Cihan Çetin
2023 seçimlerinin burjuva ittifaklar düzeyinde genel bir tanımı yapılacak olsa bu seçime “eğilimlerin birliğinin dalaşı” denebilir. Okurun da fark edeceği gibi Marksizm’in başat kavramları olan “karşıtların birliği” ve “savaşım” kelimelerini kullanmaya bile insanın eli bir varmıyor.
Yusuf Akçura 1904’te kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinde, Osmanlı’nın kapitalistleşme sürecine girmesi sonrasında Türk burjuvazisinin ana siyaset akımlarını parlak biçimde tespit etmiştir: Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık.
Osmanlı’da başlayan bu üç burjuva siyasi ideoloji, Cumhuriyet döneminde de belirgin bir biçimde devam etti. Akçura’nın Osmanlı’da kapitalizmin şafağında tarif ettiği burjuva ana akımlar, emperyalist kapitalizmin geçirdiği iç değişime paralel olarak Cumhuriyetin 50. yılından itibaren değişime uğradı. 1980’e gelindiğinde bunlar, aralarında zaman zaman sert savaşımlarım yaşandığı ana akımlar olmaktan çıkarak ‘eğilim’ düzeyine indi (1). Bunun somutlanmış halini, kendisini ‘dört eğilimin birliği’ (milliyetçi, muhafazakâr, demokrat, liberal) olarak tanımlayan Turgut Özal’ın ANAP örneğinde gördük.
’80’den günümüze kadar burjuva siyaseti burjuvazinin bu dört eğiliminin birbirlerinden göreli olarak uzaklaşma veya yakınlaşmaları ekseninde inşa edildi. Nihayetinde AKP bu dört eğilimi içerecek şekilde hükümet kurduktan sonra, neoliberal modelin karakteri ve dünyadaki genel seyrine paralel olarak 2010’dan bu yana İslamcı ve Türkçü eğilimin baskınlaşarak diğerlerini tasfiye ettiği bir hale büründü.
Bu bağlamda 2023 seçimlerinin ana hattı, hem sermayenin kendi iç çelişkileri hem de sınıfsal/ulusal çelişkilerin düzeyine bağlı olarak bu dört eğilimin farklı bileşimlerinin birbirlerine girdikleri dalaşma olarak tarif edilebilir. Basitleştirmenin getirdiği risklerin farkında olarak, bugün burjuva siyasetinde hükümette olan AKP-MHP ittifakı ile ana muhalefeti oluşturan CHP-İYİP ittifakının başta kapitalist sınıf ilişkileri bağlamında birbirlerinden farklı tek bir özelliğe sahip olmadıklarını söylemekle yetinebiliriz. (2)
Siyasi tutarlılığı ölçü alacak olursak, Sinan Oğan’ı Cumhurbaşkanı adayı gösteren ATA İttifakı’nın 2023 seçimlerinde en tutarlı eğilim olduğunu söyleyebiliriz. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ’ın başını çektiği bu ittifak, perdeleme ihtiyacı dahi duymadığı lümpen bir milliyetçi-faşist söyleme sahip. Bir ara birlikte yürüdükleri Muharrem İnce oportünizminin gel gitleriyle karşılaştırıldığında ATA İttifakı’nın siyasi eğilimindeki tutarlılık kendisini bir kez daha gösterir.
Resmi olarak henüz kesinleşmiş olmasa da YSK’ya teslim edilen listelerdeki isimlerin temsil ettikleri değerlere bakıldığında da 2023 seçimlerindeki “eğilimlerin birliğinin dalaşı”nı daha somut biçimde görmek mümkün.
Suçlular İttifakı
Güçlü olduğu yıllarda kendisinden oy çalma potansiyeli taşıyan ‘en yakınındakileri’ ya bir biçimde içine alıp eriterek ya da devlet gücünü de kullanarak zayıf düşürüp eriterek gerici-faşist kampta ‘tekelleşen’ AKP-MHP ittifakı, bugün onbindeyle ifade edilen bir damla oya bile ihtiyaç duyması arası arasındaki çelişkiyi İslamcı faşist eğilimini daha da belirgin hale getirerek listelerine yansıttı. Yeniden Refah ve Hüda-Par’ın ittifaka dahil edilmesinin nedeni ittifakın büyük ortağı AKP’nin kaybettiği oylarının kritik eşikte olmasından kaynaklıdır.
