Mahkemelerde verilen kararlar, iddianameler, savunmalar, yaşanan olaylar gündemden hiç düşmüyor. En son Canan Kaftancıoğlu’na, 6 yıl önce paylaştığı sosyal medya mesajları bahane edilerek açılan davada 9 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Yargının siyasi kavgada iktidarın elinde muhaliflere karşı silah olarak kullanıldığına bir kez daha tanık olduk.
12 Eylül askeri faşist darbesinin 39. yıldönümünde, 12 Eylül yargılamaları ile bugünkü yargılamalar arasındaki tarihsel ilişki, benzerlik ve farklılıklar konusunda, her iki dönemin toplumsal ve siyasal davalarında avukatlık yapan Av. Kazım Bayraktar ile yaptığımız röportajı yayınlıyoruz.
Alınteri: 12 Eylül askeri faşizminden bugüne siyasal-toplumsal davalarda avukatlık yapıyorsunuz. 12 Eylül darbe süreci ile bugünkü yargı sistemini ve yargılama biçimlerini karşılaştırabilir misiniz? Aralarında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar var?
Başta Erdoğan olmak üzere iktidar blokunun hesap ve çıkarlarına göre dizayn edilmiş bugünkü yargı sistemi ile 12 Eylül yargı sistemi arasında oldukça çarpıcı benzerlikler yanında, siyasal ve tarihsel koşullara bağlı farklılıklar da var. İlki olağan dışı ve askeri, ikincisi görünüşte olağan ve sivil olmakla birlikte ikisi de kapitalizmin sınıfsal-ekonomik temeli üzerinde yükselen siyasi yapılar oldukları için benzerlikleri özsel, farklılıkları biçimseldir. Ortak temellerini gözardı edip soyut adalet kavramı üzerinden yola çıkarak aralarındaki ilişkiyi doğru tespit etmek mümkün değildir.
Böyle bir karşılaştırma yaparken önce bir gerçekliğin altını çizerek başlamak gerekiyor. “Güçler ayrılığı” ilkesine bağlı olarak savunulan “yargı bağımsızlığı” ilkesi, burjuva demokratik karakterde bir prensiptir ve sınıfsal bir özelliğe sahiptir. Onu bu sınıf karakterinden ve burjuvazinin sınıf diktatörlüğünden soyutlayarak ele alamazsınız. Yargının işlevini de esas olarak bu gerçeklik belirler. Sınıfları biçimlendiren toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkileri yargıyı da biçimlendirir.
Üretim ilişkilerini düzenlemek, üretileni bölüştürmek yargının işi değildir; ancak yargı, üretim biçimine bağlı olarak biçimlenen, kendisi de üretimi etkileyen bölüşümü kollar ve bu konuda sistem tarafından belirlenmiş çerçeve ve kuralları ihlal edenlere, farklı bölüşüm talep edenlere yaptırım uygulayarak, üretim ve bölüşümün egemen sınıfın kontrol ve denetimi altında kalmasını sağlar. Üretimi ve bölüşümü yönetenler ile yönetilenler arasında yargı “tarafsızlığı”, yargının varlık nedeniyle koşullanmış özde bir taraflılıktır. “Üretimin her biçimi kendi hukuksal ilişkilerini, kendi yönetim biçimini vb. doğurur” der Marks, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Giriş”de. Dolayısıyla toplumsal bölüşümdeki adalet ne ise yargıdaki adalet de odur.
Yargı, sınıflar mücadelesi tarihi boyunca egemen sınıf siyasetinin ve ekonomik sistemin yaptırım gücü ve baskı aygıtı olarak biçimlenen bir devlet kurumudur.Yargının tarihsel oluşumu ve gelişimi, toplumsal sınıfların ortaya çıkışını ve gelişimini takip eder. Bu nedenle kendine özgü bağımsız bir tarihi yoktur.
