Türkiye hapishanelerinde ’96 çarpışması*



1996 yılının bahar ve yaz aylarında Türkiye hapishaneleri yine direnişe durmuştu. Faşist terör ve zorbalığın karşısına yine devrimci irade ve kararlılıkla dikilinmiş, bedenler bir kez daha namluya sürülmüştü. On iki yiğit yoldaşımızı kaybettik bu çarpışmada. Toprağa ilk düşen 21 Temmuz’da Aygün Uğur oldu…


Tıpkı F tipleri saldırısının gündeme getirilişinde olduğu gibi Eskişehir tabutluğunun yıllar sonra yeniden açılmak istenmesinin gerisinde de büyük bir korku ve stratejik hesap yatıyordu.

1996 yılının bahar ve yaz aylarında Türkiye hapishaneleri yine direnişe durmuştu. Faşist terör ve zorbalığın karşısına yine devrimci irade ve kararlılıkla dikilinmiş, bedenler bir kez daha namluya sürülmüştü.

Bu seferki çatışma konusu, Eskişehir tabutluklarıydı. F tipi tecrit saldırısının habercisi, bir yerde son provasını simgeleyen bu tabutluk, ilk olarak 12 Eylül faşizminin son demlerinde açılmaya kalkılmış fakat aylara yayılan kararlı bir direnişle bu ilk denemede kapısına kilit vurulmuştu. Fakat sınıf mücadelesinin temel bir yasası hükmünü yürütmüş, “su uyur, düşman uyumaz” sözü kendini bir kez daha göstermişti.

Tabutlukların yıllar sonra bir kez daha gündeme getirilmiş olması, faşizmin cezaevlerindeki devrimci iradeyi teslim alma konusundaki ısrar ve kararlılığını yansıtmıyordu sadece. Tıpkı F tipleri saldırısının gündeme getirilişinde olduğu gibi Eskişehir tabutluğunun yıllar sonra yeniden açılmak istenmesinin gerisinde de daha büyük bir korku ve stratejik hesap yatıyordu. Ne sorun sadece “cezaevleri sorunu”ydu ne de tek hedef cezaevlerindeki devrimci iradeyi teslim almaktı. Saldırının tam da ’96 1 Mayısı’nın hemen arkasından gündeme getirilmiş olmasıyla Ağar gibi tescilli bir faşist katilin Adalet Bakanlığı dönemine denk gelmesi dahi “çok şey anlatan” belirtilerdi.

Zaten Türkiye’de faşizmin cezaevlerine yönelik her saldırısı, her şeyden önce işçi sınıfına, emekçi kitlelere ve toplumsal muhalefet dinamiklerine yönelik tehdit ve gözdağı amacını taşır. Cezaevlerinin geneline yönelik her büyük saldırının, sınıfın, emekçi kitlelerin ve toplumun gözünü korkutma, onları yılgınlık ve umutsuzluğa sürükleyerek paralize etme ihtiyacının şiddetlendiği kesitlere denk gelmesi tesadüf değildir.

Bu yüzden hapishanelerde yaşanan her büyük çatışma ve direniş -ya da direnişten yan çizme tutumu ve teorileri-, görünürdeki neden ve iddialardan da önce arka planda yatan tarihsel koşulların ışığında ele alınıp değerlendirilmek zorundadır. ’96 SAG-ÖO Direnişi’nin anlam ve önemi yanında, güçlü ve zayıf yanları da ancak bu tarihsel materyalist yaklaşımla görülüp yerli yerine oturtulabilir.

Kitle hareketi ve ’96 SAG-ÖO

Daha sonraki yılların somut seyri gözönüne getirilecek olursa, 1996 yılı, Türkiye’deki sınıf ve kitle hareketinin gelişimi bakımından olduğu kadar Türkiye devrimci hareketinin gelişim seyri bakımından da gerçekte bir kırılma noktasıdır. Bu o kesitte henüz farkında ve bilincinde olunmayan bir gerçektir. Bunu da yadırgamamak gerekir. Çünkü görünürdeki gelişme ve belirtiler tam tersi yönde devrimci umutlar beslenmesine müsaittir. Öğrenci gençlik hareketi Şubat-Nisan kesitinde militan bir parlama göstermiştir, Gazi Direnişi’nin yıldönümünde onbinlerin katıldığı yasadışı gösteriler yapılmış, Nisan ayı içinde bu kez 700 bini aşkın emekçi memurun militan eylemleri Türkiye’yi sallamıştır.

’96 1 Mayıs’ı bunların üzerine gelmiş ve 17 yıllık bir aradan sonra ilk kez o yıl alabildiğine yaygın, kitlesel ve militan gösterilerle kutlanmıştır. Gösterilerin doruğa çıktığı İstanbul’da 100 bini aşkın bir kitle sokağa çıkmakla da kalmayıp polsin ve sendika ağalarının barikatlarını parçalayarak eyleme ve kürsüye damgalarını vurmuştur.