Yalnız burjuva muhalefetin estirdiği “AKP’nin oyları eriyor, şimdiden kazandık” havalarına aldanmamak gerekir. AKP’nin oy tabanında muazzam bir gerileme olmayıp anketlerde oy oranı hâlâ yüzde 33-40 aralığında. Ancak AKP’nin elindeki oy niceliği öyle kritik noktada ki, mevcuttan yüzde 3-4’lük kayıp dahi AKP-MHP-Ergenekon bloğu için mecliste çoğunluğun kaybedilmesi ile sonuçlanacaktır.
MHP’nin oy kaybı ise AKP’nin MHP’ye bel bağlayamamasını, tersine MHP’nin AKP’nin sırtındaki keneye dönmesini sağlamış durumda. Seçim barajının yüzde 7’ye çekilmesi bile MHP için yeterli olmadı. Yüzde 7 barajı ittifak toplamında MHP’nin rahat olmasına olanak sağlıyor. Ancak MHP’nin oy kaybı o kadar yüksek ki, bir yandan ittifakın oy oranını aşağıya çekerek hem ittifaka vekil kaybettirecek hem de kendisine eskiden rahat vekil çıkardığı yerlerde bile nal toplatacak düşüklüktedir. (3)
AKP’nin bir damla oya olan ihtiyacı, kendisini ittifak siyasetinde gösterdi. BBP’nin ittifaka dahil edilmesinden sonra yıllar içinde oyunu bir gıdım bile yükseltememesi AKP-MHP ikilisini Hüda-Par, Yeniden Refah ve DSP’ye muhtaç hale getirdi. Hükümet ittifakının oya ihtiyacı o kadar büyük ki, normalde MHP’yi yerinden zıplatacak “eyalet sistemi, anadilde eğitimi” savunan Hüda-Par için Bahçeli “terörle ilişkisi olmayan partidir” demek zorunda kaldı. Diğer yandan Millî Görüş aile saltanatının devamı olan Yeniden Refah Partisi parti içinde krizi de göze alarak ittifaka girdi. Ecevit’in DSP’si ise Zonguldak’taki birkaç bin oy karşılığında 3 vekillik alarak gemiye son anda atladı.
Bu süreçte en komik durum Vatan Partisi ile yaşandı. Hükümet kliğinin Ergenekon sözcüsü olan Doğu Perinçek, değil istediği vekil sayısını elde etmek ciddiye bile alınmadığını görünce bağımsız cumhurbaşkanı adayı olmak için imza toplamaya kalkışarak kuyruğunu dik tutmaya çalıştı. Ancak tüm debelenmelerine rağmen 27 bin oyda kaldı. Bunun üzerine Erdoğan’ın kapısına dilenmeye gidince kıçına tekmeyi yiyerek oyun dışı kaldı. (4)
Kişi bağlamında vekillere bakılacak olduğunda da AKP-MHP-Ergenekon bloğunun krizini görmek mümkün.
Erdoğan, o da kendileri istemediği için iki bakan hariç bakanlarını aday olarak gösterdi. Bu duruma dair genel bir yorum olası hükümet değişikliği sonrası bakanlara dokunulmazlık zırhı kazandırılmasıdır. Bu yorumu yapanların anayasayı yeniden okuması gerekir. (5)
Erdoğan, kabinesinin yıprandığını bilecek kadar siyasi zekaya sahiptir. Ancak seçim öncesi kabinesini değiştirmesinin geri adım olarak yorumlanacağını bildiği için bakanları meclise şutlayarak bir yandan onlara arpalıklarını sürdürme olanağı verirken diğer yandan kabinesini yenileme, özellikle de elinde çok zengin şantaj dosyaları olduğunu bildiği Süleyman Soylu’yu ‘yumuşak’ bir yöntemle tasfiye olanağı elde etti.
