H. Selim Açan
Sosyalizmin çekim gücünün 1989 çöküşü sonrası dibe vurmasının nedenleri arasında Troçkizmin de bir parçası olduğu anti-komünist propagandanın 1950’lerin Soğuk Savaş yıllarından itibaren yürüttüğü çok yönlü sistematik kampanyanın rolü çok vurgulanır. Buna karşın, ‘ideolojik etken’ üst başlığı altında aynı kategoride değerlendirebileceğimiz sosyalizmin özü ve ruhuyla çelişen çarpık “sosyalizm propagandası”nın olumsuz rolü üzerinde neredeyse hiç durulmaz.
Düşünebiliyor musunuz, Türkiye solunda sosyalizm uzun yıllar çalışmanın yüceltildiği bir sistem olarak tanıtılmıştır. Marx’ın “insanın özünü oluşturan etkinlik” olarak tanımladığı üretim sürecinde harcanan emek, kapitalizme özgü mantıkla ekonomik bir kategori ve değer ölçütüne indirgenip “Emek en yüce değerdir” şeklinde bir slogan bayraklaştırılabilmiştir!!! Halbuki Marx ve Marksizm için mesele emeğin değerini yükseltmek hatta özgürleştirmek değil onu kaldırmaktır.
Sosyalizmi tanımlamanın çok uzağındaki bu sloganın gerisinde onu asıl olarak sanayileşme temelinde ekonomik kalkınma hamlesine indirgeyen tek yanlı, sığ ve çarpık bir sosyalizm kavrayışı yatar. 20. yüzyıldaki inşa pratiklerinin deformasyonuna giden yolu açan temel sapmalardan biri de budur zaten.
Toplumun temel ihtiyaçlarının dahi karşılanamadığı koşullarda Engels’in “eski çirkef” olarak tanımladığı sınıfsal boğazlaşmaların zeminini ortadan kaldırabilmek için üretimi çoğaltıp üretici güçleri geliştirmenin zorunluluğu ile sosyalizmi çalışmaya, üretime, sanayileşmeye indirgemek arasındaki niteliksel fark açık olsa gerektir. Bu ikisi arasındaki sınır doğru yerden çekilmediği taktirde -tabii ki o kaymadan kaynaklanan başka sonuçlar yanında başka olumsuz etken ve dinamiklerin de devreye girmesinin toplam sonucu olarak- sosyalizmin özüne yabancılaşıp süreç içinde sosyalizm olmaktan çıkması bir bakıma kaçınılmaz hale gelir.
Marx emeği üretim ilişkilerinden soyutlayarak ele almaz hiçbir zaman. Ona mutlak bir değer atfetmez. Başka bir anlatımla, Marx’ta ve Marksizm de sistemler üstü ‘mutlak’ bir emek anlayışı ve buna dayalı bir yüceltme yoktur. O, kapitalizm çözümlemesi sırasında emeği kapitalist üretim ilişkileri bağlamında ele alır ve emek-değer çözümlemesinde onu kapitalist sömürüyü açıklamanın temeli olarak kullanır. Metaları üretmek için gerekli emek-zaman ile kârın kaynağı olan artı-değeri üreten emek-zaman arasındaki farkı göstererek sömürünün nasıl gerçekleştiğini serimler.
Kapitalizm koşullarında bu süreç aynı zamanda emekçinin kendi emeğinin ürününe ve çalışmaya yabancılaştığı bir süreçtir. Kapitalizmde çalışma emekçi için yaşayabilmek için katlanmak zorunda kaldığı fiziken ve ruhen tüketici bir angarya halini alır. Marksizm bu nedenle “meta olarak emek/yabancılaşmış emek” ile “özgürleşmiş emek” arasında ayrım yapar. Bu ayrım tam da kapitalizm ile sosyalizm arasındaki niteliksel farkı ifade eder.