Yargı, mevcut üretim-bölüşüm-değişim-tüketim ilişkilerinin üstyapı kurumu olarak, bu ilişkiler bütünü içinde biçimlenen sınıflar arasındaki tarihsel kavgada egemen sınıfın elinde genel bir baskı kurumu olması yanında toplumsal düzeni meşrulaştırma aracı (yargı “adalet” dağıtır) olarak da işlev görür. Genel olarak egemen sınıfın egemenliğinin ya da egemen sınıf içinde belli bir iktidar odağının iktidarının tehlikede olduğu toplumsal-siyasal koşullarda ise, onu tehdit eden her kesime karşı açık bir saldırı aygıtına dönüşür.
Yargının hedef aldığı siyasi örgüt, kurum ve kişilere, toplumsal kesimlere bakarak iktidarı elinde bulunduranların ne yapmaya çalıştıkları, hangi siyasi hesaplarla hareket ettikleri konusunda fikir edinmek mümkündür.
Sadece siyasi açıdan değil ekonomik açıdan da böyledir. Özellikle kapitalist sistemde emek sömürüsünün ve sürekliliğinin teminatı olması yanında egemen sınıf içindeki kaynak ve pazar paylaşım kavgalarında da önemli bir işleve sahiptir. Rekabetin kızıştığı alanlarda ve özellikle kriz dönemlerinde yargı üzerinde nüfuzu olan ya da eline geçiren iktidar blokları, belli bir hukuka dayanan serbest rekabeti ve “kutsal mülkiyet” hakkını da bir kenara iterek temsil ettikleri sermaye kesimlerinin ihtiyaçları doğrultusunda rakiplerine karşı yargıyı bir silah gibi kullanabilirler, bazı sermaye gruplarının lehine diğer sermaye kesimlerinin ellerindeki mülk ve sermayeye el koyabilir, zayıflatabilir, piyasadan silebilir, sahiplerini tutuklatabilirler vs. Böyle dönemlerde yargının ekonomik konulardaki tutumuna bakarak sermaye kesimi içindeki çatışmaların gelişimi ve tarafları hakkında fikir edinmek mümkündür.
Örneğin, 12 Eylül’de halkın elindeki küçük birikimleri toplamak ve büyük sermayeye aktarmak için kurulan bankerlik sisteminin daha sonra yargı gücü de kullanılarak tasfiye edilmesi, 90’lı yıllarda bazı bankaların yasal düzenlemeler ve yine yargılamalar yoluyla tasfiyesi, Uzan’ların tutuklanmaları ve ellerindeki sermayeye el konulması, Ülker, Egebank olayları ilk akla gelenler. Yargının kullanılamadığı durumlarda belli paylar verilerek mafya çeteleri devreye sokulur. 15 Temmuz sonrasında ise bu kez FETÖ’cülerin elindeki şirket hatta holdinglere el konularak 15 milyar liranın üzerindeki sermayenin nasıl yandaşlara aktarıldığına hep birlikte tanık olduk.
Her iki dönemde de siyasette olduğu kadar ekonomide de merkezileşme yolunda, belli siyasal ve ekonomik tasfiyeler söz konusu oldu ve yargı kurumu da bu hedefler doğrultusunda faaliyete geçirildi. İki dönem arasındaki önde gelen esas benzerliklerden biri budur. Farklılıklar özde değil biçimdedir.
Alınteri: 12 Eylül’de askeri, bugün sivil yönetim söz konusu. Her iki dönemin iktidarlarının siyasal ve ekonomik hedefleri ile yargı arasındaki tarihten de örnekler vererek biraz daha açabilir misiniz?