Ancak bakanların aday listesine alınmasının olası bir nedeni daha var: Eğer meclis çoğunluğu değişirse şimdiki bakanlar ‘eski bakan’ olmak dışında bir işlev ve vasfa sahip olmayacaklar. Erdoğan bakanları meclise monte ederek olası bir seçim yenilgisinde onların hızla saf değiştirmelerinin önünü kesmekle kalmayacak, AKP içinde ortaya çıkabilecek dağılma eğilimini onlarla engellemeye çalışacaktır.
AKP, bazı isimler için esnetmiş olmakla birlikte sözüm ona 3 dönem kuralını uygulayarak mevcut vekillerin yüzde 60’ını liste dışı bıraktı. Ancak Erdoğan’ın “yenilenme” adı altında pazarlamaya çalıştığı aday listesinin “AKP’nin yenilenmesi” gibi bir durumla zerre alâkası yoktur.
AKP’nin devletin arpalık olarak kullanılmasında dönüşümlü bir hat izlediği bilinen bir gerçektir. Bugün bürokraside birçok üst düzey koltuğun AKP’nin vekilleri ya da aday adayları tarafından doldurulduğunu gözönüne getirecek olursak, devletin arpalık olarak kullanılmasında AKP’den vekil olup olmamanın pek de önemi olmadığı gerçeği karşımıza çıkar. Kısacası Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak kalacak olursa sadakat konusunda “seviye atlamış” kişilikleri vekil olarak tutarken, bugün vekil yapmadığını devletin bir kurumuna yerleştirerek bürokrasi üzerindeki hakimiyetini de sürdürmeye çalışacaktır.
Burjuva partilerde, özellikle de gerici-faşist olanlarda gösterdikleri adayların kişilikleri üzerinden siyasi analiz yapmak mümkün değildir. Ancak faşist blok bugün gözünü öyle bir karartmış durumda ki, yapıp ettikleri ile kamuoyunda tepki toplamış sabıkalı isimleri dahi aday göstermekte tereddüt etmedi: 24 Mart 1978’de savcı Doğan Öz’ü katleden İbrahim Çiftçi MHP’den (6); uyuşturucu baronu Urfi Çetinkaya ile aynı dosyada yargılanan Reha Yereşin MHP’den; öğretim elemanlarına maaş vermeyen, mahkeme kararlarını uygulamayan Nişantaşı Üniversitesi kurucusu Levent Uysal MHP’den; eşi korumalarına çocuk dövdürten AKP MKYK yedek üyesi Eyüp Gökhan Ezekin AKP’den aday yapıldı. Yine MHP, Sinan Ateş cinayetinin asli faillerinden olduğu açığa çıkmış Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’u seçilemeyeceği bir sıraya kaydırarak bir bakıma tasfiye etti fakat listelerinde boy gösterme olanağı tanıyarak arkasında durmaya devam edeceği mesajını da verdi.
İlkesizler İttifakı
CHP-İYİP merkezli burjuva muhalefet ittifakının da dört eğilimle ilişkisi aşikâr. Ancak son 20 yıl içinde CHP’nin, “muhafazakâr tabana inme” düsturuyla Türk burjuvazisinin dört siyasal eğiliminin “sol” rengini oluşturan sosyal demokrat hattından nasıl koşar adımla uzaklaştığına şahit olduk. CHP’nin bu süreçteki ‘demokratlığı’ AKP-MHP-Ergenekon bloğunun faşist uygulamalarına karşı söylem üretmenin ötesine geçemedi. Her şeyi bir kenara bırakalım, Selahaddin Demirtaş başta olmak üzere HDP’li vekillerin rehin alınmasını sağlayan anayasa değişikliği sırasında CHP’nin nasıl suç ortaklığı yaptığını hatırlayalım. Aynı ilkesizliği, savaş politikalarına destek olmaktan taşeron işçi çalıştırma konusunda ellerindeki belediyelerde izlediği ikiyüzlü politikaya kadar daha bir çok alanda görebiliriz. Düşünün ki, mülteci ve Kürt düşmanlığı konusunda Ümit Özdağ’la kadın düşmanlığı konusunda gericilerle yarışacak tiynette bir düşkünlük abidesi olan Bolu belediye başkanı Tanju Özcan gibi biriyle dahi yolunu ayıramayan bir ‘demokratlık’ CHP’nin demokratlığı.