Emeği yücelttiğini zannedenler aynı zamanda çalışmayı yüceltmektedirler. Halbuki emek için geçerli diyalektik tarihselci yaklaşım çalışma (üretim) için de geçerlidir. Marx çalışmayı hiçbir zaman salt iktisadi bir üretim faaliyeti olarak görmez. Tam tersine onu “insanın temel güçlerinin gelişimi, doğal ve toplumsal var oluşunun dışa vurumu” olarak tanımlar. Tıpkı emek gibi çalışma da kapitalizmde başka anlam taşır komünizm ile onun başlangıç evresi olan sosyalizmde tamamen başka. Üstelik komünist toplumda çalışma/üretim, insanın yaşayabilmek için katlanmak zorunda kaldığı bir angarya olmaktan çıkmakla kalmaz kendisini istediği yönde geliştirip gerçekleştirebileceği özgür yaşamının keyif verici etkinliklerinden biri halini alır. Marx, birbirine taban tabana zıt bu iki çalışma biçimi arasındaki özsel farkı şöyle etkileyici bir tarzda özetler:
İnsan için kişiliğinin belirtisi olan emek (iş, çalışma), işçi için geçinme aracından başka bir şey değildir. O fizik özne olarak varlığını ancak işçi niteliği ile sürdürebilir (yani kapitalizm koşullarında yaşamayı sürdürebilmek için çalışmak zorunda olan ücretli işçi olarak -nba) yoksa doğanın sunduğu geçim araçlarından doğrudan doğruya yararlanabilme olanağına sahip insan niteliği ile (yani çalışmanın/üretimin/işin bir mecburiyet olarak değil insanın kendisini gerçekleştirdiği özgür etkinlik halini aldığı komünist toplumdaki haliyle -nba) değil. (Marx, 1844 El Yazmaları, sf. 64, abç, Sol Yayınları, birinci baskı 1976)
Çalışmanın iki sistemdeki bu farkından hareketle asıl temel sorumuz olan “sosyalizme dayanıklılık ve süreklilik kazandıracak temel dinamik ne olabilir” sorusunun yanıtını aramaya dönecek olursak kanımca bunlardan ilkini, sosyalist inşa ilerledikçe bu farklılığı hissedilir/yaşanır bir gerçeklik haline dönüştürmekte bulabiliriz.
Sisteme yabancılaşmanın akıl almaz boyutlar kazanması
20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa pratiklerinin hepsine esin kaynağı olmuş Sovyetler Birliği’nde revizyonist yozlaşma sürecine ilişkin istisnasız her kaynağın bir biçimde dile getirip teslim ettiği bir gerçek çıkar sürekli karşımıza: Çalışmadan kaçma, kaytarma, sorumsuzluk, üretime ve sonuçlarına kayıtsızlık.
Düşünün ki, 1980’lere gelindiğinde sadece hasat zamanı biçerdöverlerin biçtiği tanelerin çuvallara doldurulması sırasında milyonlarca ton tahıl dikkatsizlik ve özensizlikten yerlere saçılıp ziyan olur. Buna bir de depolama ve nakliye sorunları, tam da hasat zamanı yaşanan biçerdöver arızaları eklenince yıllık toplam ürün kaybı 50 milyon tona çıkar. SBKP’nin 1986’da yapılan 27. Kongre’sindeki konuşmasında Gorbaçov veriyor bu rakamı. Bu miktar Afrika kıtasının bir yıllık tahıl tüketimine ya da Kanada’nın tüm yıllık hasadına eşit. İşe ve sonuçlarına kayıtsızlık o boyutta.
Üstelik bu sadece tek bir alandan verdiğimiz tek bir örnek. Ekonominin ve toplumsal hayatın değişik alanlarından verilebilecek benzer örnekler saymakla bitmez. Çalışmaya kayıtsızlık ve kaytarmanın nasıl genelleşmiş bir tutum haline geldiğini şu alıntıdan görmek mümkün:
… Stalin’in ölümünden sonra başlayan ve Brejnev’le devam eden kitlelerin depolitizasyonu, 70’lerle birlikte iyice rahatlama ve gevşeme kitlelerin sisteme inançlarını azaltmış, yozlaşma, çalışmadan gelir elde etme, devleti sömürme vb kanserli bir ur gibi her yana yayılmıştı. Rakamlarla anlatmak gerekirse Stalin döneminde yıllık yüzde 35’lere varan büyüme oranı, 80’lerin ortasında yıllık yüzde 2’ye kadar gerilemişti. Burada asıl önemli olan ekonomiden çok ahlaki yozlaşmaydı.