Zaten Eskişehir tabutluklarının alelacele açılışı da bu görkemli 1 Mayıs’ın üzerine gelmiştir. İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin üzerindeki ölü toprağını atma olasılığının güçlenmesi, burjuvaziyi devrimci harekete karşı genel bir saldırıya yönelten belirleyici etkendir.

Kitlelere gözdağı verilmek isteniyorsa eğer, o zaman neden dışardakilere değil de içerdekilere saldırılmıştır? Bunun nedenlerini kestirmek güç değildir ve öncülerle kitleler arasındaki ilişkinin doğasından da kolaylıkla çıkarılabilir. Öncüleri etkisizleştirilmiş, sindirilmiş hatta mümkünse teslim alınmış bir ordunun sindirilmesi ve bozguna uğratılması çok kolay olur. Bundan dolayı askerlikte olduğu gibi siyasette de hasmına öldürücü bir darbe indirmek isteyen bir güç, darbesini asıl olarak karşısındakinin kurmay heyetine ve seçkin birliklerine yöneltir. Türkiye devrimci hareketini oluşturan bütün örgütlerin 12 Eylül faşizmi ve tasfiyeciliği sonrasında iyi kötü biriktirebildikleri kadrosal güçlerinin çoğunluğunun o kesitte cezaevlerinde tutsak olmaları gerçeğiyle birlikte düşünülecek olursa cezaevlerinin neden hedef alındığı daha da belirginleşir.

Eskişehir tabutluğu

Burjuvaziyi cezaevlerine saldırmaya iten ikinci önemli etken de bununla bağlantılıdır. O kesitte, özellikle büyük Gazi Direnişi’nin ivmelendirdiği antifaşist kavga içinde yeni bir devrimci kuşak şekillenmektedir. Bu kuşak hem yaş olarak hem de devrimci bilinç, örgütsel yaşam ve devrimci eylem deneyimi açısından da gençtir. Ancak öfkeli, militan ve gözü karadır.
Emekçi semtlerinde estirilen devlet terörünün sonucu olarak gruplar halinde sık sık gözaltına alınmakta, işkenceden geçirilmekte, cezaevlerine doldurulmaktadırlar. Sıradan bir gösteriye katılmış olmak, yazılama ya da afiş asmak bile bunları tutuklama bahanesi olmaktadır. Faşist rejim çoğu “çocuk yaştaki” bu devrimcileri yıldırmak için tıkmaktadır zindanlara, fakat ezici bir çoğunluğu daha fazla bilenmiş, devrimle ve devrimci örgütlerle daha fazla bütünleşmiş, devrimci kişilikleri biraz daha olgunlaşmış olarak çıkmaktadırlar dışarıya. İçerde yaşayarak özümsedikleri devrimci değerleri, edindikleri siyasi birikim ve kararlılığı, ailelerinden başlayarak çevrelerine, geldikleri semt ve bölgelere taşımaktadırlar. Devrimci örgütlerle kitleler arasında bir nev’i doğal köprüyü oluşturan bu genç devrimcileri işkencelerden geçirip zindanlara tıkarak bu bağlantıyı koparmayı hedefleyen faşizm, pratikte bunun tam tersi bir sonuçla karşılaşmaktadır. Zaten Eskişehir tabutluğu, ’96 1 Mayısı’ndan sonra tutuklanacak olan genç devrimciler için açılmıştır.

Burjuvazi o kesitte cezaevlerine yönelik böyle geniş ve kapsamlı bir saldırıya girişirken toplumdan fazla bir tepki görmeyeceğini hesapladı. Doğrusu bunda da yanılmadı. Toplumsal vicdan ne yazık ki direnişin 60’lı günlerinden sonra, ancak ölümler başlayınca harekete geçebildi.

Faşizmin saldırısı, hemen hemen tüm cezaevlerini kapsayacak şekilde devrimci tutsakların birleşik eylemiyle yanıtlandı. Ölümün üzerine birlikte yürünmesine ve şehitlerin kanının birbirine karışmasına rağmen dar görüşlü ve bencil grupçuluk hastalığı her ne kadar yeniden hortlamışsa da, devrimci eylem ve güç birlikleri konusunda bu birliktelik her şeye rağmen değerli ve ileri bir adımdı.

Devrimci tutsakların yiğitçe ve kararlılıkla direnmeleri, devrimci mücadele ve dayanışma konusunda en duyarsız kesimleri bile süreç içinde sarstı, direnişin etrafında eylemli destek halkaları yarattı. Devrimci hareketin sınıfla ve emekçi yığınlarla örgütlü bağlarının cılızlığı başta olmak üzere bir dizi zaafının sonucu olarak yaratılan destek ve sempati güçlü kitlesel eylemlere dönüştürülemedi. Yine de yaratılan örnekler, emekçi kitle muhalefetinin en büyük zayıflıklarından biri olan dayanışma bilincinin zayıflığı ve birleşik eylem konusundaki yetersizliğin giderilmesi için motivasyon kaynağı oluşturacak özellikteydi.

