Baran Havar
Emperyalist kapitalizmin kendisini yeniden üretmek, genişlemek ve azami kar eğilimini doyurmakta yaşadığı sıkıntıları yani sürece yayılarak marazileşen yapısal krizi; pandemi, hemen ardından Rusya-Ukrayna savaşıyla birleşerek daha akut bir nitelik kazandı. Keza söz konusu olan sadece iktisadi kriz de değil, iklim krizi, onunla ve Rusya-Ukrayna savaşıyla bileşik olarak gıda ve enerji krizi, emperyalist güçler arasında giderek kızışan rekabet ve paylaşım savaşları sistemin yapısal krizini dünyanın işçi ve emekçileri, ezilen halkları açısından kelimenin gerçek anlamıyla cehennemi koşullara sürükleyecek potansiyeller taşıyor.
Krizin bu tarihsel faktörlerle birleşerek kazandığı akut nitelik, sınıflar arası dengeyi daha da sarsıyor. Hemen her ülkede -Türkiye’deki oranlarda olmasa da- artan hayat pahalılığı, enflasyon, eriyen ücretler ve yoksulluk yatay olarak genişleyip orta sınıflarda ciddi bir erime ve proleterleşme dalgası yaşanırken buna giderek belirginleşen kitlesel işçi kıyımları eşlik ediyor. Kapitalist birikimin mutlak yasası bu koşullarda en çıplak biçimiyle hükmünü yürütmeye doğru gidiyor. Sermaye merkezileştikçe proletaryanın safları büyüyor, ona da işsiz işçiler ordusunun büyümesi ve sömürü yöntemlerinin derinleşmesine uygun üretim organizasyonlarının yaygınlaşması (mesela pandemide ortaya çıkan kapalı devre, evden çalışma ya da daha vahşi bir mutlak artı değer sömürüsü…) eşlik ediyor/edecek.
Hayat pahalılığı, enflasyon, sözünü ettiğimiz tarihsel faktörlerin basıncıyla ekonomilerde yaşanan duraksamalar, sermayenin yeniden değerlenmesinde belirginleşen tıkanmalar, tüm bunlarla birleşik olarak kitlesel işçi kıyımlarının düğmesine basılmış olması gibi bir bileşke var karşımızda. Sonu kendisini tekrarlayan yeni bir yıkım dalgasına çıkan bir bileşke bu. Bu yıkımın yaratacağı devasa ekonomik-sosyal-siyasal sonuçları öngörmekse hiç zor değil. Dünyanın işçi ve emekçilerine açlık, yoksulluk, işsizlik, sefalet dayatılırken, kan emicilerinin kar oranlarını katlamak için akıl almaz işlere girişmesi! Emperyalistler arasında kızışan rekabet, nükleer silah tehditleri ya da “savaşa hazırlanıyoruz” gibi açıklamalarla apaçık hale gelmiş durumda zaten.
Onun hemen yanına dünyanın her yerinde yükselen ırkçı hareketler, faşist hareketin uluslararası düzeyde örgütlenme yönelimi, sağ-popülizmle karışık bir lümpen lider profiliyle bu hareketin özdeşleşmesi, dünya burjuvazisi içindeki çelişki ve çatışmaların neoliberalizmin özgürlük vaadinin vücut bulmuş hali olarak pazarlanan Twitter gibi platformların bile bu kesimlerin denetimine geçmesi, yaygınlaşan ve sistematik olarak faşizme taban yaratmanın aracı olarak kullanılan göçmen karşıtlığı, dünyanın doğal kaynaklarındaki sınırların (iklim felaketiyle birlikte su başta olmak üzere gıda ve diğerleri) göçmen karşıtlığıyla iç içe geçen yeni türden bir ırkçılık türetmesi, en önemlisi de tüm bu kötülüklerin karşısında örgütlü bir toplumsal hareket ve öncü güçlerin olmayışı…
Tarih tekerrür etmez ama onun dinamikleri bellidir ve kendilerini her defasında yeniden hatırlatırlar. Sınıflar arası güç dengesi tarihin ilerleyişinde, sıçramalı gelişmelerde dün olduğu gibi bugün de temel dinamiktir. Dünyanın hemen her noktasında halk isyanları-ayaklanmalar yaşanırken, devasa bir kitle, sistemin yarattığı kapsamlı sonuçlara karşıtlık temelinde mobilize olabilirken bu gerçekliğin örgütlü hale gelememesi, ona öncülük edecek adreslerin var edilememesi dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini korumaktadır.
İşsizlikle yoksullaşma yan yana gelince…
Yıllar önce iflas eden neoliberal birikim modelinin yerine yenisini koyamayan, koyamadığı gibi krizini eskiden olduğu gibi zamana yayma marjlarını da büyük ölçüde kaybeden emperyalist kapitalist sistem, şimdi aynı zamanda neoliberal birikim modelinin ürünü olan yeni sektörleri de kapsayacak bir sarsıntı yaşıyor.
