Devrim Şen
Çakma Kahraman Süleyman ‘Soylu’nun istifası üzerinden başlayarak sürece bakmakta fayda var.
Bu ülkede burjuva hükümetlerin ortak sloganı terörle mücadele! Bol bol çakma kahraman bu sayede yaratılıyor. Ülke neredeyse kırk yıldır bu politikayla yönetiliyor. Süleyman Soylu gibi kişiliksiz birinin bile kahramanlık taslayıp “delikanlı” görünümüne bürünebilmesi bu toplumsal/siyasal düzlem içinde mümkün olabiliyor. Tüm siyaset gücünü terörle mücadele demagojisi üzerinden devşiriyorlar. Süleyman Soylu bunun somut örneklerinden biridir.
Süleyman Soylu’nun vıcık vıcık duygu sömürüsüyle kaleme alınmış istifa metni ve sonrasında kendi aralarında top çevirerek durumu kontrol altında tutma konusunda sergiledikleri ortak tutum anlaşılır. Elbette bunun altında yatan güç/iktidar ilişki/çatışmaları da…
S. Soylu’nun istifasını açıklarken kullandığı bir cümle ayrıca dikkat çekicidir. Sokağa çıkma yasağı ilanının ortaya çıkardığı görüntüleri “öngöremediğini” söylemişti S. Soylu. Tüm o hesapçı açıklamada samimi olarak ettiği tek laf belki de buydu! Evet, öngöremediler. Pekçok süreci öngöremedikleri gibi, atacakları adımların sonuçlarını dahi öngöremez bir hale geldiler. Yalnız onlar mı öngörü kabiliyetlerini yitiren? Aslında belli bir yöntem ve belli bir bilinç ile süreçleri tahlil etmeyi başaramayan hemen herkes bu kabiliyetini kaybetti. Çünkü ezberlerin dışında farklı bir durum söz konusu idi!
Satranç oyunundan örnek verelim. Bu oyunun meraklıları bilir. Sık sık yapılan tekrarlarla bu oyunda oyuncunun öngörü yeteneği ciddi bir miktarda gelişir. Öyle ki çok farklı hamle ve karşı hamle kombinasyonları oyuncunun kafasında neredeyse ezber haline gelir. Belli bir “kader anında”, tecrübeli bir oyuncu altı-on hamle sorasına kadar kafasında oyunun geleceğini görebilir. Geçmiş tecrübe birikimi ve oyun üzerine düşünsel yoğunlaşma yeteneği gelişen oyuncular bunu yapabilirler.
Siyasette de “normal şartlar altında” durum bundan çok da farklı değildir aslında. Olağan dönemlerde mevcut güç ve ilişkiler açısından bir siyasetçinin yaptığının satranç oyunundan çok da farkı yoktur. Neredeyse atacağı her adımın sekiz-on adım sonrası sonuçlarını çok iyi bilir, öngörür ve iyi bir oyun çıkarırlar. Ancak, satranç vb. bir kural ve şartları belirli bir strateji oyunu ile gerçek hayat ve ilişkilerin söz konusu olduğu saha birbirinden çok farklıdır. Bu yüzden benzerliğin “işlerin olağan gittiği dönemlere” dair bir benzerlikle sınırlı olduğunu tekrar belirtmek gerekiyor. Satrançta oyunun kurallarını bir anda değiştiren herhangi bir dış etkenin çıkıp gelerek oyunu baştan aşağı belirleme şansı yokken gerçek hayatta işler öyle yürümez.
Gerçeklerle bağı kopartılmış bir düşünce, kurgu ve spekülatif aleminde gerçek şeyler arasında olmayan ancak kafamızın içinde kurulabilecek bir ilişkiler alemi kurar. Ancak, gerçek olgu, olay ya da süreçlerin hareket ve gelişim seyri ile sıkı sıkıya kurulmuş ve korunmuş düşünsel bağ, farklı bir düşünsel bütünlük kuracaktır. Şey, olay ya da herhangi bir sürecin kendi doğası, hareket tarzı ve gelişme biçiminden koparak uzaklaşan düşüncenin kendi içinde kurduğu bu ilişkiler sistematiği, şeyin gelecekte alacağı biçimlere yaklaşabildiği gibi ondan hızla uzaklaşarak olayların gerçekte hiç olmayacağı bir noktaya doğru da gidebilir. Her iki durumda da insan düşüncesinin gerçekleştirdiği eylemin adı öngörüdür. Ancak birinci durumda, yani olayların doğal seyrinde, gelecekte alacağı biçime yaklaşması, onları temsil etmesi anlamında doğru öngörü, ikinci durumda ise olayların gelecekte alacağı biçimle ilgili bir örtüşme, denklik, temsiliyet ilişkisi kalmadığı için yanlış bir öngörüden bahsedilebilir. Geçmişi olan bir sürecin/şeyin şu anı olduğu gibi gelecekte alacağı biçim ya da biçimlerin olacağı bir mutlaklıktır.
