Kadınla erkeğin eşitliğini “fıtrata aykırı” bulan dinci gericilik, İstanbul Sözleşmesi’nden bir geceyarısı kararnamesiyle çekilinmesinin yarattığı coşkunlukla toplumsal cinsiyet eşitliği içeriği taşıyan her şeye hatta bu lafzın kendisine karşı bile taarruza geçmiş durumda. Ellerinden gelse kadınların tüm tarihsel kazanımlarına bir gecede çarpı çekmek için yanıp tutuşan bu zihniyetin bu seferki aktörü şaşırtıcı olmayacak şekilde Milli Gazete’yken, hedefi de Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde gösterilen “Toplumsal cinsiyet eşitliği” dersi oldu. Gazete bu dersi de tıpkı İstanbul Sözleşmesi’nde kullanılan “dini, toplumsal ve kültürel değerlerimizin hiçe sayılması” argümanlarıyla hedefe çaktı.
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin karşısına “fıtratı” koyan gazetenin, “Ebelere ‘Çocuklara üç yaşına kadar cinsiyet atfedilmemeli’ gibi konular öğretiliyor” ifadelerine yer verdiği saldırısını direktif olarak kabul eden üniversite rektörlüğüyse ders hakkında anında soruşturma başlattı. Milli Gazete, rektörlüğe soruşturma açtırıp, açıklama yaptırtan haberini “Milli Gazete’den bir gazetecilik başarısı daha” ifadeleri ve “Son ders” manşetiyle duyurdu.
İçinde bol bol “milli”, “mukaddesatçı”, “gelenek” gibi kavramların geçtiği rektörlük açıklaması, Milli Gazete’ye o haberi bizzat kendisinin yaptırdığını ya da o gerici basınçla kendisini kanıtlamak için kraldan çok kralcı kesildiğini gösteriyor. Bu gerici zihniyetin bilime ve onun asgari kıstaslarına bile tahammül göstermediğini bir kez daha gözler önüne seriyor:
Aile yapımızı, toplumsal değerlerimizi hedef alan, örf, adet ve kadim geleneklerimize, dini ve milli değerlerimize zarar veren hiçbir ders içeriğini kabul etmemiz, izin vermemiz, hoş görmemiz veya onaylamamız asla mümkün değildir. Ders bahanesiyle de olsa milli ve mukaddes değerlerimizin tartışma konusu yapılmasını asla tasvip etmiyoruz. Gençlerimizi milli duygularla yetiştirmeyi ilke edinen üniversitemizin aynı hassasiyetleri taşıdığının ve çalışmalarını bu doğrultuda yürütmekte olduğunun bilinmesini arzu etmekteyiz.
Sadece bu gelişme bile bu saldırganlık halinin devamının nasıl geleceğini açıkça gösteriyor. İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesinde geri adım attırılmadığı koşullarda sıranın 6284 sayılı kanunun iptaline ya da kadına karşı ayrımcılığı önleyen CEDAW’dan, çocukları istismardan koruyan Lanzarote Sözleşmesi’nden ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden aynı şekilde bir geceyarısı kararnamesiyle çekilinmesi biçiminde geleceğini öngörmek zor değil.
Kadını, LGBTİ+’yı, çocuğu, etnik farklıkları nedeniyle baskıya uğrayanı, mülteci kadınları, kısacası dezavantajlı konumda olan toplumsal kesimleri cinsiyet temelli şiddet ve saldırılardan korumayı devletler açısından yükümlülük haline getiren; cinsiyet eşitliğinin kabulünü başa yazan; işyerinde, okulda, yaşamın her alanında bu eşitsizlikten kaynaklanan tüm baskılara-şiddete karşı caydırıcı cezalar getirilmesini koşul haline getiren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış süreci hatırlanacak olursa bu söylediklerimizin hiç de afaki olmadığı anlaşılacaktır.
Nitekim daha Sözleşme’den geri çekilmeden önce YÖK, üniversitelerdeki “Yükseköğretim Kurumları Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi”ni iptal etmişti (2019, 7 Mart’ı). Bu belge, Özgecan Aslan’ın katledilmesi üzerine 2016’da 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kabul edilmişti. Kaldı ki, İstanbul Sözleşmesi de bu tutum belgesinin içeriğini kapsayan bir Sözleşme’ydi. Belgeyle aslında Sözleşme’nin bu içeriği üniversiteler özgülünde özelleştirilmişti. Bu böyleyken İstanbul Sözleşmesi’ne dair gerici tartışmaların başını daha açıktan göstermeye başladığı dönemlerde bordodan ilk atılan da o oldu.
YÖK Bakanı Yekta Saraç da tutum belgesinin iptalini gerekçelendirirken “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramının farklı algılara yol açtığını söyleyerek hedefe çakmıştı. “Türk toplumunun aile kavramı başta olmak üzere sahip olduğu üstün değerlerin öne çıkarılmasına özen gösterilmesi gerekmektedir” şeklinde ifadeler kullanmıştı. Kadın çalışmalarına yönelik derslerin müfredatını ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ değil ‘Adalet Temelli Kadın Çalışmaları’ anlayışı içerisinde belirleneceğini ilan etmişti. “Verilmekte olan ders, konferans ve seminerlerde Türk toplumunun aile kavramı başta olmak üzere sahip olduğu üstün değerlerin öne çıkarılmasına özen göstermesi gerekmektedir” demişti.
Kısacası şimdi Milli Gazete’nin söylediklerini ya da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının gerekçeleri arasında sayılanları zamanında YÖK Başkanı bu şekilde ifade etmişti.
Anlaşılan o ki gerici cenah bu tartışmaları süreklileşmiş biçimde farklı konular ve hedeflerle diri tutacak. Kışkırtıcı söylemleri toplumsal yaşamın gözeneklerine zerketmek için sistematik bir propaganda faaliyeti ve bu faaliyetin somut adımlarla desteklenmesi biçiminde seyredecek bu süreç. Toplum ilk önce tartışılmaz denileni tartışacak, gündemleştirecek, ardından bu tartışmalar yorulunca da fiili adımlarla bir geceyarısı gasp operasyonlarının düğmesine basılacak.
O nedenle de sadece kadınları değil, tüm toplumsal yaşamı tarihsel gericilik birikiminin yasalarıyla yeniden örgütlemeye, nizama sokmaya çalışan ve bunu bir savaş stratejisi biçiminde yürüten dünya gericiliği ve özelde de Türkiye’dekine karşı kesintisiz, kendisini büyüten, baskı ve zorbalıklar karşısında geri adım atmayan bir kararlılıkla yürütülecek mücadele, yaşamsal önemdedir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!