Noam Chomsky: “Trump, tarihin tartışmasız en berbat suçlusudur”



Kendisi ile yapılan bir röportajda Noam Chomsky, George Floyd ve Breonna Taylor’un polis tarafından öldürülmeleri üzerine yapılan protestoların “önceden kesinliklikle tahmin edilemeyen kapsamı ve boyutu”, Brezilya’da Lula’nın cumhurbaşkanlığı dönemi ve Trump’ın neden “insanlık tarihinin en kötü sabıkalısı/suçlusu” olduğuna ilişkin görüşlerini dile getiriyor


Son yarım yüzyılda ABD’de kamuoyu tarafından bilinen hiçbir entelektüel, efsanevi dil bilimcisi, siyasal analist, aktivist ve düzinelerle kitabı olan Dr. Noam Chomsky kadar etkileyici olamamıştır. 91 yaşında hala hiç yorulmadan yazmaya ve röportaj vermeye devam eden Noam Chomsky geçen hafta da aşağıdaki röportajı Michael Brooks’a vermiştir.

Michael Brooks: George Floyd ve Breonna Taylor’un polislerin elinde ölmesinden sonra patlayan hareketler hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Noam Chomsky: Aklıma ilk gelenler, kesinlikle önceden tahmin edilemeyecek kapsam ve boyutta olan katılım, bağlılık ve kamusal destektir. Anketlere baktığınızda hayrete düşmektesiniz. “Siyah Hayatlar Önemlidir”e ve protestolara verilen kamusal destek, örneğin Martin Luther King’in popülaritesinin zirve yaptığı “Bir Rüyam Var” dediği zamanların çok ötesine geçmiştir. Yine bu destek daha önceki polis cinayetlerinde gösterilen kamusal reaksiyona verilen desteklerin de çok ötesine geçmiştir.

Buradaki reaksiyon belki de Rodney King’in Los Angeles’te dövülmesine gösterilmiş olan reaksiyona benzetilebilir. Rodney orada ölümüne dövülmüştü. Saldırganların çoğu mahkemeler tarafından hiçbir suçlama yapılmadan serbest bırakılmışlardı. Protestolar bir hafta sürdü, altmış kişi öldürüldü ve sonunda protestoların bastırılması için Los Angeles’e federal birlikler gönderildi. O zaman olay sadece Los Angeles’te idi, şimdi her yerde.

Ve bu sadece polisin öldürmesiyle ilgili değil, arka planda da sorunlar var. İnsanlar bu sonuca neden olan gerçeklerle ilgileniyor, sorguluyor ve protesto ediyor. Bu da 400 yıllık saldırgan baskı konusundaki bilinci ve bilinçlenmeyi artırıyor.

Michael Brooks: Bu öngörülemeyen nitelik sizce nasıl açıklanabilir?

Noam Chomsky: Bunu uzun yıllar süren yoğun aktivizme bağlıyorum. Örneğin yıllar önce New York Times Amerika’da ırkçılığın tarihini anlatan önemli bir diziye başladı: “1619” -çünkü 1619 çok sayıda siyah kölenin Amerika’ya getirilmeye başlandığı yıldır. Bunu daha önce tahayyül bile edemezdiniz. Bu benim görmeyi umut ettiğim önemli değişikliklerin çok sayıda işaretinden biridir ve Black Lives Matter ve benzeri gruplar için insanları bilinçlendirmek ve kamuoyu oluşturmak için kullanabilecekleri bir nimettir.

Ve karşı koyma/reaksiyon hakkı da şimdi çok önemlidir. Durum Ronald Reagan zamanından farklıdır. Ronald Reagan kampanyasını üç insan hakları savunucusunun öldürüldüğü yerde, Philadelphia ve Mississippi’de başlattığında mesaj çok açıktı ancak çok az tepki vardı.

