Tanur Oğuz Gündüzalp
Hindistan’ın 1991 sonrası yaşadığı neoliberal dönüşüm yalnızca ekonomik düzeyde bir programın uygulanması değildi; aynı zamanda devletin, mekânın ve sınıf ilişkilerinin kökten yeniden örgütlenmesiydi. Bu dönüşüm, kırsal alanların küresel sermaye için yeniden ölçeklendiği, devletin zor aygıtının “kalkınma” söylemiyle yeniden paketlendiği, toplumsal direnişin ise sistematik biçimde bastırıldığı bir yeniden yapılanma süreciydi. Son yıllarda bu dönüşüm yalnızca ekonomide değil aynı zamanda kültürel, ideolojik ve siyasal bir yeniden yapılanma haline geldi. Faşist Modi rejimi neoliberal politikaları ulusal kimlik söylemleriyle -Hindu milliyetçiliği- birleştirerek sermaye birikimini hem toplumsal hem siyasal bir görev gibi sunan yeni bir “hegemonya rejimi” kurdu.
Bu hegemonya başta kırsal bölgeleri -özellikle de maden ve ormanlık alanları- büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenledi. Bu düzenleme sadece ekonomik bir tercih olmayıp siyasal hedefler de güdüyordu. Çünkü bu bölgeler onlarca yıldır devrimci hareketin toplumsal tabanını oluşturuyordu. Modi rejimi bu tabanı dağıtmayı, parçalamayı ve etkisizleştirmeyi stratejik bir öncelik haline getirdi. “Kalkınma” adı altında yürütülen mega projeler aslında devrimci hareketin toplumsal zeminini ortadan kaldırmak için kullanılan birer araçtılar.
Neoliberal Hindistan’ın yeni coğrafyası devrimci siyasetin tarihsel olarak kök saldığı alanları birer “yatırım bölgesi”ne dönüştürdü. Bu dönüşüm devletin zor aygıtını da yeniden şekillendirdi. Paramiliter güçler, özel güvenlik şirketleri, yerel milisler ve “kalkınma” adı altında yürütülen militarizasyon programları kırsal alanı bir tür iç savaş coğrafyasına çevirdi. Faşist Modi rejimi bu militarizasyonu yalnızca güvenlik politikası olarak değil, ama aynı zamanda ulusal bir görev olarak sundu. “İç düşman” söylemi Maoist hareketi şeytanlaştırmak için sistematik biçimde kullanıldı. Bu süreç devrimci hareketin toplumsal zeminini yalnızca daraltmadı aynı zamanda hareketin stratejik hedefini de geçersizleştirdi. Çünkü hareket uzun süreli halk savaşı stratejisini neoliberal dönemin parçalanmış sınıf yapısına uyarlayamadı.
Bugün CPI (Maoist) -ya da HKP (M)- önderlik düzeyinde yaşanan çözülme yüzeyde bireysel teslimiyetler gibi görünse de aslında çok daha derin bir yapısal krizin dışavurumudur. Bu krizi anlamak için üç temel sacayağına bakmak gerekir: ideolojik tıkanma, örgütsel kriz ve bireysel çözülme. Bu üçü birbirinden bağımsız değildir; neoliberal Hindistan’ın yeni sınıfsal ve mekânsal düzeni içinde birbirini besleyen, birbirini büyüten süreçlerdir.
İdeolojik tıkanmanın kökeni neoliberal dönemde kır yoksullarının sınıfsal yapısının köklü biçimde değişmesidir. Kır yoksulları artık homojen bir toplumsal blok değiller. Bir kısmı göçmen işçiye dönüşmüş, bir kısmı devlet yardımlarına bağımlı hale gelmiş, bir kısmı ise şirketlerin taşeron zincirlerine eklemlenmiştir. Devlet bu dönüşümü hızlandırmak için özel politikalar geliştirdi. Kır yoksullarının devlete bağımlılığını artıran sosyal yardım programları bir yandan yoksulluğu yönetirken diğer yandan devrimci hareketin toplumsal etkisini zayıflattı. “Kalkınma” söylemi, büyük altyapı projeleri, maden işletmeleri ve özel güvenlik ağları aracılığıyla şiddeti “modernleşme” adı altında meşrulaştırdı.