12 Eylül faşizminin amaç ve hedeflerinin gerçekleştirilmesinde kullanılan araçların önde gelenlerinden biri de yargıdır. Cumhuriyet tarihinde, özellikle tarihsel dönüm süreçlerinde yargı çok önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle 12 Eylül ile bugünkü yargılamaları karşılaştırmadan önce tarihe bakmak gerekir. Bugünkü yargılamalar bu tarihsel zincirin güncellenmiş halkasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti yargı sisteminin temelleri, kuruluş sürecinde siyasal iktidarı elinde bulunduranların üç korkusu esas alınarak atılmıştır. Sovyet devrimi ile birlikte dünya burjuvazisini saran komünizm ve işçi sınıfı korkusu, sermaye birikim telaşı içinde her türlü baskı, şiddet ve katliamı uygulayan Türk burjuvazisinin önde gelen korkularından birincisidir. İkincisi güncellenerek bugüne kadar gelen Kürt korkusudur. Üçüncüsü egemen sınıf içindeki iktidar blokları arasında yaşanan korkudur. Kemalist laisizm için “şeriatçı düzen”; dini motifleri kullanarak egemen sınıf bloku içinde güç olmayı başaran sağ muhafazakar kesim için “Kemalist laiklik” korkusudur. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” sözü, kökenleri Osmanlı’nın son yıllarına dayanan, Cumhuriyetin kuruluşunda tek parti CHP içinde bir araya gelen bu iki siyasi güç arasındaki kavgaların dönüşümünü yansıtır. Yargı bu korkuların hesaplaşma aracı olarak yapılanmış ve bugüne gelmiştir. İlk biçimi İstiklal Mahkemeleri’dir.
İstiklal Mahkemeleri, emperyalist işgale karşı haklı bir savaş için dahi halkı ikna etmekte zorlanan, burjuva üstyapı ve yaşam tarzının gereklerini tepeden inme zor yoluyla kabul ettirmeye çalışan, tabandan gelişen bir demokratik halk desteğinden yoksun olan (Cumhuriyetin resmi olarak ilanını bile savaş sonrasında bir oldu bitti yöntemiyle yapmak zorunda kaldılar) bir iktidarın baskı aracı olarak kuruldu. İlk kuruluşunda öncelikle asker kaçakları hedef alındı. Yargılama ve cezalandırma biçimi feodal ya da yarı-feodaldi. Dayak, kalebent, halk ve asker önünde teşhir, bulunamayan ya da teslim olmayan asker kaçaklarının yakınlarını askere alma, evlerini yakma, suçlu bulunanların yaşadıkları köyleri ve mahalleleri toptan para cezalarına mahkum etme gibi yaptırımlar uygulandı. Suç ve cezaların şahsiliği ilkesinin esamesi bile okunmuyor, fiziki şiddete onay veriliyordu.
Siyasal yargılamalarda İstiklal Mahkemeleri’nin öne çıktığı savaş sonrası dönem, aynı zamanda Cumhuriyet öncesinde başlayan ve ulus devletin sınıfsal temelini oluşturacak Türk burjuvazisinin cılız kalmış sermaye birikimini geliştirme amacıyla -Cumhuriyetten önce başlayan ve sonrasında da devam eden, azınlıkların ellerindeki birikimlere, daha sonra Kürtlerin yaşadıkları coğrafyanın pazarına, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına paylaşımsız ve engelsiz el koyma amacıyla yapılan katliamlar dahil- uygulanan baskı ve şiddet politikalarının hüküm sürdüğü dönemdir. Yargı siyasal iktidarın hedefleri doğrultusunda baskı ve tasfiye aracı olarak kullanılmaktadır.