Stalin kötüydü, dediler bana. Fakat Brejnev bazı açılardan Stalin’den daha da kötüydü. Stalin insanları öldürüyordu. Fakat Brejnev onların ruhlarını öldürdü. Brejnev yönetiminde insanlar nasıl yaşandığını unuttular. Nasıl çalışıldığını unuttukları gibi. Stalin zamanında insanlar hiç değilse gelecek için yaşıyordu; kamplardaki tutuklular bile. Brejnev zamanında geçmiş için mi yoksa gelecek için mi yaşıyorlar umurlarında değildi. Ateşleri söndü. İstedikleri biraz yemek, içmek ve çalmaktı. (…) Brejnev döneminin başlangıcını hatırlıyorum. O zaman konuşmaktan ve fikrimizi alenen söylemekten korkmazdık. Yıldan yıla insanların konuşmaktan korkar hale gelişini izledim. Ve konuşmaktan nefret ettiler. Neydi korktukları? Terfi ettirilmeyecekleri, kendilerine bir apartman dairesi tahsis edilmeyeceği, ülke dışına seyahat izni alamayacakları, ya da entellektüellerin çalışmalarını yayınlama imkanı bulamayacakları, hatta teknik bir raporun bile yayınlanmasının bir hayli geciktirileceği; ayrıca çocuklar için de hayatın zorlaştırılacağı. Maddi yaşam koşulları iyiye gitti, ama öyle bir şekilde ki, hakkın olanı almak istiyorsan itaat etmek durumundaydın. (…) Yetmişlerin sonlarında çürüme iyice yerleşikleşti. Dev bir ‘iş yavaşlatma’ gelişti. Bu gelişme kentlere, sanayiye, en prestijli, nükleer enerji santralleri gibi en büyük övünç kaynağı olan tesislere kadar yayıldı. Sovyetler Birliği insanları kurallara göre çalışmaya başladı. Yani mümkün olduğunca, neredeyse hiç çalışmadılar. Cezasız kurtulabilecekleri herşeyi yaptılar -ya da yapmadılar. Kendi küçük şeflerinden şikayet edip başları eğik gezdiler. Kendi geçim felaketlerini elden geldiğince az eziyetle atlatmaya çalıştılar ve sistemi, kendi çıkarlarına kullanabildikleri zamanlar ferahlama duydular. (Stalin yoldaşı “cani” olarak tanımlayacak kadar fanatik bir Stalin düşmanı olan, uzun yıllar Troçkist New Left Review’un yayın yönetmenliğini yapmış Anthony Barnett’ten aktaran Ahmet Açan, Sovyetler’de Özgürlük, 6 Mayıs 2021 Görüş21, abç https://gorus21.com/sovyetlerde-ozgurluk/)
Bu noktada bir durup düşünelim: 1930’larda sadece sanayileşme hamleleriyle sınırlı kalmayıp hayatın her alanında herbiri birbirinden etkileyici gelişmelerin kaydedildiği yılların çalışma kültürü, yaratıcılık ve fedakarlık örnekleriyle kıyaslandığı zaman 1960’ların ortalarında başlayarak 1970’lerde akıl almaz boyutlar kazanan bu yozlaşma arasında taban tabana bir zıtlık yok mudur?.. Dolayısıyla çalışmaya karşı tutum, daha doğrusu sistemi benimseyip sahiplenme bakımından biz bunların hangisini sosyalizmin amacına ve ruhuna uygun görebiliriz?..
Bu noktada yine Marx’a kulak verelim:
…Peki, emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur? Bir kere emek işçiye dışsaldır (açM), yani işçinin içsel doğasına ait değildir. Bu nedenle işçi çalışırken kendisini onaylamaz, reddeder. Kendisinden hoşnut olmaz, mutsuzluk duyar. Fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, fakat bedenini eskitir, zihnini köreltir. Onun için işçi, ancak mesai dışında kendisini kendinde hisseder, çalışırken kendini kendi dışında hisseder. Çalışmadığı zaman kendindedir, çalışırken kendinde değildir. Bundan ötürü, çalışması gönüllü değil, fakat cebridir, zora dayalı çalışmadır (aç M). Öyleyse çalışması bir ihtiyacın karşılanması değildir. Çalışması, çalışma ihtiyacının dışındaki ihtiyaçları karşılamanın bir aracıdır. (aç M)
Emeğin (bu -nba) yabancı karakteri, fiziksel ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz çalışmaktan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, yani insanın yabancılaştığı emek, kendini kurban etmedir, çile çekmedir. Son olarak, emeğin işçiye dışsal karakteri, emeğin işçinin kendisine değil, fakat başkasına ait olmasında, işçinin çalışırken kendisine değil, fakat başkasına ait olmasında görünür (…) (abç)
Bütün bunların sonucunda insan (işçi) ancak yemek, içmek, çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa barınma, giyinme gibi faaliyetlerde kendisini özgürce etkin hissedebilir. İnsani işlevlerinde ise artık kendisini bir hayvandan başka türlü hissedemez. Hayvansı işlevler insani, insani işlevler hayvansı olur.
