Mülteciysen, hele bir de kadınsan -II



“Çaresiz bir insan düşünün, çözüm bulabilmek için her yolu denemeye çalışıyor; onlarsa mülteci olduğum, buraya ait olmadığım, burada yaşayanlar gibi olmadığım için sopalarla bana vurmaya çalışıyorlar”


Alınteri: Merhaba Mahtab arkadaş, önceki röportajımızda mülteci bir kadın olarak yaşadığınız sıkıntıların bir kısmını anlatmıştınız. Sıkıntılarınızı anlatırken hayallerinizden de bahsetmiş, bu konuda birçok girişimde bulunduğunuzu söylemiştiniz. Bu girişimleriniz sırasında neler yaşıyorsunuz? Nasıl karşılanıyorsunuz?

Mahtab: Öncelikle belirtmeliyim ki, hayvan gibi davranıyorlar. Bunu hissediyorum, görüyorum, sinir krizi geçiriyorum, ağlamamı durduramıyorum. Bu davranış tarzlarını kabullenmek benim için hiç kolay bir şey değil. Daha önce de söylemiştim, annem beni böyle yetiştirmedi. ‘Ayakta duracaksın, savaşacaksın’ diyordu, ama savaşmak için gücüm azaldı. Direnmek için o kadar mücadele verdim ki, gücüm azaldı. İnsanlar kendilerini karşı tarafın yerine koyup konuşmayı ve davranmayı öğrenmeliler. Ancak böyle yaparlarsa beni ve benim gibi mültecileri insan olarak görür ve bana cevap verirler.

Dosyamı takip etmek istediğim zaman, baskı altındayım. İran’dan gelen tehditlere mi katlanayım? Benim yüzümden annemin-babanın rahatsız edilmelerine mi katlanayım? Onlara baskı yaparak benim açık adresimi almaya çalışmalarına mı katlanayım? Yoksa buradaki psikolojik şiddete mi katlanayım? Hangisine dayanabilirim! Bir insan bunların hangisine dayanabilir? En fazla birine dayanabilir, bense hepsine dayanmak zorunda kaldım bugüne kadar. İnsanlar kendini karşı tarafın yerine koymadığı için “Sen yine ne istiyorsun” der. Bunu söyleyen, ‘bu insan çok sıkıntı çekiyor ki buraya geliyor’ diye düşünmüyor. Ve benden bir çözüm istiyor.

Hayallerimden bahsettiniz. Evet çok büyük hayallerim var. Öncelikle Türkiye’de yaşamak istemiyorum, bunun için o kadar çok geçerli sebeplerim var ki… Türk toplumuna saygım sonsuz. İnançlarına, kültürlerine her şeye saygım sonsuz. Ama ben son bir sene içinde öğrendim ki buraya ait değilim. Çünkü beni olduğum gibi kabullenmediler. Ben buyum, ben insanım, beni insan olarak kabul etmeleri gerekiyordu.

Daha rahat ve özgürce yaşayabileceğim bir yere gitmek istiyorum. En azından ne olursa olsun insanlardan “GAVUR” ya da “PİS HAÇLI” kelimesini duymayacağım bir ülkede yaşamak istiyorum.

Tekrar üniversiteye başlamak istiyorum, okumak istediğim bölüm öğretmenlik olmayacak kesinlikle, kendim gibi insanlara yardım etmemi sağlayacak bir bölüm okumak istiyorum. Üzerinde çalışmalar yapabileceğim, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak en azından benim durumumda olan insanların sorunlarına yardımcı olabileceğim bir dal. Çünkü yaşadıklarım bir insan için çok ağır şeyler, her insanın dayanabileceği şeyler değil.

Alınteri: Türkiye’ye geleli 5 sene oldu dediniz. Sanırım vatandaşlık alabilirsiniz. Bunun için girişimde bulundunuz mu?

Mahtab: Ben Türkiye’ye geldikten 2-3 hafta sonra yaşadığım sinir krizinden dolayı pasaportumu yırttım. Kendi ülkemden kovulunca kaldıramadım bunu. Bir insan kendi ülkesinden kovulur mu? Bu psikolojiyle yırttım pasaportumu O an bu benim için çözümdü. Vatandaşlık için Valiliğe gittiğimde bana İran büyük elçiliğinden pasaport isteyeceksiniz denildi. Ben Cemal Kaşıkçı olmak istemediğimi belirttim. Çünkü ben o elçiliğin kapısından girdiğimde can güvenliğim için garanti yok. İran’da anneme ve babama her an kızınızı alabiliriz!” Bunlar blöf değil maalesef… Her an beni bulup istediklerini yapabilirler -ki bunu gittiğim yerlere de valiliğe de söyledim. Göç idaresine, BM’ye, böyle bir durum olduğunu defalarca anlattım.

Galiba insan olarak görülmediğim gibi değersizim de… Duymamazlıktan, görmemezlikten geliyorlar. Valiliğe gittiğimde dedim ki, “Elçiliğe gittiğimde benim için herhangi garanti yok!..” “Haa, doğru” diyor. İran’a giriş çıkış yapmam gerekiyormuş. “Bunu yaptığında da geri vermezler seni bize, vallahi biz de bilmiyoruz” diyorlar. Yani çıkmaz bir sokaktayım. Bütün bunlar, kanun yetersizliği, çalışan memurların bilgisizliği ve cehaleti başka bir şey değil.  