Tek parti-tek lider iktidarının başlamasıyla birlikte, 1925-28 arası dönemde İstiklal Mahkemeleri’nin hedefi Kürtler, komünistler, demokratlar, gazeteciler, yazarlar, aydınlar oldu. Nazım Hikmet, Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Hasan Âli (Ediz) ile birlikte (15’er yıl); Şevket Süreyya (Aydemir), Dr. Hikmet (Kıvılcımlı) (10’ar yıl); Sadrettin Celâl (Antel) (7 yıl)… ve daha niceleri çeşitli hapis cezalarına mahkum edildiler. 1925’te İsmet İnönü’nün içişleri programında yer alan şu cümle bugüne kadar süregelen iktidar-yargı işbirliğinin T.C.’nin daha ilk yıllarında nasıl pekiştirildiğini gösterir: “İç politika durumu ile ilgili bütün teşkilat, tesisat ve yayın, hükümetin isteği ve Cumhurbaşkanı’nın onayı ile men edilecektir. Bu gibi yayınlarda bulunan gazeteler kapatılabilecek ve bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanacaktır.”(“İstiklal Mahkemeleri”, Sait Çetinoğlu)
Tüm iktidarı ve devlet aygıtlarını tek siyasal gücün elinde toplamak, muhalefet edenleri tasfiye etmek için kurtuluş savaşının askeri-siyasi önderleri (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele) dahil birçok muhalif, egemen sınıf içi hesaplaşmada İstiklal Mahkemeleri tarafından tutuklandılar. Araya giren İsmet İnönü hakkında dahi tutuklama kararı çıkarıldı. Cumhuriyet yargısının nasıl temellendiğini anlamak için dönemin Ankara İstiklal Mahkemesi Reisi Kel Ali (Çetinkaya)’nin şu cümlelerini hatırlamak yeterlidir: “İnkılap yalnız suçluların, hainlerin değil, suç’a istidadı olanların, hıyanet edebileceklerin, hatta şu veya bu sebeple vücudu zararlı olanların kısacık mahkemelerden sonra öldürüldükleri zaman oluyor!” (“İstiklal Mahkemeleri”, Prof. Dr. Ergun Aybars)
1930’lu yıllara gelindiğinde askeri mahkemeler ve İstiklal Mahkemesi gibi çalışan olağan mahkemeler kullanıldı. Her tarafta komünist ve muhalif avına çıkan iktidarın kıyım makinası gibi çalıştılar. Yasal bir parti olan TKP’nin önderleri ve üyeleri başta olmak üzere demokrat ve sosyalist muhalefete karşı M. Kemal’in emriyle yeni bir tutuklama kampanyası yürütüldü.
1937-38 yıllarında Dersim’de, tek parti CHP içinde kendi aralarında kavgalı egemen güçlerin ortak kararı ve işbirliğiyle, T.C. tarihinin en kanlı Kürt ve Alevi katliamı gerçekleştirildiğinde sağ kurtulanları en ağır cezalara mahkum edenler de bu askeri ve olağan mahkemelerdir.
Piyasada serbestçe satılan kitapları “Kıvılcım Kütüphanesi”nden, “Kitap Sevenler Derneği”nden alarak elden ele dolaştıran, okuyan aydınlara, Nazım Hikmet’e ve şiirlerini okuyan askeri öğrencilere “komünizm propagandası” yapmaktan akıl almaz cezalar yağdırdılar. Başta Nazım Hikmet olmak üzere (iki ayrı davadan 35 yıl); Hamdi Alev, Emine Alev, Hamdi Alevdaş, Nuri Tahir Tipi (18’er yıl); Orhan Alkaya ve A. Kadir Meriçboyu (5’er yıl 10’ar ay); Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mehmet Ali Kantan, Haydar Korcan (15’er yıl); Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Seyfi Tekdilek (10’ar yıl); Hüseyin Avni Durugün (5 yıl); Ali Kut (4 yıl); Fethi Ülgezer, Burhan Cengen’i (3’er yıl) hapis cezalarına mahkum ettiler. Davada yasal kitaplardan başka delil olmadığını savunan avukatlara cevap veren Nazi hayranı işkenceci askeri savcı Şerif Budak tek cümleyle özetleyiverdi bugün de geçerli olan gerçek zihniyeti:
Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz.” (Türkiye Solunun Hapisane Tarihi, Şaban Öztürk)
1929-1930 yıllarında yine aydınlar ve komünistler hedeftedir:
1929 tutuklamalarına ilişkin bir diğer önemli olay da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın, mahkumiyet kararının açıklanmasından birkaç hafta sonra, karar henüz temyizdeyken, hem de temyiz mahkemesi üyelerine hitaben yaptığı konuşmada, çok açık bir biçimde anti-komünist bir tavır ortaya koymasıdır:
‘Türk milletinin içtimai nizamını ihlale müteveccih (yönelik) didinmeler boğulmaya mahkumdur. Türk milleti, kendisinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen müfsit (iflas etmiş), sefil, vatansız ve milliyetsiz sebükmağzların (hafif beyinli, kuş beyinli, akılsız) hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha gösterecek bir heyet değildir. O şimdiye kadar olduğu gibi, doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeye kahredilmeye mahkumdur. Bunda köylü, amele ve bilhassa kahraman ordumuz beraberdir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Hakim Efendiler!… Siz kanun adamlarısınız!… Elinize milletin, vatanın her türlü hak ve menfaatlerini vikaye eden (saklayan, koruyan) kanunlar tevdi edilmiştir. İşaret ettiğim noktaları işittiniz. Türk milletinin büyük haklarını müdafaa ederken bu noktalar ehemmiyetle hatırda tutulmalıdır.