Gerçi yemek, içmek, çoğalmak vb. sahici insanal işlevlerdir. Ama soyut olarak ele alınırsa, bütün öteki insani faaliyetler alanından koparılıp kendi başına tek ve sonal amaç haline getirilirse, bunlar hayvansal işlevlerdir” (Marx, 1844 Elyazmaları, sf.65-66).
Sovyetler Birliği’ni Gorbaçov işbaşına gelene kadar hâlâ “sosyalist” olarak gören hatta onun “fazla refah ve özgürlükten çöktüğünü” iddia eden sosyalistlere soruyu şöyle de sorabiliriz: İnsanların çalışmaya (dolayısıyla sisteme) bu ölçüde yabancılaşıp kayıtsızlaştıkları bir sistemin ‘sosyalist’ karakterini korumaya devam ettiğini iddia edebilir miyiz? Temellerini Marx ve Engels’in attığı bilimsel sosyalizm öğretisi açısından bu mümkün müdür?.. Toplumda yüzde kaç ailenin evinde buzdolabı, televizyon, çamaşır makinası ve mikro dalga fırın olduğu, ayda ne kadar ücret alıp kira, su, elektrik ve ulaşıma ne kadar az para ödedikleri mi vb. önemli ve esas ölçüdür bu konuda yoksa çalışmaya olduğu kadar siyasete de bu denli korkunç yabancılaşma ve ona yol açan ideolojik, kültürel, idari ve kurumsal yozlaşma mı?..
Bu soruya vereceğimiz yanıt bizi aslında sosyalizme dayanıklılık ve süreklilik kazandıracak toplumsal dinamiğin ne olması gerektiği sorusuna yanıt bulmamızı kolaylaştırıcı bir işlev görebilir. Lakin 1980 öncesinin Marksizm-Leninizm’i kavrayış düzeyimizin yetersizliği yanında “sosyalist” gördüğümüz ülkelerin gerçekliklerine dair veri ve bilgi eksikliğiyle de malûl olarak angaje olduğumuz tercihlerimizin biçimlendirdiği önyargılarla hareket etmekte ısrarlı olacaksak bu yolu kendimize baştan kapatmış oluruz.
Bu tabii ki o tarihsel deneyimlerin sadece olumsuzluklardan ibaret olmayan derslerini umursamayıp bir kenara bırakmak anlamına gelmez. Tersine, tam da onları “taraftar” zihniyetiyle değil bilimsel sosyalizm öğretisinin temel esasları yanında insanlığın toplumsal üretici güçlerinin, bilimin ve teknolojinin günümüzde ulaştığı düzeyin sunduğu olanakları da dikkate alan eleştirel bir süzgeçten geçirmemiz gerektiğini hatırlatır.
Marx ve Engels’te sosyalizm rüyası
İşe/çalışmaya yaklaşım sorununa salt üretimi ve onun sonuçlarını ilgilendiren ekonomik bir faaliyet gözüyle bakılamaz. Bireylerin içinde yaşadıkları toplumla, o toplumdaki toplumsal ilişkilerin içeriğini ve biçimlenişi şekillendiren üretim tarzıyla olduğu kadar son tahlilde bunların temel taşını oluşturan kendisiyle ne ölçüde barışık olduğunun göstergesidir bu ilişki. Marksizmin kapitalist toplumdan farklı olarak komünist toplumda işi “yaşamın amacı, bu nedenle katlanılan bir zorunluluk olmaktan çıkıp keyif alınan bir gereksinim halini aldığı özgür etkinlik” olarak tanımlaması bunu anlatır.
Sosyalist gerçekçi edebiyatın zirve isimlerinden Çimento romanının yazarı Gladkov, 1933 yılında kaleme aldığı ve Dinyeper elektrik santralinin kuruluşunu anlattığı Enerji romanının girişine Goethe’nin Faust’undan şu alıntıyı bu nedenle koyar: “Burada insan kendini yaratır.”
Dolayısıyla sosyalist toplumu oluşturan bireyler, sosyalizmin yaşamlarında neleri değiştirip nasıl çok yönlü gelişim olanakları sunduğunu ve kendilerini diledikleri alanda özgürce gerçekleştirme olanağına sahip olduklarını günlük yaşamlarında somut olarak yaşayıp duyumsadıkları sürece sosyalizmi hangi kuvvet yolundan saptırıp yıkabilir?..
Sosyalizmi benimseme ve ona sahip çıkma bilincinin kuşaktan kuşağa pekişerek sürmek yerine birkaç kuşak sonra zayıflamaya başlayıp silikleşmesi ‘kader’ olmaktan çıkmaz mı bu durumda?