Alınteri: Anladım, merdivenlerden düşerek kolunuzun kırıldığını ve hastaneye gittiğinizde yaşadıklarınızı da anlatmıştınız…

Mahtab: Elim kırıldığında hastaneye gitmişti, devlet hastanesine. Sıraya girdim, bekledim, çok fazla ağrım vardı. Sıram geldi. Muayene olmak istediğimi söyleyip kimliğimi uzattım. Orada -‘beyefendi’ diyeyim ben-, barkod veren kişi, önce “puuff” yaptı. Sonra arkadaşını çağırdı, “Bana bunu okusana okuyamıyorum, Iraklı mı İranlı mı Afganlı mı ne?.. yine mülteci doldu burası” dedi. Ben de, “Beyefendi, ben Türkçe biliyorum ve Türkçem anlaşılır ve iyidir. O nedenle sorularınızı bana sorabilirsiniz” dedim. “Hanımefendi burada sizi muayene etmiyoruz,” diyor. “Düne kadar burada muayene oluyordum, sorun yoktu, elime alçıyı burada yaptırdım. Nedir sorun, benim kimliğim Ankara’da Göç idaresi tarafından verildi” diye yanıt verdim. Hala “bilmiyorum” diyor. Arkadaşı o zaman müdahale etti, “barkodu ver gitsin” dedi. Barkodu çıkarttı, köpeğin önüne atar gibi kimliğimi bana attı. Hastane o kadar kalabalıktı ki, insanlar bize bakıyordu. Sinirlerim bozuldu, kendime yediremedim bunu ve şefini çağırdım. Bir hanımefendi geldi, durumu anlattım: “Nereli olduğumdan ziyade önce insanım, beyefendinin karşısında bir insan var. Ben hasta olmasaydım ya da sıkıntım olmasaydı gecenin bu saatinde burada değil yatağımda uyuyor olurdum. Ben neden burada muayene olamıyormuşum, sebebi nedir?” diye sordum. Şefleri olan hanımefendi kimliğime baktı, “Hayır bir sıkıntı yok,” diyerek sonuçta özür diledi. “Yoğunluktan dolayı” dedi. Ben de sözümü söyledim: “Evet ama herkes kapasitesine göre bir iş seçiyor. Ben de öğretmenim, böyle çok yoğun ve yorgun olunca derslerin son saatinde ‘ders yapmayacağım’ diyebilir miyim?” Para alıyorsak onun karşılığını vermeliyiz Dinlerden, ırklardan bağımsız olarak söylüyorum, insani olarak böyle olması gerekir. Her yaşadığım kötü muamele onurumu kırıyor. İnsanların bakış açıları çok kötü ve üzücü

Alınteri: Bunların sebebi nereye dayanıyor sizce?

Mahtab: Yanlış bir şey uyguladıklarını düşünüyorum. Bir örnekle anlatayım, çaresiz bir insan düşünün ve çözüm bulabilmek için her yolu denemeye çalışıyor. Ama muhatapları çözüm bulmaya çalışmıyorlar. Muhatabı olmayanlar ise mülteci olduğum, buraya ait olmadığım, burada yaşayanlar gibi olmadığım için sopalarla bana vurmaya çalışıyorlar. Bana yardım etmek, destek olmak yerine durmadan aşağılıyorlar, psikolojimi bozuyorlar. Bu yüzden ya başaracağım sesimi duyurmayı ya da ölümü seçeceğim. Çünkü ben her gün ölüyorum, her gün ölmek yerine bir kere ölmeyi yeğlerim, keşke bu kadar onurumuzu kırmasalar. 

Alınteri: Aslında bu yaşadıklarımız bütün mültecilerin yaşadığı şeyler; sorunun asıl kaynağının ne olduğu mutlaka bilince çıkarılmalı. Çağrıldığınız bir yemek davetinde karşılaştığınız şeyler bunun net kanıtı. Orada yaşadıklarınızı da anlatır mısınız?

Mahtab: Orada yaşadığım olay hemcinsim olan bir kadın tarafından önce Müslümanlığa geçmeye ironik bir davetti. “Kız gel ben seni Müslüman edeyim ha ha ha, bunu senin için değil cennete gideyim diye yapıyorum” dedi. Bunu çok çirkin bir şekilde gülerek ifade etti. Karşılık olarak, Ben sizi Hıristiyan yapmak istedim mi hayır, ben size saygı duyuyorum; siz de bana saygı duymalısınız,” dediğimde “Ha sen Arapça konuşuyorsun değil mi?” diye bir soru sordu. “Yoo, ben İranlıyım biz Persiz. Arapça değil Farsça konuşuyorum; biz aryayız” dedim. Yeniden saldırıya geçti: “Ha, İranlılar iki-üç kilo boya ile evden çıkıyorlar başları da yarıya kadar açık”. “Bu ne demek şimdi, bir ülkeyi böyle önyargıyla mı tanıyorsunuz? Tarih biliyor musunuz?” diye karşı durunca; “Siz neden buraya geliyorsunuz? Ekmeğimizi yiyorsunuz, suyumuzu içiyorsunuz, gençlerimizin işini alıyorsunuz, bir sürü üniversite mezunu gencimiz işsiz kalıyor gençlerimizin hakkını yiyorsunuz” diye bütün nefretini kustu. Ben cevap veremedim. Sonra ağlama krizi tuttu. Benim buraya gelmeye mecbur kaldığımı anlayamamış ise, ben ekmeğimi taştan çıkarıyorum. Bu bir liyakat meselesidir.

[Sürecek]