Çürüyen Bir Sınıfın ‘Nezih’ Temsilcileri



Alınteri olarak ‘90’lı yıllarda “Çürük düzen çürütür” şeklinde bir sloganımız vardı. Ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak emperyalist kapitalizm, kendisiyle birlikte herkesi ve her şeyi hakikaten çürütüyor.


Yusuf Yılmaz

Futbol futbol olmaktan çıkalı çok oldu. Para, bulaştığı her şey gibi onu da bozdu. Bu bozulma neoliberal dönemde total bir çürümeye dönüştü. Dünyada da Türkiye’de de futbolcusundan yöneticisine, antrenöründen taraftarına, futbol medyasından reklam ve sponsorluk ilişkilerine kadar başınızı nereye çevirseniz “bozulmayan ne kaldı” sorusuna yanıt vermekte zorlanacağınız mide bulandırıcı bir bataklık manzarası çıkıyor karşınıza. 

Bir zamanlar sadece sahada ve tribünlerde değil hayat karşısındaki duruşlarıyla da saygı uyandırıp sembolleşmiş isimler, tarihi kulüpler, geleneksel taraftar toplulukları yok artık. Birkaçının kalıntıları kaldı geriye. Yerlerini oynadığı futboldan çok skandallarıyla öne çıkan paragöz provokatör tipler, petrol zengini Körfez şeyhlerinin, servetlerinin kaynağı karanlık Rus oligarkların ya da ABD’li hedge fonların paraya boğarak reklam yüzleri haline çevirdiği kulüpler, ırkçılığın cirit attığı çeteleşmiş holigan topluluklar aldı. 

Futbolu oynamanın da seyretmenin de o eski lezzeti kalmadı. Futbol sahada da, tribünlerde de, ekran başında da kazanmanın her şey haline geldiği bir “dövüş sanatına” dönüştü. Yaşanan dönüşümü özetlercesine stadyumların yerini ‘Arena’lar aldı. 

Türk futbol dünyasının bu genel yozlaşmanın dışında kalması düşünülemezdi elbet ama düşüşün hızı, lümpenleşmenin kapsama alanının genişlemesi parmak ısırtacak boyutlarda oldu. Özellikle bu yıl öyle rezaletlere tanık olduk ki, sahalarda olanlardan çok saha dışında yaşananlar sezona damgasını vurdu.  

Örneğin hakemler eskiden de taraflı kararlar verirdi. Siyasi bağlantıları güçlü takımlar resmen kayırılırdı. Hangi takımın şampiyon olup hangi takımların küme düşürüleceği masa başı oyunlarla tayin edilirdi. Şike adeta serbestti. Amedspor gittiği hemen her deplasman maçında ırkçı tezahüratlara ve linç girişimlerine hedef olurdu. Bu rezilliklerin hepsi bu futbol sezonunda da fazlasıyla yaşandı. 

Rezaletler zinciri

Yalnız bu yıl zincire akıl almaz yeni halkalar eklendi: 

Örneğin alt liglerde hangi takımın şampiyon olup hangilerinin küme düşeceğini belirleyecek önemde iki maç, takımların 90 dakika boyunca birbirlerinin kalesine tek bir şut dahi çekmedikleri bir müsamere şeklinde geçti. Öyle ki, bunlardan birinde kaptığı topu hızla rakip kaleye doğru süren bir futbolcuyu kendi arkadaşları bile saha ortasında azarlayıp tartaklamaya kalktılar. 

TFF 1. Ligde mücadele eden Tuzlaspor’un 4-5 bin liradan satılan sezonluk biletlerinin neredeyse tamamı hem de resmi Passolig üzerinden satılmış görünüyor. Eyüpspor maçında fiyat 50 bin liraya yükselmiş. Ama 10 bin biletin satıldığı iddia edilen bir maçta tribünlere gelen seyirci sayısı topu topu 3 kişi. Kulübün sahipleri ise Bulgaristan’da bahis şirketi işleten bir aile. Başka söze ya da yoruma gerek var mı? 

Ankaragücü başkanı, berabere biten bir maç sonrası onlarca polis ve görevliye rağmen sahaya girip hakemi dövdü. Kamuoyunda yükselen tepki üzerine göstermelik olarak tutuklanıp 15 gün sonra tahliye edildi. İstanbulspor’un başkanı, hakemin verdiği bir kararı beğenmeyerek takımını maçtan çekti. Fenerbahçe’ye yenildikleri maçın arkasından sahaya doluşan Trabzonspor taraftarları Fenerbahçeli futbolcuları linç etmeye kalktılar. Sonra roller değişti, futbolcular yere düşürdükleri taraftarları linç etmeye çalıştılar

Her yıl bir önceki sezonun lig şampiyonuyla Türkiye Kupası’nı kazanmış olan takım arasında oynanan Süper Kupa süreci bu yıl skandallar dizisine dönüştü. Futbol Federasyonu önce Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da oynatmak istedi. Suudi yöneticiler Türkiye Futbol Federasyonu’na yüklü bir rüşvet ödemenin yanında maçı kazanacak takıma 63 milyon, kaybedene ise 43 milyon ödeme vaadinde bulunca Galatasaray’ı da Fenerbahçe’si de koşa koşa Riyad’a gittiler. Bunun üzerine Kemalist çevreler “Cumhuriyet’in 100. Yılında Riyad’da ne işiniz var” yaygarası kopardı. Paranın kokusunu alınca Riyad’a koşan iki takımın yöneticileri de zevahiri kurtarmak için bu kez Mustafa Kemal’in fotoğrafı basılı tişörtler ve pankartla sahaya çıkma şovu sergilemeye kalktılar. Fakat kişilerin fotoğraflarının taşınmasını “puta tapma” olarak gören Suudilerin bu şova izin vermemesi üzerine maçı oynamayarak Türkiye’ye döndüler. Sonra maçın 7 Nisan’da Urfa’da oynanmasına karar verildi. Bu kez Fenerbahçe yönetimi maçı istediği tarihe ertelemeyen federasyonu ve rakibini protesto gerekçesiyle maça 19 yaş altı takımıyla çıkıp birinci dakikada yediği golün ardından sahadan çekildi. 