Seçim listelerinin hazırlanması sırasında aslında eli en rahat olan CHP’ydi. Çünkü CHP Meclis’te, AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılında elde ettiği 178 sandalyenin yakınına sonraki seçimlerde bir daha yaklaşamadı. CHP, 2007’de 112, 2011’de 135, 2015’te 132 ve son seçim olan 2018’de de 146 sandalye elde etti.
2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olmasından dolayı CHP’nin vekil sayısını arttıracağı kesin. Ancak yine de CHP 2023 seçimlerinde tek başına 170 sandalyeye ulaşırsa öpsün başına koysun; şayet tek başına 200 sandalyeye ulaşırsa da Kılıçdaroğlu kendisini mesih ilan etsin. Bu mucize başka türlü açıklanamaz çünkü.
‘Tayyip Erdoğan karşıtlığı’ arkasına gizlendiği için gözlerden kaçmakla kalmayıp ‘ilerici muhalif’ bir görünüm kazanan milliyetçilikteki yükseliş rüzgârını arkasına alan İYİP de hazır oy tabanını oluşturan MHP’den kendisine akan oylar sayesinde seçim barajını rahat aşıyor olmasından dolayı vekil listelerini hazırlarken zorlanmadı. (7) CHP’de olduğu gibi İYİP de cılız bazı mızırdanmalar ile süreci atlattı.
Diğer yandan İYİP’in cumhurbaşkanlığı adayının belirlenmesi sırasında çıkardığı kriz üzerine tabanından yediği şamarın etkisini listesini hazırlarken dikkate aldığı görülüyor. Çünkü İYİP’in cumhurbaşkanı adayının belirlenmesinde çıkardığı kriz, müttefiklerinden de önce onu aday listeleri sırasında atlatamayacak kadar kırılgan bir noktaya ulaştı. HDP’nin cumhurbaşkanı adayı çıkarmaması, Erdoğan’a karşı bloğun seçimi kazanmak için HDP oylarına duyulan ihtiyaç İYİP’i kızılcık şerbetini içmeye zorladı. Kılıçdaroğlu’nun aday olması sonrasında esip gürleyen Yavuz Ağıralioğlu nihayetinde kendisini kapının önünde buldu. Aday listelerinde ortaya çıkacak krizleri kaldırma şansı olmadığından İYİP, CHP’nin de “fermuar sistemi” desteği ile daha sakin bir süreç geçirdi.
Diğer yandan İYİP’in dikkate değer ilkesizliğinin bir diğer çarpıcı göstergesi, çapsızlığı yanında güç kimdeyse onun borusunu öttürmesiyle ünlü, Gülen şebekesinin İçişleri Bakanlığı’ndaki örgütlenmesinin önünü sonuna kadar açan, kendisini sevdiğini söyleyen bir kişiye “takla at da inanayım” diyecek kadar insanlıktan uzak İdris Naim Şahin’i aday göstermesi oldu. İYİP yöneticilerinden Aytun Çıray bile bu ilkesizliğe, “zamanında üst bürokraside cemaati nasıl temizleriz diye sorduğumda sorduklarımın hepsi ‘İdris Naim Şahin’in atadığı herkesin görevden alınması gerekir’ cevabını vermişti” diyerek tepki gösterdi.
İYİP’in mevcut gücü ve oy potansiyeli bakımından ittifakın ikinci büyük partisi olması hasebiyle Millet İttifakı’nın ilkesizliğinin vekil listelerine yansıması esas olarak CHP listelerinde kendisini gösterdi. İttifakın küçük kardeşleri olan Gelecek, DEVA ve Saadet adaylarını meclise taşıma misyonunu ittifakın büyük ağabeyi, Cumhuriyetin kurucu partisi CHP üstlendi ve ilkesizlikler ortaya döküldü.