Komünist Parti bu yeni sınıfsal ve mekânsal değişimi analiz etmekte zorlandı. Hareket, neoliberal Hindistan’ın değişen sınıf yapısını kavrayamadığı için kendi tarihsel stratejik çerçevesinin dışına da çıkamadı. Bu durum yalnızca teorik bir sorun değildi elbette; aynı zamanda örgütün moralini, politik iddiasını ve toplumsal etkisini aşındıran bir süreçti. Yapılan değerlendirmelere göre strateji, gerçekliğin hızla değişen ritmine ayak uyduramadı; kimi yorumlara göre dogmatikleşti, yenilenemedi ve giderek kendi kendini tekrar eden bir şablona dönüştü. Bu ideolojik tıkanma çözülmenin zihinsel ve politik zeminini oluşturdu.
Örgütsel kriz ise bu ideolojik tıkanmanın görünür yüzü haline geldi. Faşist Modi’de cisimleşen güvenlik politikaları kırsal alanı sürekli kuşatma altında tuttu. Köy boşaltmaları, zorunlu göçler, toplu gözaltılar ve paramiliter operasyonlar halkın örgütle kurduğu gündelik ilişkiyi zayıflattı. Halk iki ateş arasında kaldı; örgüt ise halkın gündelik sorunlarına yanıt verecek kapasiteyi giderek kaybetti. Bu gerilim, zamanla örgütün tarihsel meşruiyetini aşındırdı.
Komünist Parti’nin örgütsel yapısının da bu baskı altında yenilenemediği yönünde değerlendirmeler mevcut. Kadroların yaşlanması ve gençleşememe sorunu, örgütsel krizi daha da derinleştirdi. Neoliberal Hindistan’da genç kuşaklar kentlere göç etmekte, eğitim ve iş piyasasına eklemlenmekte, mücadelenin sıkıştığı alanlara gitmeyi bir seçenek olarak görmemektedir. Bu durum örgütün askeri ve politik kapasitesini daraltmış; örgüt yaşlanmış, gençleşememiş, dinamizmini kaybetmiştir. İç demokrasi zayıflamış, aşırı merkeziyetçilik tartışma kanallarını kapatmış, eleştiriler “disiplin sorunu” olarak görülmüştür. Bu durumun örgütsel yaratıcılığı ve dayanıklılığı aşındırdığı, örgütü hem maddi hem de moral düzeyde daralttığı yönünde yorumlar yapılmaktadır.
Bireysel çürüme ise çözülmenin görünür yüzü hâline gelmiştir. Neoliberal devlet yalnızca öldürmez, bunu kendi devrimci alanlarımızdan, kendi devlet gerçekliğimizden de biliyoruz; aynı zamanda teslim alır, satın alır, bu durumu normalleştirir. Modi rejimi teslim olan Maoist liderleri birer propaganda malzemesi olarak kullanmış; çeklerle poz veren eski komutanlar devletin ideolojik zaferinin sembolü haline getirilmiştir. Bu görüntüler devrimci çevrelerde “ahlaki çöküş” olarak okunurken, devlet için bir hegemonya gösterisidir. On yıllarca ormanda yaşamanın yarattığı yorgunluk, sürekli operasyon baskısı, sağlık sorunları ve yalnızlaşma kadroların bir kısmını savunmasız bırakmıştır.