Öngörü ve kehanet kavramları birbirlerine çok yakın kavramlardır. Yani bir olayın olacağı ya da daha doğru bir anlamda süreçlerin gelecekte alacağı biçimi önceden anlatmak, belirtmek. Kehanet geleceğe ilişkin tasarımlarda bulunurken kendisine herhangi bir temel/dayanak ihtiyacı duymaz. Kehanet bir olayın yaşanacağını/gerçekleşeceğini söyler. Mevcut olay ve süreçlere derinliğine nüfus eden bir tahlil sürecine ya ihtiyaç duymaz ya da son derece yüzeysel değinmelerden yola çıkar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta öngörünün dayanaklarıdır. Öngörü dışımızdaki gerçek olgu ve süreçlerin derinliklerine nüfuz etmiş ya da bu yönde ilerleme çabası içindeki bir düşünce biçiminden mi yoksa bunlarla hiçbir bağı olmadan rastgele bir şekilde mi oluşturulmuştur? Yani neye dayanmakta, çıkışını nereden almaktadır? Bu temel kıstas iki faklı ve birbirine taban tabana zıt iki ayrı dünya yorumudur.
Bilimsel öngörülerin oluşma süreçleri yine bilime dayanır. Toplumsal faaliyetlerin istisnasız tümü öngörülere ihtiyaç duyar. Gerek bir işletme söz konusu olsun gerek bir banka ya da bankacılık, spor biçimleri, askeriye ve savaş sanatı, politika… Faaliyet yürüten tüm toplumsal kurum ve kuruluşlar önlerini görmek zorundadırlar. Vizyon oluştururken, amaç ve hedeflerini belirlerken, işlevlerini yerine getirirken öngörülere dayanmak bir zorunluluktur.
Bu anlamda ciddi bir düzeyde tahlil ve soyutlama, teorik çaba olmadan işlerin ilerletilmek istenildiği yer doğru bir şekilde ortaya konulamaz. Tüm evrensel olayların izlediği belirli en genel yasaların yanında her konu ve alanın kendine özgü bir doğası, işlerliği ve ilerleyiş biçimi vardır. Tüm evrensel süreçlerin en genel gelişim yasalarının bilinmesi ve bu bilme aracılığı ile her özgül faaliyet alanının kendi doğasının özgül işleyiş biçimlerini kavramak ve bu alana ilişkin gelişmelerin seyrini anlayarak mevcut harekete bu doğrultuda müdahalelerde bulunmak, işlerin seyrini değiştirici, ilerletip geliştirici bir rol oynama gücünü barındırır.
Öngörüye ulaşılması için öncelikle bilgiye ulaşmak gerekir. Bilginin serüveni bilgisizlikten bilgiye, daha az bilinenden daha çok bilinene, biçimden öze özden daha derin bir öze… şeklinde durmaksızın bir yol izler. Bu, aklın süreçlere derinlemesine nüfus edişi süreci, bilginin doğduğu süreç olmasıyla birlikte ilerde şekillenecek olan öngörülerimizin de rahmidir. Dışımızdaki dünya bilinebilir, anlaşılabilir ve bu bilme aracılığıyla da değiştirilebilir bir dünyadır. Bilinebildiği, yani işleyiş yasaları kavranabildiği oranda da gelişmelerinin yönü de kestirilebilir/öngörülebilir.
Gerek ülkemizde gerekse de dünya siyasetinde benzeri ancak yüz yılda bir görülebilen türden yeni bir olgu girdi: Pandemi. Aslında herkesin ezberlerinin bir anda bozulmasının, şaşkınlık yaşamasının altında bu yatıyor. Benzeri ancak yüz yılda bir görülebilen bir olgunun hemen bir anda kavranılarak yaratacağı sonuçların bir çırpıda kavranabilmesi, öngörülebilmesi mümkün müdür? Kısmen evet, kısmen hayır.
Satranç oyunundan da örnek verdiğimiz gibi işlerin olağan halde gittiği durumlarda insanların kullandıkları düşünce yolları, düşünüş alışkanlıkları, kalıpları bu yeni durum karşısında yetersiz kaldı. Hele hele burjuva siyasetçileri açısından! Olağan durumlarda toplumu idare ediş biçimleri, alışkın oldukları ve sürekli kullanarak ustalaştıkları yönetme tarzı bir anda boşa çıktı. Öngörülerini kaybettiler. Aslında tamamen kayıp da etmediler. Yalan üzerine kurulu, algı yönetimi üzerine kurulu yönetme sanatları gerçekler karşısında yetersiz kalmaya başladı. Yine buna bir örneği de Elazığ depreminden vermek yerinde olacaktır. S. Soylu ile Führer Recep’in aralarındaki konuşma gazetecilerin mikrofonuna takılmıştı; “toplumun algısı çok iyi” diyordu. Yani o anda bile asıl problemi deprem olarak görmüyorlar, takkenin düşüp kelin görülmesinden korktukları toplumsal algıyı ilk planda tutuyorlardı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam yaptığı açıklamalarda birkaç gün önce gazetecilerden gelen bir soruya verdiği cevap dikkate değerdi. Ölüm sayılarının gerçekleri yansıtmadığını TTB’de kamuoyuna açıklamıştı. Bakan Koca soruyu, “birilerini sevindirmek adına rakamların gerçekliğini değiştiremeyiz” şeklinde cevaplamıştı. Bu cevap üzerine çok dikkatli düşünmek gerekiyor. Bilim kurulunun aldığı hiçbir karar ya da tavsiye hiçbir şekilde kamuoyuna deklare edilmiyor. Bilim kurulu doğası gereği bu aşamada kendi konuları olan salgın ve buna karşı alınması gereken tedbirlerin bizzat kendi doğası ile ilgilenir. Bu tedbirlerin ekonomiyi getireceği hal, siyasete getireceği hal, kimlerin çıkarına nasıl zarar vereceği vb. gibi konular bilim insanlarını ilgilendirmez. Oysa burjuva hükümet tam da bununla ilgilenir. Şu an halkı ve kitleleri ilgilendiren konu ise bu beladan kurtulmanın gerçek çareleri, tedbirlerinden başka bir şey değildir. Bu yüzden Bilim Kurulu’nun hiçbir konuda görüş ve kararının kamuoyuna deklare edilmemesi, burjuva hükümetinin aldığı kararların sorgulanmasına yol açmaması gerekmektedir.