Bu memlekette komünistler, yalnız bizim tevkif (tutuklama) ve hapsettiklerimizden ibaret değildir. Bu işlerle bizzat yakından alakadar olacağım.’ (Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, F. Tevetoğlu, s: 429-430)
Mustafa Kemal Paşa 5/6 Ağustosta Ankara’dan gece treniyle İstanbul’a giderken, temyiz hakimlerinden Eskişehir garında hazır bulunmaları istenmiş ve yönlendirici konuşma, onlara hitaben saat 02.30’dan sonra yapılmıştır. Onu izleyen günlerde de hemen hemen bütün gazeteler bu nutku onaylayan ve öven makaleler yayınlamışlardır. (Türkiye’de Sol Akımlar II, Mete Tuncay, s: 68)
TKP Merkez Komitesi, bu konuşmayı, ‘Mustafa Kemal Paşa’nın tehdidi ve resmi harp ilanı’ olarak kabul eder ve ‘büyük bir soğukkanlılıkla’ karşıladığını, ‘mücadeleye devam edeceğini’ açıklar. (Türkiye Solunun Hapisane Tarihi, Şaban Öztürk)
Yürütmenin başında ve tek lider olan Mustafa Kemal’in yargıya yönelik talimatları ve temyiz hakimlerini gece yarısı bir tren garında toplayarak talimatlar vermesi bugüne kadar süren bir geleneğin başlangıcıdır. Bu gelenek dünden bugüne yargı mensuplarına verilen TSK ve Milli Güvenlik Akademisi brifingleri ve son yıllarda Saray’da yürütmenin çatısı altında yapılan adli yıl açılışları biçiminde güncellenerek geldi. Hakim ve savcı adaylarının Adalet Bakanlığı tarafından eğitilmeleri ise zaten yasal bir mevzuata dayanıyordu.
1943-1935 TKP, 1944 İGB (İlerici Gençler Birliği) ve birçok gazeteci, yazar ve aydın tutuklamaları ile tarihsel misyonununu devam ettirdi Cumhuriyet yargısı.
1940-45 emperyalist savaş yılları, Türk burjuvazisinin sermaye birikimini hızlandırmak için fırsat yıllarıdır. Alman emperyalizmi ile kurulan işbirliği, Alman savaş sanayiinin ihtiyacı olan krom, kömür, demir ve manganez satışıyla sermaye birikimini hızlandıran burjuvazi bunun yanında savaş koşullarının fırsat olarak sunduğu stokçuluk, karaborsa, vurgunculuk yoluyla da birikim sağladı. Alman sermayesi ile altyapıda kurulan işbirliği üstyapıda Alman faşizmine hayranlık olarak yansırken Yahudilerin mallarına el koymak için Varlık Vergisi Kanunu bu yıllarda çıkarıldı. Yahudi azınlığın elindeki ekonomik güç ve olanaklar bu kanunla ve devlet üzerinden Türk burjuvazisinin eline teslim edildi. Siyasal iktidara bağlılık geleneği kökleşmiş Türk yargı sistemi, 1940’lı yılların ilk yarısında uygulanan baskı, sömürü ve sermaye birikim politikalarının da sopası oldu.