CHP, Gelecek, DEVA ve Saadet Partilerine 76 kontenjan ayırdı. Ancak bu kontenjanların 30’unun seçilebilecek yerden olduğu belirtiliyor. Öyle görünüyor ki, CHP kendi vekil adaylarına bile bu kadar bonkör davranmadı. Birkaç sene öncesine kadar kimliğini saklamadan açıkça AKP trollüğü yapan Taha Ün’ün eşi, uzun yıllar Emine Erdoğan’ın özel kalem müdireliğini yapmış olan Sema Silkin Ün Gelecek kontenjanından; sadece Hatay bölgesiyle sınırlı kalmayan rüşvet çarkı Ali Dibo rezaletiyle, son depremde onlarca insana mezar olan blok apartmanlara imar izni tanınması sırasında oynadığı kolaylaştırıcı rolle ve Ergenekon-Balyoz davaları dönemindeki Adalet Bakanlığı pratiğiyle bilinen AKP’nin eski kemik kadrolarından Sadullah Ergin ise DEVA kontenjanından CHP listelerine kondu. LGBTİ’liği “hastalık” olarak tanıması yanında kadına ve aileye gerici tarikatlarla aynı gözle bakan eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Aliye Selma Kavaf ya da hakkında Muğla Üniversitesi’nde çok sayıda kadın öğrenciyi taciz iddiası bulunan Selçuk Özdağ CHP listelerinde boy gösteren AKP döküntüleri arasında.
Burjuva siyasetin ilkesizliği öyle bir boyutta ulaştı ki, iklim-ekoloji çalışmaları ile tanınan araştırmacı-yazar Önder Algedik, 9 Nisan’da attığı tweet ile meselenin özünü çıplak biçimde sergiledi aslında: “Sonuç ne olursa olsun eski AKP’li adaylarla birlikte meclisin çoğunluğu AKP olacak.”
Bizim cenah
Genel anlamda sol, sosyalist, devrimci ve Kürt siyasetinin yer aldığı ‘bizim’ olarak tarif edeceğimiz cenah olarak burjuva siyasetinin rezilliklerinden uzağız. Ancak bu uzaklık hepimizde eşit olduğu anlamına gelmiyor. Ayrıca bu uzaklık, zaman zaman akla ziyan tutumlarla karşılaşmamızı önlemeye yetmiyor. Bu seçim döneminde de karşılaştık maalesef bu örneklerle. İşin kötüsü, kendi gözündeki merteği görmezken başkalarının gözündeki çöplerle içini rahatlatan pişkinlik örnekleri de az değil.
Örneğin TKP. Milliyetçilik rüzgârından yararlanabilmek için Kürtlerle yan yana görünmemeyi “sınıf siyaseti esas almak” kılıfı altında gizlemeye çalışan Kemalizm ve Cumhuriyet aşığı bu tatlısu solculuğu “biz komünistiz” böbürlenmeleri eşliğinde “İslami gericiliğe karşı aydınlık (!?) burjuva cumhuriyeti için Kılıçdaroğlu’nu destekliyoruz” dedi. Fıkra bu kadar.
TİP, deprem öncesinde kendisine yönelen ilginin çakırkeyifliğini deprem sonrasında bir baş dönmesi olarak yaşadı. Bu baş dönmesinin sarhoşluğuyla yeni seçim sisteminin matematiksel hesaplamalarını fantezi boyutunda yorumlayarak “Öküze özenen kurbağa” olmaya soyundu. HDP ile “dostça yarış” adı altında ayrı liste ile seçime girme kararı aldı. TİP, Ufuk Uras abilerinin “popülerlik ‘99’da bizim başımızı fena yaktı, binde 8’i ancak gördük. Sizin de başınız yanmasın” minvalindeki uyarılarını bile dikkate almadı.
Böbürlenme öyle bir noktaya geldi ki Erkan Baş, “yıllar sonra ilk defa sosyalistler meclise girecek durumda” diyebildi. Kendisi dışında sosyalist göremeyen TİP, HDP yönetimi ve tabanından gelen sert tepkiler üzerine kısmi bir geri adım attı. Ancak yine de TİP, birçok yerde ayrı parti olarak kendi listesiyle seçime girme ısrarından vazgeçmedi.