Michael Brooks: Şimdi çok daha fazla reaksiyon ve şiddet örnekleri de var. Bu kadar farklı haber, dezinformasyon arasında bir şey anlamak oldukça zor. Anarşist gelenekten gelen birileri varsa olaya çok ihtiyatlı yaklaşmak gerek. Seattle’daki “otonom bölge” hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Noam Chomsky: Çok ilginç gelişmelerden biri, kısmen pandemiye tepki kısmen George Floyd’un öldürülmesine tepki. Temel sorunları çözme konusunda krize çok hazırlıksız yakalanan, örneğin insanlara su bile temin etmekte yetersiz kalan resmi kurumlar karşısında dayanışma ve işbirliği yapıları oluşturulmuş ve insanlar resmi kurumlara mahkum olmaktan kurtarılmışlardır. Otonom bölge bu durumun ilginç bir örneğidir.

Trump’ı ve Fox News’ü deliye çeviren, halkın ve popüler çevrelerin Seattle Belediye Başkanı’na verdiği yoğun destek de çarpıcı bir örnektir. Bu olumlu ve önemli bir işarettir. Bu,hayatlarımızı kendi kontrolumuza almalı ve onları kendisini patronumuz sanan otoriteye teslim etmemeli anlamına gelen bir manifestodur. Yönetimi ele almalıyız.

Michael Brooks: Başka türlü söylemek gerekirse, diyelim bir şeyler oldu, hatta başarısız bir sonuç ortaya çıktı, eğer bu durum bile adalete doğru bir dürtü yaratabilmişse başarı veya başarısızlık diye bir ölçü kullanılabilir mi?

Noam Chomsky: Başarı ve başarısızlık karmaşık şeylerdir. Her ciddi mücadelede gerileme anları olacaktır. İşler umduğunuz gibi gitmeyecek, o zaman toparlanıp, oradan devam edeceksiniz. Düşünebildiğin her şey –insan hakları, kadın hakları, kürtaj, hepsi- bir süreçtir.

Örneğin Bernie Sanders kampanyasını ele alalım. Ya sürekli olarak mektuplar alıyorum ya da posterlerde okuyorum, “Uğraştık, kaybettik, her şey bitti, o halde bırakıyorum.” Olan bu değildi. Olan büyük bir başarı, benzeri olmayan bir başarıydı. Amerikan siyasi tarihinde böyle bir şey olmamıştı. Tartışmanın kapsamı ciddi şekilde yön değiştirdi. Yakın zamana kadar gündemde olmayan şeyler öne çıktı ve merkeze oturdu: Talep edilen ve pandemi nedeniyle önemi daha da artan genel sağlık hizmetleri, küçük bir genç insan grubunun kongre bürolarını işgal etmesiyle gündeme gelen Yeni Yeşil Mutabakat (Green New Deal); bunların geri planında hep Sanders’in başarısı ve genç kongre üyelerinin desteği vardı.

Sanders, bazılarının eleştirdiği ancak benim doğru bulduğum taktiksel bir karar vererek Joe Biden kampanyasına katılarak onu sola ittirdi. Taraftarları komisyonlar kurmaya çalışıyor ve aslında ortaya çıkan programa bakıldığında FDR’den (Franklin Delano Roosevelt) bu yana en soldaki program olduğu görülmektedir. Program birçok fırsat sunmaktadır.

Bu sihirle oluşmadı. Yeni Yeşil Mutabakat’ta olduğu gibi oldu. Sürekli baskı ve aktivizmle oldu. Solun seçimleri böyle kavraması gerekir. Konu bir aday için düğmeye basmak değildir. Konu sürekli aktivizm ile seçeneklerin, sorunların ve politikaların yeniden şekillendirilmesi ve sıralandırılmasıdır. Oturduğun yerde parmağını şıklatarak kazanamazsın. Bazı işler iyi bazıları kötü gider, sen onları toplar oradan devam edersin.

Michael Brooks: İfade özgürlüğü hakkında sormak isterim. Bana öyle geliyor ki bu konu Sol’un bir kesiminde gündemden düşmüş gibi. İfade özgürlüğü hakkında ne söylemek istersiniz?