Rezaletin son perdesi sezon sonunda yaşandı. Bu sezon şampiyonluk yarışı Galatasaray’la Fenerbahçe arasında yaşandı. Uzunca bir süre hemen her sezon tanık olunan türden ‘olağan seviyesizlik’ düzeyinde sürdü iki takımın yöneticileri -ve tabii taraftarları- arasındaki rekabet. Fakat ne zaman her iki takım da büyük hayaller besledikleri Avrupa’da avuçlarını yalayıp Edirne’nin içine döndüler, bu arada özellikle Fenerbahçe ummadığı puan kayıpları yaşamaya başladı seviye de dibin dibine indi. Hakaretler, küfürler, mafyatik meydan okumalar gırla gitmeye başladı. 

Yapanlar da kimler? Her iki kulübün de her biri ‘saygın işadamı’ olarak tanınan yöneticileri. Fenerbahçe cephesinin başında Türk tekelci burjuvazisinin en eski ve namlı kanemicilerinden Koç ailesi mensubu Ali Koç, Galatasaray cephesinin başkanı da İTÜ mezunu bir makine mühendisi, otomotiv sektörü yanında lüks oteller zinciri sahibi turizmci bir patron. Uzaktan bakacak olsanız ikisi de eğitimli, kültürlü, modern burjuvalar. Lakin lümpenlikte, bayağılıkta, külhanbeyi özentiliğinde birbirleriyle yarışa tutuşmuş iki sokak serserisinden farkları yok. Al birini vur ötekine. Hele Ali Koç, sadece bu iğrenç didişme sırasında değil bu ülkenin belirleyici sermaye gücü olmanın şımarıklığı her konuda paçasından akıyor. Gittiği bir kokteylde harçlığını çıkarma çabasında olan genç bir garsonu aşağılamasından tutalım girdiği her ortamda ‘dediğim dedik, astığım astık’ hazımsızlığını her seferinde düşkünce sergiliyor. 

Bu nasıl bir düşkünlüktür

Düşünsenize, iki takım arasındaki son maçı Fenerbahçe’nin kazanması üzerine Ali Koç denilen adam, maçın bitmesi ve stadın boşalmasının üzerinden neredeyse bir saat geçtikten sonra yanına bazıları silahlı 70-80 çapulcu alıp Galatasaray stadını bastı. Kendilerine engel olmaya çalışan stat müdürü ve birkaç çalışanı hırpalayıp dövmekle tehdit etti. Aklı sıra hem haftalardır yaşadığı gerilim ve ezikliği üzerinden atacak hem de Galatasaray’ın o zamanki teknik direktörü Souness’in 1996 yılında Fenerbahçe’yi yendikleri bir maçın arkasından Fenerbahçe stadının santra yuvarlağına GS bayrağı dikmesinin intikamını alacak. Bu çakma mafya özentisi şovunu bitirip gittikten sonra bu kez Dursun Özbek efendi sosyal medyadan “Sıkıyorsa tekrar gel, seni orada bekliyorum” şeklinde meydan okumayla çıktı sahneye. 

Ali Koç’u stat basma kesmedi gece geç saatlerde bu kez sosyal medyadan “”Bugün gerçek şampiyonun kim olduğunu şerefsizlere, haysiyetsizlere, hırsızlara, alçaklara gösterdik” şeklinde bir mesaj yayınladı. Her iki takımın yöneticileri ve yancılarının ağzından “şerefsiz… haysiyetsiz… alçak… yavşak… o sözü size yalatacağız..” sözleri eksik olmuyor o günden beri zaten. Seviye GS’ın şampiyonluk kutlamalarında bir tık daha aşağı düştü, koca stat Sezen Aksu’nun Şinanay Yavrum Şinanay Nay şarkısı eşliğinde Fenerbahçelilerin anasına sövdü. Bu nasıl bir ruh hali, daha doğrusu zıvanadan çıkmaysa, futbolculuğu döneminde olduğu gibi bugüne kadarki antrenörlük yaşamında da efendiliği ve aklı başında bir profil çizmesiyle tanınan GS antrenörü Okan Buruk gibi biri bile milyonların gözü önünde o bayağı küfür korosuna katılabildi. 

Alınteri olarak ‘90’lı yıllarda “Çürük düzen çürütür” şeklinde bir sloganımız vardı. Ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak emperyalist kapitalizm, kendisiyle birlikte herkesi ve her şeyi hakikaten çürütüyor. Dünyada da Türkiye’de de onun en ‘nezih’ temsilcilerinin şahsında çoktandır görüp tanık oluyorduk bu gerçeğe. Fakat insanın aklı, kendilerini solcu hatta sosyalist olarak tanımlayıp her konuda keskin devrimci vaaz ve akıllar verenlerin iş futbol ve taraftarlık konusuna gelince bu bayağılığa ortak olmakta bir beis görmemelerini almıyor. Anlaşılan çürümüş düzen kendisine mukayyet olmayanı gerçekten çürütüyor…