Türk burjuvazisi savaşı sermaye birikimini artırma fırsatı olarak değerlendirirken Milli Koruma Kanunu adı verilen, işçiyi ve yoksul köylüyü köleleştiren -hafta sonu tatilinin kaldırılması, zorla çalıştırma, vergi toplanırken jandarma dayağı yaptırımı uygulaması, işten ayrılmanın yasaklanması, izinsiz ayrılan işçilerin yakalanıp tekrar işyerine getirilmeleri için yapılan masrafın ücretlerinden kesilmesi, patronlara işçiye karşı zor kullanma hakkı tanınması vb. hükümleri içeren- Cumhuriyet tarihinin en ağır sömürü yasasının yaptırım aracı olarak da görev yaptı Türk yargısı.
1945’e kadar ekonomik ve toplumsal altyapı desteğinden yoksunluğu nedeniyle tek parti üzerinden siyasal merkeziyetçiliğe mahkum kalan burjuvazi, 40’lı yılların ikinci yarısında belli bir sermaye birikimine ulaştığında, bir taraftan emperyalist dünya ekonomisiyle daha ileri düzeyden bütünleşme isteği ve dünyada değişen koşulların da etkisiyle, diğer taraftan tek parti CHP’nin elinde yıpranmış egemen sınıf siyaset alanını yeniden yapılandırma ihtiyacıyla iki partili sisteme geçme yolunda ağırlığını koyunca, Cumhuriyet tarihinde çoğulcu demokrasiye geçiş diye yutturulmaya çalışılan yeni bir süreç başladı. Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerini kazanıp hükümet olmasıyla birlike ivme kazanan bu süreç aynı zamanda dünyada ve Türkiye’de anti-komünizm kampanyasının başlatıldığı süreçtir. Kampanyada en önemli görev de her zaman olduğu gibi yine yargıya düştü.
’50’li yıllarda “keser döndü, hesap döndü” ama Kürt ve komünizm korkusu, diğer bir anlatımla sınıf temelli korku değişmedi. Keser de sap da, muhalefetteyken liberal bir ekonomik program vaat ederek “demokrasi” nutukları atan Demokrat Parti’nin eline geçti. İktidara yerleşmeye başladıktan kısa bir süre sonra ilk icraatlarından biri, yeni kurulan bütün sosyalist parti ve bağımsız işçi örgütlerini, hatta CHP’nin yan kuruluşu olan Halkevlerini kapatmak, en korktuğu rakibi CHP’yi zayıflatmak ve bir sonraki seçime mecalsiz bırakmak için tüm mallarına el koymak oldu.
İktidarın, “demokratik açılım” sahtekarlığı altında DP üzerinden siyasal merkezileşmesi ile birlikte -AKP hükümetinin ilk kuruluşundan bugüne gelirken olduğu gibi- faşizm el değiştirdi. Ama yargının tarihsel, siyasal misyonu değişmedi. Bu misyon 1951 TKP, 1954 Vatan Partisi tutuklamaları; 1955 yılında iktidarın derinliklerinde organize edilen 6-7 Eylül provokasyonunu sol’un üzerine atmak için yapılan manipülasyon tutuklamalarıyla devam etti. 49’lar davası, bitmeyen Kürt korkusunun yeniden alevlendiğini gösterdi. “İleri Yurt” gazetesini çıkaran Musa Anter yayımladığı Kürtçe şiiri “Qimil / Kımıl” nedeniyle tutuklanırken 50 Kürt de Musa Anter’e destek verdikleri için tutuklandı. Tutuklananlardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kaldı ve dava bu sayıyla tarihe geçti. Siyasal kin ve korku öyle büyüktü ki, sanıkların 25’i hakkında idam talep ediyordu dava savcısı. Davanın idamlık sanıkları 60 darbesinden sonra yeniden dönen “keser… hesap” ortamının sağladığı siyasal boşluk nedeniyle idamdan kurtuldular ve birçoğu değişik hapis cezalarına mahkum edildiler.