Genel Direniş: SAG-ÖO

Cezaevleri Genel Direnişi, sınıf düşmanımız ne kadar saldırgan ve uzlaşmaz, saldırısı ne kadar vahşi ve hayasız olursa olsun bedel ödemeyi göze alan bir kararlılıkla dövüşüldükten sonra zaferin kazanılabileceğinin somut ve çarpıcı bir örneğini yarattı.

Mücadelenin gerektirdiği bedelleri göze almak, ağırlaşan kapitalist sömürü ve faşist terör rejimine karşı tepki birikiminin yoğunluğu ve yaygınlığına rağmen işçi sınıfı hareketi ve emekçi kitle muhalefetinin bir türlü kıramadığı tutukluğun en başta gelen nedeniydi. Bu gerçekle birlikte düşünülecek olursa, devrimci tutsakların üstelik tutsaklık koşullarında yarattıktan bu çarpıcı örneğin, sınıf ve kitle hareketini devrimci bir çizgi temelinde örgütlemek ve geliştirmek açısından o koşullarda taşıdığı önem daha iyi anlaşılır.

Direniş, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin öncü unsurlarını bile geriye çeken “korkuya” olduğu kadar “umutsuzluk” ve “ütopya” yoksulluğuna da darbe indirdi. Kapitalizmin ve burjuvazinin iktidarının ebedi ve yenilmez olduğu demagojilerinin karşısına, onların da yenilebileceği gerçeğinin yanı sıra devrim ve sosyalizm idealinin hala yaşadığını ve uğrunda ölünebilecek kadar canlı ye güçlü olduğu gerçeğini dikti. “Köşe dönücülük” ve “bireyselleşme” propagandaları eşliğinde sefil bir bireyciliğe itilen, gözü maddi çıkardan başka birşey görmez hale getirilen, ilke ve idealler uğruna ölünebileceği fikrine yabancılaştırılan topluma, insanı insan yapan değerler hatırlatıldı.

Devrimci irade ve cesaret

Sergilenen devrimci irade, cesaret ve kararlılık, toplumun ezici bir çoğunluğunun gözünde devrimcilere ve devrimci harekete gözle görülür bir saygı ve prestij kazandırdı. Devrimci radikal çizgi, mücadele ve eylem biçimleri 12 Eylül’den sonra ilk kez geniş bir toplumsal meşruiyet sağladı. Faşizmin ve liberal oportünizmin çok yönlü saldırılarıyla devrimci güçler etrafında oluşturmaya çalıştıkları tecrit çemberinin kırılması açısından bu çok önemli ve ileriye doğru bir adımdı.

Devrimci hareketin geniş toplumsal güçlerle daha hızlı bir biçimde birleşebilme imkanlarının arttığının göstergesi olan bu gelişme, gözle görülür ilk yansımalarından birini de aydınların tutumunda buldu. 12 Eylül’den beri devrimci güçlere karşı soğuk ve mesafeli bir tutum alan, çoğu kez düşmanca saldırılarda bulunan aydınlar, devrimcileri ve onların mücadelesini sınırlı bir ölçüde ve geriden de olsa sahiplenme zorunluluğunu ilk kez o eylemde belirgin bir biçimde duydular.

Doğrudan ve çıplak bir ideolojik çatışma özelliğini de taşıyan direnişin bu yönü genellikle gözden kaçırılır. Halbuki karşı karşıya gelen güçlerin niteliği gözönüne getirilecek olursa, en bilinçli temsilcilerinin şahsında bu çatışmada esasında iki ayrı dünyanın ve iki ayrı dünya görüşünün (burjuva kapitalist dünya ile devrim ve sosyalizm dünyası) karşı karşıya geldikleri gerçeği kolaylıkla görülebilir.

Bu nedenle, komünist ve devrimci tutsakların kazandıkları zafer, siyasal ve moral yönleri dışında devrimci ideolojinin gücünü ve yenilmezliğini kanıtlayan ideolojik bir zafer özelliğine de sahiptir. Yıllardan beri kulakları sağır eden bir kampanya eşliğinde beyinlere şırınga edilen, “ideolojilerin ve ideolojik çatışmalar çağının kapandığı, Marksizm Leninizm’in iflas ettiği, sosyalizmin öldüğü” demagojilerinin geriye çekici etkileri düşünülürse, bunun önemi ve anlamı da kendiliğinden ortaya çıkar.

(*) 26 Temmuz 2013 tarihli Alınteri’nden alınmıştır.