Geç ulaşan bir vasiyet…



Yaklaşık 30 yıl önce tanıdığınız bir yoldaşınızın hayatını kaybetmeden önce hakkında birkaç satır da olsa yazılması ve bu gazeteye haber olarak girmesini vasiyet ettiğini öğrendiğinizde yüreğiniz birçok duygunun birbirine karışmasıyla adeta alevlenir. Ölümünden haberdar olamamaya üzülmekle bu denli köklü bir manevi bağ kurmuş olmasının yarattığı duygusal fırtına iç içe geçer. Tarihimizin sessiz yapıcılarının usul usul …


Yaklaşık 30 yıl önce tanıdığınız bir yoldaşınızın hayatını kaybetmeden önce hakkında birkaç satır da olsa yazılması ve bu gazeteye haber olarak girmesini vasiyet ettiğini öğrendiğinizde yüreğiniz birçok duygunun birbirine karışmasıyla adeta alevlenir. Ölümünden haberdar olamamaya üzülmekle bu denli köklü bir manevi bağ kurmuş olmasının yarattığı duygusal fırtına iç içe geçer. Tarihimizin sessiz yapıcılarının usul usul sundukları emekleri, hayatları, olanakları, yürekleri onlara olan vefa borcumuzu tüm gürültüsüyle bir kez daha hatırlatır, bu bayrağa daha sıkı sarılma duygusunu pekiştirir.

Yılların acımasız aşındırıcılığıyla hafızam her ne kadar zayıflamış olsa da Ahmet Karslı yoldaş daha başka pek çok duygu ve bıraktığı derin izlerle canlandı kafamda.

Öldüğünde haberinin gazetemizde yer almasını vasiyet ettiğini öğrendiğim anda gözümün önüne Mamak’ın Mutlu Mahallesi’nin o emektar gecekondusu geldi. Bir yoldaşla gittiğimiz o ilk tanışmada karşımıza çocuklar, emekçi bir eş ve pos bıyıklarıyla romanlardan fırlamış bir işçi çıkmıştı. Çorum’un Alaca İlçesi Kıcılı köyündendi Ahmet yoldaş. O toprakların güçlü devrimci damarından beslenmişti. Ankara’ya göç edip işçileşmiş ve hızla komünist işçi çalışmasının parçası olmuştu. Disiplini, vefakarlığı ve bağlılığıyla çalıştığı belediyede güçlü bir bağ kurduğu devrimci örgütlenme faaliyeti yürütüyordu. Bunun bedelini de işinden olmak ve başka acılarla ödedi. Çocukları ve yoksulluklarıyla o yılları nasıl geçirdiğini bilmesem de içindeki umudu kaybetmediği, sımsıcak sarıldığı yoldaşlarını ve kolektifini yüreğinde taşımaya devam ettiğini biliyorum.

Ben onu 1992-94 yılları arasında tanıdım. Çok sevdiği örgütü ve yoldaşlarının sırtını güvenerek dayayabildikleri bir çeşit çınar gibiydi. Yoksul kondusunun kapısı onlara hep açıktı. Sadece sendikal çalışma değil, kolektifinin ihtiyaç duyduğu her konuda kendisini sunacak kadar güçlü bir devrim sevgisi vardı. Mücadeleye bağlanan her insanın bir gün ev baskınları, infazlar, işkence ve mahpuslukla karşılaşabileceğinin bilindiği yıllardı. Ahmet yoldaş da bunu bilerek bize o evin kapılarını sonuna kadar açardı. Daha küçücük olan çocuklarının en iyi ihtimalle hırpalanabileceğini bile bile tek bir gün kaşını eğmeyen, tersine yoldaşlar geldiği için mutluluğunu hissettiren, aidatlarını komünist bir işçi disipliniyle sektirmeden veren bu yoldaşın, o zamanlar küçücük olan evlatlarının bir eylemde gelerek “4 Şubat’ta ölen babamın vasiyeti budur” demesi bir romana bedel olsa gerek. Devrimin sayısız romanlarından birine…

Ankara’nın soğuğunda, genç hallerimizin acemiliklerine, toyluklarına aldırmadan kolektifin emaneti olduğu kadar iradesi olarak da sahip çıkan Ahmet yoldaşa saygı ve sevgiyle…

Biz yaşayalım ya da ölelim onun da ömrünün sonuna kadar yüreğinde taşıdığı bu dava, bu gelenek, kökleri derinlerde olan bu ruh şu ya da bu şekilde yaşayacak, ona sözümüz bu olsun.

Bir yoldaşı