Bu dönemde teknolojik devrim olarak pazarlanan ve sistemin kendisini yenilemesinin ifadesi olarak görülen pek çok yeni sektör oluştu. Online satış platformları, tedarik ağlarına bağlı olarak yaygınlaşan lojistik depoları, sosyal medya platformları, oyun-eğlence platformları gibi çok sayıda yeni sektör türedi. Bunların herbiri kapitalizmin -sınırsız olmasa da- kendini yenileme/sınırlarını genişletme yeteneğinin ifadesiydi. Teknoloji ve dijitalleşmenin ürünü olarak hayli istihdam alanı açan bu şirketlerin birçoğu bugün kitlesel işçi kıyımlarına gidiyor. Onları finans, enerji izliyor. Gıda ve tekstilin, otomotiv ve diğer ağır sanayi işkollarının bundan azade olmadığıysa ertelenen lansmanlardan, üretim planlarından anlaşılıyor.
Bugünlerde bütün dünya Trump’ın soytarısı zamane kapitalizminin cisimleşmiş ifadesi olan Elon Musk’ın, bir zamanlar “özgürleşme”nin sembolü olarak gösterilen Twitter’ı satın alır almaz kustuğu şımarıklıkları konuşuyor. Bu aç gözlü para babasının yönetimi eline geçirir geçirmez 7 bin 500 çalışanının yüzde 50’ye yakınını sokağa atması sineğin yağını daha fazla nasıl çıkarabilirim mantığıyla kalkıştığı “mavi tık” atraksiyonu kadar yankı bulmadı. Twitter’ın ardından Meta Platforms, Citigroup, Morgan Stanley, Intel, Microsoft, Johnson & Johnson, Twitter, Lyft, Warner Bros Discovery, Beyond Meat, Stripe, Chime, Opendoor Technologies, Arrival SA, Phillips 66, Chesapeake Energy, Seagate Technology gibi adresler kitlesel işçi kıyımına gideceklerini açıkladılar.
Neoliberal yıkım ve yapılananın temel direklerindeki bu sarsıntı sistemin işsizliği emme marjlarını da daha daraltıyor.
Savaş, tedarik ağlarındaki aksamalar, dünya pazarındaki genel durgunluk ağır sanayi ve otomotivde de hükmünü yürütüyor.
Yüksek teknoloji ürünü elektrikli oto üreticisi Rivian yüksek girdi maliyetleri ve kapasite düşüklüğü sebebiyle üç çeyrektir zarar ediyor. Yeni bir modelin lansmanını 2026 yılına kadar ertelediğini açıkladı.
Rivian’ın hisseleri yıl boyunca yaklaşık yüzde 73 oranında düştü ve şirket yakın zamanda nakit tasarrufu için işgücünün yüzde 6’sını işten çıkardı ve harcamaları kıstı.
Temel girdilerde kıtlık
Genelde krizler borsalardaki sert inişlerle başladığı için (1987 krizi Hong Kong borsasının çökmesiyle patladı. 1997 krizi Tayland borsasının çökmesiyle, 1929 krizi New York borsasının çökmesiyle) bugün de büyük borsaların ani çöküşü, döviz kurlarında ani yükseliş/düşüş ile krizin patlak vereceği beklentisi var, fakat bu defa öyle olmayabilir. İki yıldır yaşanan çip krizi bir çeşit kriz fragmanı olabilir. Sanayinin temel girdilerinde uluslararası bir kıtlıkla yavaş yavaş yayılan bir kriz yaşanabilir, hatta şu an yaşıyoruz da diyebiliriz. Rivian’ın mevcut çeyrekte bir tedarikçi parçasının gelmemesi nedeniyle üretimi 5 gün süreyle durdurmak zorunda kaldığını, sonra sorunun çözüldüğünü açıklaması bunun sadece bir örneği.
Ukrayna savaşının tetiklediği enerji krizi Avrupa’da etkisini gösteriyor, en güçlü ekonomileri etkiledi bu.
‘29 krizinde ellerindeki hisse kağıtlarıyla her şeyi satın alabileceğini düşünen burjuvalar bir günde ellerindeki kağıt parçalarının değersiz bir şey olduğunu görünce nasıl bir yıkıma uğramışsa bugün de uzunca bir süredir her yıl 5 trilyon euro artı veren bütçesiyle AB’yi peşinde sürükleyen koskoca Alman ekonomisi her şeyin değersizleştiği bir çöplüğe dönüşme riski ile karşı karşıya, enerji krizini çözemezse eğer… Bunun için de savaşlar dahil her şeyi yapacaklardır.
Yeni hükümetin ilk önemli kararlarından biri Ukrayna savaşını fırsat bilip silahlanmaya devasa bütçe ayırmak oldu. Bu silahlar fantezi olsun diye üretilmiyor, elbet bir gün ateşlenecek. Ukrayna’yla başladı, ama orasıyla sınırlı kalmayacaktır.