…Şu anki konumuzu oluşturan, ‘sosyalizmin insanlığa nasıl bir gelecek vadettiği, nasıl bir toplum ve birey yaratmayı hedeflediği, bunun sosyalizmin teorisindeki yeri’ konusuna tekrar dönecek olursak, buna verilebilecek en çarpıcı özet yanıtı Alman İdeolojisi’nde buluruz. Proletaryanın iki ölümsüz önderinin ortak ürünlerinden biri olan bu eserin kendisinden daha fazla bilinen ve Engels tarafından kaleme alınmış ünlü bir pasajında şunlar söylenir:
…İnsanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, yani kendine özgü çıkarlar ile ortak çıkar arasında yarılma olduğu sürece, dolayısıyla faaliyet gönüllü olarak değil de doğallıkla bölündüğü sürece, insanın kendi edimi insan tarafından kontrol edilecek yerde onu köleleştiren, insana karşı duran yabancı bir güce dönüşür.
Gerçekten de işbölümü ortaya çıkar çıkmaz, herkesin kendisine özgü, yalnızca kendisine ait bir faaliyet alanı olur. Bu faaliyet alanı ona zorla dayatılır ve kimse bu alanın dışına kaçamaz. Kişi avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirmendir; eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa işini sürdürmek zorundadır.
Oysa komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur… (Marx-Engels, Alman İdeolojisi)
“Marks ve Engels’in bağımsız eserleri kadar klasikleşmiş bu ünlü alıntıda çizilen tasviri ‘sosyalizm rüyasının dile gelişi’ olarak da okuyabiliriz.
Bu rüya, üretim araçlarıyla üreticiler arasındaki kopukluğun ortadan kaldırıldığı, dolayısıyla çalışmanın nitelikçe farklılaştığı, yaşayabilmek için katlanılan bir angarya olmaktan çıkıp insan olduğunu duyumsamak için yapılan bir faaliyet, bir ihtiyaç haline geldiği, yani emeğin ve insanlığın zincirlerinden kurtulduğu özgür bir toplum rüyasıdır.
“Bu rüya”nın başka bir açıdan tasvirini Marx Kapital’de şöyle yapar:
…Bütün yaşamı boyunca bir ve aynı işi yineleyerek güdükleşen ve böylece bir ‘parça-insan’ haline gelen bugünün parça işçisinin yerini, çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir birey (alacaktır). (Marks, Kapital, I. Cilt).
Komünist toplumu işte bu ‘tam anlamıyla gelişmiş’ özgür bireyler oluşturacaklardır. (H. Selim Açan, Sosyalizm Fil midir, Şubat Basım Yayın, Nisan 2018, sf. 124-126)
İşte biz bu rüyayı rüya olmaktan çıkarıp sosyalist inşa ilerledikçe adım adım gelişip genişleyen bir gerçekliğe dönüştürebildiğimiz ölçüde sosyalizmi ayakta tutup ölümüne savunulmasını mümkün kılacak hayatiyet dinamiğini/iksirini yakalamış oluruz.
Sosyalizme yeniden çekim gücü kazandırabilmek amacıyla yönelip yoğunlaşmamız gereken ‘siyaset üretimi’ işte bunun nasıl mümkün olabileceğinin zihinlerde canlanmasını sağlamayı, bu yönlü düşünme dinamiklerini kışkırtıp harekete geçirmeyi amaçlamalıdır.
Bunu başarabilmek içinse dünümüzle övünüp böbürlenmek ya da kapitalist emperyalizmin neden olduğu sonuç ve tehlikelerin içerdiği korkulara hitap etmek yerine komünizm tarihsel amacından bugüne bakarak insanlığın toplumsal üretici güçlerinin, bilimin ve teknolojinin şimdiden ulaştığı düzeyle bu rüyayı gerçekleştirmenin nasıl mümkün ve daha kolay olduğunu insanlara gösterebilmeliyiz.
🔴Sosyalizm İnsanlığa Ne Vadediyor?
Türkiye solunda sosyalizm, uzun yıllar çalışmanın yüceltildiği bir sistem olarak tanıtılmıştır. Oysa Marx ve Marksizm için mesele emeğin değerini yükseltmek hatta özgürleştirmek değil onu kaldırmaktır
✍️H. Selim Açan
https://t.co/yDGlvst3V4 pic.twitter.com/iTBrSDvhDt— Alınteri Gazetesi (@GazeteAlinteri5) March 18, 2026
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!