hele bot giymeye çalışmaktan. Bir anda dünyanın bütün botları pardon gözleri üzerine çevrilmiş hissederdi. Aslında dünyanın bütün gözleri olmasa da o an orada olan bütün “normallerin” gözünün üzerine çevrileceğinden emindi adam. İş gözle kalsa iyiydi. Tecrübelerinden biliyordu. Gözler işin içine girdiğinde eller köşesine çekilip durmaz. Bir anda devreye girerler, adamı devreden çıkarıp ayakkabısıyla muhatap olmaya başlarlar. Sonra da “hayırsever” bir edayla geri çekilirler. Adam önce olayı anlamaya çalışır, sonra da üşümekten beter hisseder kendini. O nedenle “Ayağına su girer, üşürsün” haklı telkinlerine kulak asmadan yarı çekilmiş fermuarla yola çıkar.
Allahtan o işgüzar gözler o an olaya şahit olmamıştır ve onları ilgilendirmediği hâlde, adama telkinde bulunan yakınlarını ona yardım etmemekle suçlarlardı. Hiç olmadı, o keskin gözlerini suçlayıcı bir şekilde üzerlerine dikerlerdi. Başına çok gelmişti. Ayakkabısını bağlamak için elini attığında en az iki eli ayakkabı bağcığında yakalar, “Ben hallettim” cümlesini işitirdi. Adam bu tür davranışlara alışkın olduğu için arkadan gelecek cümleyi bilirdi. “Bağcıksız ayakkabı alsanız” O an “Sana ne?” demenin dünyanın en rahatlatıcı cümlesi olduğunu hatırlardı adam. Böyle bir saçmalığa maruz kalmamanın rahatlığıyla işyerinin yolunu tutar. Hiç kimsenin yanına uğramayacağı bir saattir ve adam rahattır. İlk denemede fermuarı çeker. Akşam ayakkabıyı çıkarırken çoktan yarının kaygısına düşmüştür bile.
Üşengeçliği olmasa iki dakika bir ayakkabıcıya gider değiştirirdi fermuarı. Olsun, üşengeçlik de onun bir özelliğiydi ve bazen bu özelliğini sevmiyor değildi. Hem önce tamir edilmesi gereken başka bir şey vardı. Üşengeçlik yüzünden bir türlü değiştirilmeyen banyo bataryası, açıp kapamak için bile İngiliz anahtarı talep eder hâle gelmişti. Önce onun değişmesi gerekiyordu ve kör adam yılların verdiği alışkanlıkla bataryayı çok kısa bir sürede değiştirmişti. Biliyordu ki o meraklı gözler üzerinde olsaydı bu iş saatlerce uzayacak ve hata yapılacaktı. Çünkü sırf yeti çeşitliliği olduğu için bir insanın göz hapsine alınması insanlık dışı bir yönelimdi. Zaten kimin neyi nasıl yapacağı özneyi ilgilendirir ve diğer kişilerden bir talebi olursa söyler. Adam bataryayı değiştirdiği o kısa zaman zarfında bunları düşünüyordu.
Sıradan olmayı özlemişti. Mesela binasının önüne geldiğinde birinin direkt olaya dahil olup, “Yanlış gidiyorsun” deyip yola yönlendirmesinden, yemek yerken “Tabağındakileri bitir” deyip üzerine vazifeymiş gibi çatalı onu tutan elinle birlikte kavrayıp tabakta kalanları toplamaya çalışmasından… Körler niye toplu yemeklere gidildiğinde canının istediğini değil en kolay yenebilecek, en az dökülecek daha doğrusu başkalarının en az burnunu sokacağı yemekleri tercih etmek zorunda kalıyor? Çünkü sıradan olma hakkı ellerinden alınmıştır. Neredeyse her işleri birden fazla gözün kontrolündedir. Âdeta gözler üzerine yapışmıştır.
Karşıdan karşıya geçerken yardımcı olan bir kadının, adam tek başına biraz yürüdükten sonra tekrar karşısına çıkıp “Ne kadar özgüvenli yürüyorsunuz?” dediğini gülümseyerek hatırladı. Oysa özgüvensiz yürüdüğü zamanlar daha çoktu. Bu özgüven eksikliğinde sürekli izlenip her hareketinin puanlandırılmasının da payı vardı.
Adam bir sabah bütün kaygılarından uyanmış olarak kalktı. Yeni fermuar âdeta bir yağ gibi rahat hareket ediyor ve ayakkabı giyme faslının komşuların meraklı kadrajına girmesini engelliyordu. Bir keyif sigarasının dumanını zevkle içine çekerek meraklı bakışlar arasında işyerine doğru süzüldü adam.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!