Türkiye’de yıkım daha büyük olacağa benziyor
Türkiye şimdiden bu krizin en derinini yaşayacak ülkeler arasında. Ve bu dibe vuruşun süreceği de açık. Özellikle tekstil-konfeksiyona dayalı ihracatta ciddi tıkanmaların yaşandığı görülüyor. Son aylarda büyük fabrikalara verilen siparişlerin ardı ardına iptal edildiği belirtiliyor. Bazılarında üretimin durma noktasına geldiği kaydediliyor ve işçi kıyımı ilk akla gelen seçenek olabiliyor. Bu durum hemen bütün illerdeki tekstil üretiminde belirgin bir olguya dönüşüyor.
Antep’te sadece son 5 ayda 30 bin işçi, bir ay içinde Malatya’da sadece 2 fabrikada bin 200 işçi, Urfa’da sadece 2 fabrikada 300 işçi, Maraş’ta 2 fabrikada 450 işçi işten çıkarıldı. Bu kıyımın devam etmesi bekleniyor. Patronlar işçileri tazminat ve diğer haklarını gasbederek atarken geride kalanları posasını çıkaracak bir zalimlikle çalıştırıyorlar.
Bu durumda hem dünya pazarlarındaki tıkanma ve istikrarsızlık belirleyici hem de tekstil-konfeksiyonun hammaddesi olan pamuğun birkaç yıldır ithal edilmesi ve kur dalgalanmalarıyla temel hammaddeye ulaşmanın giderek zorlaşması da etkili. Ama asıl olarak gıda-enerji kriziyle karşı karşıya kalan Avrupa ülkelerindeki pazar dalgalanmaları belirleyici. Alışılmış Noel siparişlerinin bile yapılmadığı bir dönem bu.
Üretimdeki bu duraksama, işçi kıyımları ve yeni proleterleşme dalgasına eşlik eden işsiz işçiler kütlesi Antep, Maraş, Hatay ve Çukurova gibi tekstilin yoğunlaştığı bölgelerde göçmen ve Kürt düşmanlığı temelinde körüklenen nefret ve radikal dinci örgütlenmeye de ciddi bir alan açıyor. Ucuz işgücü nedeniyle tekstilin yoğunlaştığı bu bölgelerde olası çöküş durumunda özellikle göçmenlere yönelik bir histerinin açığa çıkması uzak bir ihtimal değil.
Yoksullaşma, proleterleşme dalgası ve ona eşlik eden işsizlik vebası koşullarında Türkiye adeta bir saatli bombanın üzerine oturmaktadır. Ümit Özdağ denilen ırkçı kafatasçı, henüz dalga etkisi yaratacak bir işsizliğin olmadığı koşullarda bile sadece mülteci düşmanlığıyla neredeyse bir yıl içinde, (kimi anketlerde yüzde 5-6 civarında oy desteği alabilecek) ülke siyasetine gündem yaratabilecek ve yer yer siyaseti belirleyecek bir konuma geldi. Koşulların her açıdan daha da katmerlenmesi söz konusu olduğunda neler olabileceğini kestirmek zor değil.
Arkasındaki devlet desteği ve milliyetçi toprağın zenginliğini ihmal etmeden, bu ırkçı-faşistin çıkışının gösterdiği bir şey de kitlelerdeki değişim isteği, arayış hali ve buna yanıt olabilecek siyaset boşluğu oldu. Özdağ’a ilgi gösteren kitlenin çoğunlukla genç olması, işsiz olmasıysa ayrı bir dert.
Asıl yıkım sistemin bir direnişle karşılaşmamasıdır
Nerden bakarsak bakalım emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı ve savaş-pandemi gibi faktörlerle birleşerek ağırlaşan, tüm bunlarla bağlantılı aynı zamanda bunların etkilerini daha da ağırlaştıran iklim krizi, gıda ve enerji kıtlıkları gibi faktörlerle birleşerek katmerlenen bu tablo işçi ve emekçiler açısından her açıdan yıkım demektir. Ama asıl büyük yıkım, sistemin hiçbir ciddi direnişle karşılaşmamasıdır. Kendisiyle birlikte bütün toplumu da çürütüp çöplüğe dönüştürüyor bu yüzden.
Tüm dünyada toplumun değişim isteği/talebi popülist sağcı, ırkçı partilere yöneliyor. Onlar da kolayca manipüle ediyor değişim talebini.
Brezilya ve ABD’deki ara seçimler örneği belki bir teselli olabilir; liberaller kazandı diye değil ama sağcı popülizmin temel hakları ortadan kaldırma girişimlerine karşı özellikle kadın ve gençlerin kendiliğinden mobilize olup sağcı adayların kazanmasını engelleyecek kadar etkili olmaları… bu belki kitlelerin kendi güçlerinin farkına varması için bir örnek olabileceği için bir teselli olabilir.
Tarihin hiçbir döneminde sahanın böylesine boş, hatta bomboş olduğu bir dönem görülmemiştir herhalde; iyi kötü örgütlenmiş sol/sosyalist odakların boşluğu hiç bu kadar büyük olmamıştır.
Brezilya olsun, ABD olsun, Avrupa olsun, bizde olsun sağcı popülizmin karşısına çıkan/çıkabilecek devasa bir kitleyi peşinden sürükleyebilecek bir solun olmaması… bütün halklar için en büyük sorun, en büyük dert.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!