Pandeminin ülkemizde aldığı gerçek hal, gerçek hasta sayısı, alınan ve alınmayan tedbirlerin doğuracağı sonuçların ne olacağı gibi bilimsel öngörüler sağlık bakanlığınca bilinmektedir. Ancak bilinen değildir burjuva siyaset açısından önemli olan, kitlelerin neyi, nasıl ve ne kadar bileceğidir! Bakanın ifade ettiği biçimiyle ölü sayısı ile “Birilerini sevindirmek” nasıl mümkün olabilir, ölenler insan! İnsan ölümlerinin sayısının artmasından kimin ne gibi bir sevinç duyması mümkün olabilir?
Pandeminin Türkiye’ye giriş tarihi hükümetin açıkladığı tarihten çok daha öncesine dayanıyor. Şu anki vaka sayısı da bilinmeyen vaka sayısı da tahmin edilenden çok daha yüksek. Çünkü kamuoyu aylarca İdlib, mülteci krizi gibi konularla oyalanırken, toplumun gündemi hükümetin savaş siyaseti ile belirlenirken pandemi tüm dünyaya yayılmıştı. Hiçbir tedbir ve önlem açıklanmadı bu süreçte. Umreye gitmek isteyenlere izin verilmesi de aslında yine bu politik körlük ve öngörüsüzlükten doğmuştu. Bu konuyu önemsediler belki de fakat sonuçlarını öngöremediler. Salgının belli bir bölge/bölgelerden belli bir şekilde dağılımı yerine tüm yurtta birden görülmesi de bu politik körlükten kaynaklanmıştır.
Şu an işlerin aldığı politik halde ise salgını idare etmekle ülkeyi idare etmek bir ve aynı anlama gelmiş durumdadır. Kitleler nezdinde başarısızlıkla yargılanmaktan kurtulmanın tek yolu ve çaresi uzmanı oldukları algı yönetiminden başka bir şey değildir. Diğer ülkelerle gidilecek bir kıyaslamada tüm açıklamalar ve sayılar hükümetin başarılı olduğu tablosu oluşturacak şekilde dizayn edilmektedir. Bilinçlerde gerçekler değil sanal bir gerçeklik tablosu yaratılmaktadır. Gerek açıklanan ilk vaka tarihi gerekse de daha sonra açıklanan vaka ve ölüm oranları gibi tüm rakamlar belli bir ‘gerçeklik’ senaryosu, algısı yaratmak içindir. Alınan tüm önlemlerin zamanında alındığı, herhangi bir ihmal ya da gecikmenin bulunmadığı, geliştirilen tüm tedbirlerle de bu sürecin diğer ülkelerden çok daha hazırlıklı ve başarılı olarak yürütüldüğü algısı şu an için her şeyden daha önemli burjuvazi ve onun hükümetinin geleceği açısından… Şu an alelacele Atatürk Havaalanı’nda yapılmaya çalışılan ve tamamlanması 45 gün olarak açıklanan havaalanı bu kadar öngörülü ve her şeyi doğru ve zamanında yapan bir iktidar tarafından 45 gün önce yapılmaya başlanamaz mıydı?
Kitlelerin bilincinde gerçeklik algısı ve gerçeklik bilincini tekrar kurmayı başaramadan, onların beyinlerinde yaratılan burjuva gerçeklik algısının sanal dünyasından çıkmalarını sağlamadan onları harekete geçiremeyiz. Bunun için her adımda ve her konuda burjuvazi ve hükümetinin politikalarını ve bunun kitlelerin öz yaşamları üzerinde yaratacağı gerçek sonuçların deşifre edilmesi bir zorunluluktur. Mevcut nesnel çelişkilerin yakıcılığından kaynaklı sınıf ve kitleler harekete geçseler dahi, burjuvazi açısından bu hareketi kontrol altına alıp sistem içinde soğurmak mümkün olacaktır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!