1946-60 arası yıllar; CHP hükümetinin 1946’da Amerika’nın Marshall yardımı stratejisine entegre olmaya hazırlık çerçevesinde ve yüksek oranlı devalüasyonla başlattığı, artık kendi gücüyle sanayileşmek isteyen burjuvazinin ulaştığı sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre ekonominin burjuva siyaset alanıyla birlikte yeniden yapılandırıldığı; 1950’den itibaren DP hükümetinin devam ettirdiği ekonomide liberalizm, siyasette faşizm, dış ilişkilerde ABD emperyalizmine daha sıkı bağımlılığın stratejik temellerinin atıldığı ve geliştirildiği dönem oldu. IMF ve NATO üyeliği, bunun bedeli olan ağır devalüasyonlar ile ABD ve Batı’nın emperyalist çıkarları için başlatılan Kore Savaşı’na binlerce asker gönderilmesi bu dönemde gerçekleşti.
1953’te yeniden başlayan ekonomik kriz, krizin ağır faturasının işçilere, köylülere ve emekçi kesimlere yüklenmesi sonucunda DP iktidarının oy desteği düşmeye başlarken egemen sınıf içinde yeni gerilimler ve çatlaklar ortaya çıktı. DP hükümeti -o dönemde tıpkı bugün olduğu gibi-, tüm muhalif kesimlere yönelik baskı politikalarına sarıldı. İstiklal Mahkemeleri’nin farklı bir biçimi olan, yargılama yetkisine sahip, yandaşlardan ya da parti teşkilatından atanan üyelerden oluşan “tahkikat komisyonları” kurdu, polis terörünü tırmandırdı. İçe dönük provokasyonlarda ve kutuplaştırma politikasında kullanmak üzere DP’ye bağlı ocak ve bucak teşkilatları oluşturdu.
Kapitalizm ve emperyalizm ile birlikte gelişen faşizm, egemen sınıf içinde süregelen tek başına merkezi güç olma ve birbirlerini siyasetten tasfiye kavgası, yükselen toplumsal muhalefet süreci, yeni bir dönemin başlangıcı olan 27 Mayıs 1960 darbesiyle noktalandı. Plansız, programsız ve ordunun iç hiyerarşik bütünlüğü bozularak gerçekleşen askeri darbe ortamında ortaya çıkan 1961 Anayasası’nda görece burjuva demokratik özellikler taşıyan hükümlerin yer alması darbecilerin istediği bir sonuç değildi. Ömrü kısa olan ve kendiliğinden gelişen darbenin, varolanı yıkarken tam bir siyasal merkezileşme sağlayamamasının yarattığı boşluğun DP iktidarından canı yanan toplum kesimleri tarafından kısmen de olsa doldurulması yeni Anayasa’ya da yansıdı.
Öte yandan 1960 darbesinde kurulan MGK, OYAK gibi kurumlar da Anayasa’da yer alırken, darbeciler daha ilk günden itibaren NATO’ya, CENTO’ya, ABD’ye bağlılıklarını ifade ettiler. Darbe döneminde üç korku, üç düşman politikası kesintisiz devam etti. Kürt aydınları ve kanaat önderleri sürgüne gönderildi.
Burjuva hukukunun demokrasi adına savunduğu kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkeleri 1961 Anayasası’nda dar, biçimsel ve göstermelik sınırlar içinde yer aldıysa da bunlar dahi sonraki değişikliklerle fiilen işlemez hale getirildi. “Kuvvetler ayrılığı” daha çok egemen sınıflar içindeki iktidar paylaşım kavgasının kurallarını belirleme ve dengeleme ihtiyacı ile sınırlıydı.
Keser ve sapın bir kez daha döndüğü 1960 darbesinde siyasi yargı bu kez “Adalet Divanı” adıyla çıktı tarih sahnesine. En hararetli darbe yandaşları atandılar bu iç hesaplaşma divanına. İktidarı ele geçiren siyasal güç, yenilmiş hasımlarını (Başbakan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bazı bakanları), yargı kılığında meşruluk sağlayıp hapis ve idamlarla tasfiye etmek için kurulan güncellenmiş bir İstiklal Mahkemesi’ydi Adalet Divanı. Başkanı Salim Başol’un, sanıklarla girdiği bir polemik sırasında sarfettiği şu sözleri tarihe geçti: “Sizi buraya getiren güç böyle istiyor”.