TİP’in bu ısrarının arkasında yatan hesap ve öne sürdüğü gerekçe, olası sonuçları kadar hatta ideolojik bakımdan ondan daha vahim. Muharrem İnce gibi anketlerin gazına geldiği görülen TİP, Hatay dışında İstanbul, Muğla, Mersin başta olmak üzere ilerici oy potansiyelinin yüksek olduğu Batı illerinde etkileyici sürpriz sonuçlar alarak ‘Türkiye solunun en kitlesel bölüğü’ pozisyonunu elde etme peşinde. Bir zamanlar ÖDP’nin ele geçirdiği, sonrasında da bir kliğin yıllarca rantını yediği “büyük ağabey” koltuğu olarak da tanımlayabiliriz peşinde koşulan bu pozisyonu. Şu sistemde incir yaprağı kadar bile hükmü kalmamış Meclis’te 3-5 koltuk elde etmekle “Türkiye solunun ağabeyi” olunup olunamayacağı tartışması da bir yana, bu desteği elde etmek için hangi kesimlere oynandığı önemli. Bizzat TİP sözcüleri hem de defalarca dile getirdiler gerekçelerini: “HDP’den oy çalma niyetinde değiliz, biz asıl HDP’ye sıcak bakmayan kesimlerin oyunu almanın peşindeyiz”. Türkçe’ye çevirecek olursak, “Biz aslında Tayyip düşmanı olduğu kadar Kürtlere de karşı, onlara günahını bile vermeye niyeti olmayanların yani kendilerini ‘ilerici’ olarak gören ama milliyetçiliği de elden bırakmayan sosyal şoven kesimlerin oylarına talibiz” demek değil mi bu?.. Muharrem İnce hatta Ümit Özdağ da CHP’ye bu nedenle tepki duyan bu şoven ve sosyal kesimlerin kesimlerin oylarının peşinde. TİP onlara “annelerinin kendilerini hâlâ sosyalist zannetmeleri” olanağını veren bir alternatif sunuyor.
Niyet ve bu amaca ulaşmak için izlenen show siyaseti, aday listesinde de kendisini gösteriyor. Gezi tutuklusu Can Atalay’ın seçilme olasılığı güçlü Hatay’dan aday gösterilmesi hakkı teslim edilmesi gereken şık bir demokrat-ilerici tutum. Ama sanatçı olarak yeteneği ve ağırbaşlılığı ile tanınan Mehmet Aslantuğ’un eğitimli Türk orta sınıfı içindeki popülaritesinden yararlanma hesabı dışında paraşütle Muğla listesinin başına indirilmesinin başka bir nedeni ve açıklaması var mı?
Kapatılma davasından dolayı Yeşil Sol Parti listelerinden seçime girecek olan HDP, Kürt özgürlük mücadelesi yanında Türkiye devrimci hareketinin kimi geleneklerinin temsilini de listelerinde gözetti. Gerçi bu açılardan da izaha muhtaç tercihler var. Sonuç olarak bu bir parti ve bileşenlerin kendilerinin karar vereceği bir konudur. Yalnız bir tercihleri var ki, kim yapmış olursa olsun sessiz kalıp üzerinden atlamanın olanağı yok: Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ın aday gösterilmeleri.
Hayatları zigzaglar ve şaibelerle dolu bu iki liberal cesedi mezarlarından çıkarmanın akla gelebilmiş olmasını anlamanın olanağı yok. Dahası bunlar sadece parlamenter alanda temsil yönüyle değil Kürt özgürlük mücadelesinin bundan sonraki yönelimi ve niyetleri açısından da şimdiden ciddi soru işaretleri ve spekülasyonlara yol açmış durumda. Üstelik döneklikleriyle tanınan bu tipler ne yetenekleri ne de sahip oldukları vehmedilen iç ve dış bağlantı ve ilişkileriyle tercih edilmelerinin muhtemel gerekçesi beklentilere yanıt oluşturabilecek haldedirler.
Bizim cenah açısından için bu seçim, gerçeklikten uzak bir biçimde sadece “eli kulağında devrim” propagandasıyla pozisyon alınabilecek bir seçim değildir. En başta işçi sınıfına önderlik ederek kapitalizmi alaşağı etmeye odaklanmış siyasi bir varlığı oluşturamamış olmamız tarihsel bir zaaf ve güçsüzlüğümüz olarak karşımızda duruyor. Öyle ki, en yakınımızdaki güçler bile bugün burjuva siyasetinde olası hükümet değişikliğinin yaratacağı umulan çok kısmi nefes alma olanağını her şey haline getiren bir ruh hali ve beklenti içinde.