Noam Chomsky: Her şeyden önce geçmişi biraz hatırlamalıyız. Bu sorun neden şimdi ortaya çıkıyor? Sorun yeni mi? Hayır. On yıllardır olan bu norm her zaman Sol’u hedef aldı ve o yüzden kimse ilgilenmedi. Her şeyden öte şimdi şunlar oluyor: Toplantılar basılıyor, zor kullanılarak dağıtılıyor, kitaplar imha ediliyor. Örneğin sözünü ettiğin ilk kitap, Üretim Konsepti, 70’lerin başlarında Ed Herman ile birlikte üzerinde çalıştığım ilk kitap. Kitap çok başarılı bir yayıncı tarafından 20 binin üzerinde basıldı. Yayınevinin sahibi büyük bir ticari şirketti. Yetkililerden biri kitabı görünce korkuya kapıldı ve yayıncıya kitabı yayından kaldırmasını emretti. Yayıncı bunu reddedince yetkili, yayıncı kuruluşu ortadan kaldırdı. Tüm stoklar imha edildi ve “yanlışlar kitabının” dağıtımı önlendi.

Kimsenin umurunda oldu mu? Sırf ne olacağını merak ettiğim için durumu Nat Hentoff ve ACLU (Amerikan Sivil Özgürlükleri Birliği) gibi sivil liberterlerin dikkatine sundum, ancak onlar bunda hiç sorun görmedi. Eğer bir ticari şirket yayınevini kapatmaya karar verir, stokları imha ederek kitapları görünmez kılarsa bu devlet sansürü değildir. Kitapta yanlış bulan kişi hakkında bir şey bulmak veya duymak çok zordu.

Fakat böyle bir şey bir defaya mahsus olmadı. Sana yayıncının hoşuna gitmeyen politik içerikler olduğu gerekçesiyle kitaplarımın yayından çekilmesi, aldığım avansı iade etmemin istenmesi gibi başka örnekler de verebilirim. Başka insanlar işlerinden atıldılar, bazılarının akademik pozisyonları iptal edildi, vb. Onlar umursamadılar. Bu sansür değildi -bugün de her şeyin ötesinde devam eden Sol’a karşı bir tavırdı.

Ancak bu, günümüzde olmakta olanı haklı çıkarmaz. Her şeyden önce bunu Sol olarak nitelendirmem. New York Times yapmamaları gereken bir şeyi yapıp yayınlanan bir kişisel yorumu geri çekerse buna Sol demek çok zor olur.

Birçok genç adam bir konuşmacıyı kürsüden indirmeye karar verirse bence çok kötü bir hata, hatta taktik açıdan da büyük bir hata yapılmış olur. Buna karşı koymanın çok daha iyi yolları vardır -karşı oturum düzenleyip, olup biteni sergiler ve bunu bir eğitim fırsatı olarak kullanabilirsin. Bu bence ilkesel ve taktik açıdan yanlış olmuştur. Aşırı sağa sevdikleri bir hediye verilmiştir.

Michael Brooks: İçinde yer aldığınız çok sayıdaki aktivite içinde benim çok beğendiklerimden biri siyasi tutsak olarak hapse atılan Brezilya Başkanı Lula da Silva’nın avukatlığını yapmanızdır. Onu Curitiba’daki cezaevinde ziyaret etmiştiniz. Başkan Lula’yı önemli bir lider olarak görmenizin nedenlerini anlatabilir misiniz?

Noam Chomsky: Başkan Lula işçi sınıfı çevresinden gelen, diktatörlük günlerinde önemli bir muhalefet örgütlemeyi başaran ve başkanlığa aday olan bir aktivistir. Zaferi birkaç kez çalınmış ancak sonunda başkanlığı kazanarak Brezilya tarihinde yeni bir çağı başlatmıştır.

Benim sözüme değil, radikal bir kuruluş olmayan Dünya Bankası’na bakın. Görev süresi bittikten birkaç yıl sonra, 2016’da Brezilya’nın yakın ekonomik tarihine ilişkin uzun bir çalışma yayınladılar. Lula’nın görevde bulunduğu süreyi Brezilya ekonomik tarihinin “altın on yılı” olarak tanımladılar. Fakirlikte muazzam bir azalma, siyahların, marjinalleştirilmiş ve baskı altına alınmış çok sayıda insanın yer aldığı katılımcılıkta olağanüstü bir artış, insanların yaşamlarını kontrol edebilme politikaları. Olağanüstü başarı.