Onları oraya atayan darbeciler adına nasıl bir intikam zevkiyle, eze eze, alay ede ede yargıladıklarını görmek isteyenler, adına yargılama denilen bu dramatik tiyatronun kamera kayıtlarını mutlaka izlemelidirler. Yassıada duruşmalarının havasında bugünkü yargılamaların zihniyeti gizlidir.
’60’lı yıllar ithal ikameci yöntemle sermaye birikimini geliştiren Türk burjuvazisinin ve kapitalizminin atılım yıllarıydı. Sanayileşmesi hızlanan burjuvazinin bu atılımını, örgütsel ve kitlesel olarak gelişen işçi sınıfı takip edince egemen sınıfın komünizm korkusu da atak yaptı.
1968 devrimci gençlik ve işçi hareketi dalgası, egemen sınıfın 12 Mart askeri darbesi ile karşılandı. Yargı aracıyla siyasal baskı ve tasfiye görevi bu kez sıkıyönetim mahkemeleri adıyla dizayn edilen askeri mahkemelere verildi. Deniz’lere verilen idam kararlarında ve idamların infazında tanıdık “Türk Milleti Adına” karar veren mahkemeleri… İdam gecesinde Mahkeme Başkanı Ali Elverdi yansıtıyordu dönemin siyasal karakterini. İdamları elleri arkasında, sigara içerek izleyen Ali Elverdi’nin keyfini bozan son sözler yankılanırken cezaevi avlusunda, “çek çek…” diye bağıran o kin dolu ses yargının sesiydi. O hakimleri o kürsülere atayan siyasal güçlerin 1968 korkusu mahkeme kararlarında yankılandı bir kez daha. Devrimcileri, aydınları, öğrencileri, işçileri, komünistleri, Kürtleri kitleler halinde cezaevlerine doldurdular.
’50’li ’60’lı yılların siyasal, toplumsal, ekonomik gelişme ve birikimlerinin bir sonucu olarak ’70’li yıllara gelindiğinde Türk burjuvazisi tekelleşmiş, iç pazara sığmaz hale gelmiştir. Uluslararası alanda ise emperyalist sermaye ulusal sınırların öncelikle yabancı sermaye girişine açılması, hukuksal engellerin kaldırılması, sermayenin ülkeler arasında hızlı dolaşımının sağlanması vb. amacıyla yeni düzenlemeler dayatmakta, ulusal tekelci sermaye kesimleri de buna entegre olma ihtiyacı duymakta, emperyalist burjuvazi 1973 petrol krizi ile ivme kazanan ekonomik krizi aşmak için neoliberal politikalar gündeme getirmektedir.
Bu politikaların uygulanması emek gücü sömürüsünün alabildiğine artmasını, pazar ve kaynakları ele geçirme ihtiyacının önündeki engellerin kaldırılmasını gerektirmektedir. Oysa bu sırada Türkiye devletinin siyasi yapısı, tabanda gelişen devrimci uyanış ve kitleselleşme, işçi sınıfının giderek artan sendikal örgütlülüğü, krizin faturasının yüklenmesine karşı yaygınlaşan grevler, burjuva siyaset arenasında ve devlet kurumları içindeki parçalanmışlık, yargı-yürütme-yasama üçgenindeki çelişkiler ve az çok işleyen “güçler ayrılığı” neoliberal politikaların hayata geçmesinin önünde engel olarak dikilmektedir. ’60’lı ve ’70’li yıllar Türkiye işçi sınıfının, sadece ekonomik değil siyasal içerik de taşıyan en görkemli eylemlerine tanık olduğumuz, dönemin Genelkurmay Başkanı’nın da itiraf ettiği gibi “sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığı” yıllardır.
[Sürecek]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!