Diğer yandan, hem ülke hem de dünya çapında kapitalizmin krizi her geçen gün derinleşip keskinleşmeye devam ediyor. Tarihin bu sürecindeki tüm zorluklara rağmen, kapitalizmi yıkmayı hedefleyen bağımsız sınıf ilke ve politikalarımızdan taviz vermeden iğneyle kuyu kazmaya devam etmemiz gerektiğini aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.
Marksizmin önderlerinin tanımıyla proleter devrimin programı “göğe çekilmiş bir bayrak”tır. Bugün işçi sınıfı başta olmak üzere tarihi değiştirecek olan kitlelere henüz önderlik edemiyor olsak da sınıfa ve kitlelere göklerde başka bir bayrak daha olduğunu göstermek tarihsel görev ve zorunluluğumuzdur.
(1) Bu bağlamda 15 Temmuz, egemen sınıf içi bir savaştan daha çok o güne dek kolkola yürüyen AKP-Cemaat ikiz kardeşlerin kanlı bir paylaşım kavgasından başka bir şey değildir.
(2) Tam burada Alınteri’nin “yeter ki Erdoğan gitsin de, nasıl giderse gitsin” ekseninde devrimci-demokratlık iddiası ile bir muhalefet hattının kurulamayacağı, kurulmaması gerektiğini işaret etmesinin nedeninin, burjuvazinin mevcut hükümet-muhalefet bloğunun öz olarak bu benzeşmesinden kaynaklandığını hatırlatalım.
(3) Bahçeli’nin seçim bölgesi, bu anlamda MHP’nin kalesi olan Osmaniye de bile MHP oyları erimiş durumda. Pek gerçekçi bir ihtimal olmasa da Bahçeli’nin Osmaniye’de seçilme riskiyle karşı karşıya olduğundan söz edilir hale gelmesi bile MHP’nin oylarındaki erime düzeyine işaret ediyor.
(4) Durum o kadar komik ki, Vatan Partisi’nin 2019 yerel seçimlerde aldığı oy 98 bin. Yani cumhurbaşkanlığı adaylığı için gerekli imza sayısının 2 bin altında. Hüda-Par’ın oy performansının bile 2018 seçimlerinde 158 bin olduğu düşünülecek olursa, Perinçek’in oy potansiyeli “evlat olsa sevilmez” seviyesinde.
(5) Erdoğan’ın anayasa değişikliğinde çoğu zaman gözden kaçan en büyük başarısı cumhurbaşkanı ve bakanların Yüce Divan’da yargılanmasını zorlaştırmasıdır. Eskiye yönelik de olsa mecliste bir cumhurbaşkanı veya bakan hakkında soruşturma açılması için 301 oy; Yüce Divan’a sevk içinse 400 oy gerekmektedir. Meclis aritmetiğinde böylesine bir değişimin yakın bir zamanda olması ise mümkün değildir.
(6) İbrahim Çiftçi’nin Doğan Öz’ün katili olduğuna dair tereddüt bizzat mahkeme tarafından giderilmiştir. Ancak buna rağmen askeri faşist darbe tarafından nasıl beraat ettirildiği da aynı mahkeme şu şekilde açıklamıştır : “Sanık İbrahim Çiftçi’nin Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş, ancak As. Yargıtay Daireler Kurulu kararları mahkememizi bağlayıcı nitelikte bulunduğundan sanık İbrahim Çiftçi hakkındaki 7/8‘lik oy çokluğuna dayanan bozma ilamına uyularak sırf bu hukuki zorunluluk nedeniyle sanık İbrahim Çiftçi’nin beraatine…”
(7) Hatırlatmakta fayda var. İYİP Meral Akşener’in MHP’de giriştiği genel başkanlık yarışını kaybetmesi ile ortaya çıktı. Hatta bir dönem Bahçeli, Akşener’e “yuvaya dön çağrısı” dahi yaptı. Seçimlerde MHP’nin mecliste grup kurmaya yeter sayıya -20 vekile- ulaşamaması durumunda MHP’nin bir genel başkanlık krizine gireceği kesindir. Böyle bir durum olursa İYİP’in kendisini bir gecede fesih ederek MHP’ye geçmesi hiç şaşırtıcı olmaz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!