Hakkı Özdal
1965 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat ve İçtimaiyat [Toplumbilim] Enstitüsü, İTÜ Şehircilik Kürsüsü’ne bir teklif götürdü. Enstitü bünyesindeki Sakarya Sosyal Araştırmalar Merkezi (SSAM) Adapazarı’nın şehirleşmesiyle ilgili bir çalışma başlatmıştı ve bu dizinin 56. Konferansı için İTÜ’den bir rapor istenmişti. İncelemeyi İTÜ Şehircilik Kürsüsü asistanlarından Orhan Göçer, dördüncü sınıfta okuyan iki öğrenciyle birlikte yaptı. Bulguları ve uyarıları enteresandı:
“Şehrin zemininde her tarafla kumlara rastlanır. Kumlar içinde bulunan kömürleşmiş ağaç parçalan ve diğer bitki kalıntılarından, bu kütlenin çok eski bir devirde nehirler tarafından biriktirildiği anlaşılmaktadır. […] Bütün şehrin, genç ve fazla yerleşmiş olan nehir birikintileri üzerinde bulunması ve yeraltı su seviyesinin satha [yüzeye] çok yakın olması, zelzele bakımından çok tehlikelidir.”
Rapor çarpıcı bir gerçeğe daha dikkat çekiyordu: Adapazarı’nın en yüksek rakımlı noktası 31 metre, en düşük rakımlı bölgesi eksi 27 metre idi. Yani Adapazarı, yer yer deniz seviyesinin 27 metre altında olan alüvyonlu bir ova, tektonik bir çukurdu.
1960’a gelindiğinde, Demokrat Parti ve Menderes’in ‘tarımsal kapitalizmi’, Türkiye için ilkel bir tıkanıklık haline gelmiş; kendi doğal mecrası ve menzili olan tarihsel gericilikle birlikte donmuştu. Onun alaşağı edilmesinden sonra başlayan 60’lı yıllar, Türk sanayi burjuvazisinin, Türkiye’yi uluslararası kapitalist pazara iliştirmek istediği ve bu amaçla, iktisadi, siyasi, sosyal projeler ürettiği bir dönem oldu. Yukarıda anılan ve Cumhuriyet aydınlanmasının –ana gövdeden kopuk da olsa– bir sinir hücresi gibi halen yaşayan kurumlarından olan enstitü ve kürsüler, sanayi kapitalizminin iştahlı büyümesine karşı, hem işçi sınıfının pozisyonunu hem de ekonomik, sosyal ve doğal/teknik koşulları gözeten araştırmalar yapıyordu.
Adapazarı Konferansları da bu yöndeki meyus çabalardan biriydi belki. Ama İTÜ Şehircilik Kürsüsü’nün kentleşme konusundaki uyarı ve tavsiyeleri; ithal ikameci sanayi burjuvazisiyle, onun, başta askerler ve Demirel olmak üzere her ‘renkten’ siyasi temsilcilerinin genişleme stratejisi karşısında vızıltı gibi kaldı. Bunun acı sonuçları ise raporun yayınlanmasından sadece bir yıl sonra 22 Temmuz 1967’deki depremle ortalığa saçıldı. 6.8 büyüklüğündeki depremde (resim rakamlara göre) 86 kişi ölmüş, 332 kişi yaralanmıştı. 1965 nüfus sayımına göre Sakarya’da yaşayan her 1000 kişiden biri ölmüş, her 250 kişiden biri yaralanmıştı. Yıkımın, esasen kentin kuzeyindeki emekçi mahallelerinde gerçekleştiği düşünüldüğünde, kapitalist ‘kalkınma’ açgözlülüğünün sorumluluğu daha açık görülebilir.

Ama Adapazarı’nın (en az) 86 can, yüzlerce sakat, yıkılmış binlerce binayla ödediği bedel de ders olmadı. Deprem anında katı bir yer kabuğu gibi değil de neredeyse sıvı gibi davranan Adapazarı zemininde sınai kalkınma hamleleri sürdü. Şeker ve hazır gıda, ağaç, plastik ve kauçuk sektörleri Adapazarı ovasına yerleşmeye devam etti. Zemin sıvıydı belki, ama bölge ‘pazarlara’ yakındı: İzmit Limanı şuracıkta, İstanbul oracıkta…
* * *
17 Ağustos 1999’daki büyük depremde Evrensel gazetesinde çalışıyorduk. O sabah, aralarında Gazete Duvar’daki yazılarından tanıdığınız Şenay Aydemir’in de bulunduğu bir ekiple birlikte bölgeye doğru yola çıktık. Derince, Körfez, İzmit, Gölcük… ve sonunda Adapazarı’na vardık. En çarpıcı tablo oradaydı. Kentin girişindeki büyük Migros marketinin otoparkına sığınmış kalabalıkta ilk karşılaştığımız insanlar, deprem gecesinin kızılca karanlığında, kıyamet koptuğunu ve ‘Araf’ta olduğunu sanıp salavat getirerek dolaşan komşularını anlattılar. Bunun yadırganacak bir davranış olmadığını, o süpermarketten ayrılıp kent merkezine geldiğimizde anladık. Adapazarı gerçekten bir ‘kıyamet’ yaşıyordu; ama bu, masum inançlıların, o gece biraz da teselli arayışıyla sanmak istediği gibi ilahi değil, son derece dünyevi bir kıyametti. Kent merkezinin binaları deniz kıyısına yapılmış kumdan kaleler gibi erimiş, içine çökmüş, toprağa gömülmüştü. En sağlam binalar, sıvı zemine dayanamayıp yan yatmıştı.
Adapazarı’ndaki görüntünün bir kıyamet değil, dört başı mamur bir ihanet görüntüsü olduğu apaçık ortadaydı. İnsanlar, temeli handiyse suya atılan binalarda ölüme terk edilmişti. Bu ihaneti, maruz kaldıkları ideolojik çarpıtmayla ‘kıyamet’ sanan Adabazarlıların hikayelerini dinlediğimiz market-otoparkın holdingi, kentte büyük otomotiv yatırımlarına sahipti. Türk sanayi burjuvazisinin as kadrosundan Koç Holding, Otokar’da çalışan işçilere Migros’tan perakendecilik yapıyordu. Gebze’de Arçelik, Gölcük’te Ford…

17 Ağustos 1999 depreminde, resmi kayıtlara göre 17 bin 480 kişi öldü, 23 bin 781 kişi yaralandı ve 505 kişi sakat kaldı. Bu kayıpların yaklaşık 4 bini Adapazarı’ndaydı. Kent genelinde onbinlerce konut ve işyeri yıkıldı. Kocaeli’nde enkaz altından çıkarılan cesetler, ağustos sıcağında kokuşmasın diye kentin buz pateni sahasına istiflenmişti. Adapazarı, 18 Ağustos günü öğle saatlerinde kesif bir ceset kokusuyla kaplıydı. Ve tıpkı 67 depreminde olduğu gibi, bu felaketten de bir ders çıkarılmadı. Türkiye’nin kapitalist birikim rejimi tarımdan sanayiye direksiyon kırarken kurban edilen herkes ve her şey, 12 Eylül sonrasının neoliberal kapitalizminde yine kurbandı. Menderes’ten Demirel’e, ondan Özal’a –ve tabi bugüne varan bir zincir…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!