Komünist Parti içindeki çözülme bireysel zaafların toplamı değildir. Bu çözülme neoliberal Hindistan’ın kapitalist birikim rejimi içinde devrimci siyasetin tarihsel bir krizidir. Devletin “para karşılığı teslimiyet” programları bireyi kolektiften koparmak, çözülmeyi kişiselleştirmek ve teslimiyeti normalleştirmek için tasarlanmıştır. Teslim olan bazı eski kadroların bu süreci “barış”, “normalleşme” veya “yeni bir hayat” gibi kavramlarla gerekçelendirmesi neoliberal ideolojinin bireysel özneyi dönüştürme kapasitesinin bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Bugün Hindistan’da yaşanan çözülme devrimci hareketin yenilgisinden çok neoliberal kapitalizmin tarihsel bir zaferi gibi sunulmaktadır. Oysa bu kapitalizmin gücünden ziyade devrimci stratejinin yenilenememesinin sonucudur. Hindistan’ın neoliberal yeniden yapılanması devrimci siyasetin eski araçlarıyla kavranamaz. Bu nedenle çözülme bir son olarak değerlendirilmemeli, yeni bir başlangıcın zorunlu eşiği olarak görülmelidir. Devrimci hareketin geleceği bu üç sacayağını -ideolojik, örgütsel ve toplumsal düzeyleri- birlikte ele alan bir stratejik yeniden değerlendirmeyle mümkün olabilir. Aksi halde neoliberal Hindistan’ın yeni yapılanma süreci, devrimci siyasetin tarihsel alanını tamamen olmasa bile açığa çıkardığı tüm ciddi birikimi ortadan kaldıracak düzeyde saldırgan bir yönelime sahiptir.
Son olarak şunu açık koymak gerekir: Bu çözülmeler birkaç kişinin geri düşmesiyle, kişisel zaaf ya da yorgunlukla açıklanamaz. Çözülenler sıradan militanlar değil elbette; bir hareketin önder kadroları, tarihsel bir iddianın taşıyıcılarıdır. Bu düzeydeki kırılma yalnızca örgütsel dengeyi sarsmadı, Hindistan halkının, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin geleceğe dair ufkuna da zarar verdi.
Yıllar boyunca sosyalizm yönünde bir çıkış hattı olarak görülen mücadele pratiği bu çözülmeyle birlikte ağır bir sarsıntı yaşadı, bu yadsınamaz. Komünist Parti etrafında örülen direniş çizgisi zayıflarken, neoliberal düzen kendi zafer hikâyesini daha yüksek perdeden kurma fırsatı buldu. Devlet medyası ve iktidar aygıtı teslimiyet görüntülerini yalnızca askeri başarı kanıtı olarak sunmadı, tarihsel bir dönemin kapandığına dair ideolojik bir ilan gibi dolaşıma soktu.
Burada odaklanılması gereken nokta daha derinde. Önder kadroların çözülmesi bile neoliberalizmin çözme kapasitesinin bir parçasına dönüştürülüyor. Hedef yalnızca örgütsel yapı değil, bir halkın umutları, direnişin tarihsel sürekliliği ve kolektif gelecek hedefleridir. Teslim olan her kadro sermaye düzeni tarafından bir “kanıt”a çevriliyor: Mücadele sonuçsuz, direnç anlamsız, tarih kapanmış. Böylece bireysel kırılma toplumsal moralin çözülmesi için ideolojik bir araç hâline getiriliyor.
Bu yüzden yaşanan kırılma kişisel zayıflık başlığı altında okunamaz. Ortada neoliberalizmin dünya ölçeğinde sergilediği bir güç gösterisi var. Sermaye düzeni yalnızca toprakları ve madenleri ele geçirmiyor; hafızayı, umudu ve gelecek fikrini de kuşatma altına alıyor. Mücadele alanına buradan bir bakış sunmamız gerekiyor: Çözülmenin propaganda malzemesine dönüşmesine izin vermemek, tarihsel sürekliliği yeniden kurmak ve umudu kolektif bir irade hâline getirmek…
Kaynakça:
https://redherald.org/2025/12/24/p-c-b-statement-on-the-peoples-war-in-india/
https://demvolkedienen.org/de/2026/02/indien-facam-stoppt-die-operation-schwarzer-wald-2/
https://www.revolutionarydemocracy.org/
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!