Brezilya -en çok da olabilir ama olmasa da- dünyanın en çok saygı duyulan ülkelerinden biri olmuştur. Bir de şimdi bakın. Tamamen dışlanmış, dünyanın en çok alay edilen ve lanetlenen ülkelerinden biri olmuş.

Lula’nın döneminde de bol miktarda sorun vardı. Bunlardan biri yolsuzluktu ve Lula buna dikkat etmedi, hatta tolere etti. İşçilerin Partisi (PT) içinde Brezilya’nın tüm bölgelerinde yaygın biçimde vardı. Lula yönetiminin gerçekten çok başarısız olduğu nokta halka kurulmakta olan sistemin bir parçası olduğunun anlatılamamasıydı. Şimdi tuhaf olan Lula’nın programlarından en çok yararlanan kesime “Bu nasıl oldu?” diye sorulduğunda, sanki kazara olmuşcasına “Allah verdi, Allahtan geldi” yanıtıdır. Bu insanlar programların İşçilerin Partisi (PT) programının bir parçası olduğunu bilmemektedirler. “Tepeden geldi” tavrı insanları angaje etmekte gerçek bir başarısızlıktır ve insanlar bir bakıma olayın parçası olamamışlardır. Bu gerçekte büyük bir başarısızlıktır.

Eleştirilecek başka şeyler de vardır. Bana göre “altın on yıllar” nitelemesi doğrudur. Küresel Güney’in bir sesi olarak uluslararası büyük saygı duyulan bir pozisyona yükselmek çok önemliydi. Ancak düşüşü de biraz bu nedenle oldu. Politik sistemler birdenbire yükselenleri sevmez.

Brezilya elitleri aşırı derecede ırkçıdır ve sınıf bilinçleri çok yüksektir. “Doğru” okullara gitmemiş, “düzgün” Portekizce konuşamayan, işçi sınıfı çevresinden biri çıkıp geliyor. Alçakgönüllü olmalı, “politika falan üretmeye kalkmadan” yaptıklarımız için bize minnet etmeli. Politika yapmaktan da öte gidip insanlarla konuşuyor, onların umutsuzluklarını ve kızgınlıklarını hissediyorsun.

Lula görevden ayrıldıktan birkaç yıl sonra onun halefi olan Dilma Rousseff’e yumuşak bir darbe yapıldı. Bu durum 2018 seçimine yol açtı. En popüler aday olarak kazanmaya çok yakınken Lula hapsedildi. Şüphe götüren ithamlarla suçlandı ve susturuldu. İnfaz sırasını beklen bir seri katile bile tanınan konuşma hakkı tanınmadı. Bu çok önemli idi. Seçim kampanyası boyunca sessiz kaldı. Temyiz süreci devam ederken kısmen tahliye edildi. Ancak seçimden önce ona fırsat tanımadılar, oyunun dışında tuttular. Gelen ise ülkeyi mahvetmekte olan aşırı sağcı fanatik Jair Bolsonaro oldu. Brezilya sağı şimdi askeri darbenin tam sınırına gelmiş durumdadır. Günler önce ortada dolaşan klibi gördün mü bilmiyorum? Orada Bolsonaro çeteleri parlamento binalarına, Yüksek Mahkeme’ye saldırıyor ve “Bunları ortadan kaldırın,” diyorlardı. Bolsonaro, ailesi ile ilgili işlere bakan yürütme bölümlerinin başkanlarının tümünü işten attı. Gerekçesi ise “Hiç kimse ailemle ilgili bir halt karıştırmasın”du. Benzer bir durum burada da yaşandı. Bolsonaro kendisini Trump’ın kolonlanmış hali gibi görüyor. Trajedi ve maskaralık.

Trump da çok benzer. O da yürütme bürolarındaki yolsuzluk ve suistimalleri araştıran tüm savcıları çok yakın bir zamanda işten attı. Savcılar, Washington’da Trump tarafından yaratılmış olan kokuşmuş bataklığı soruşturmaya başlamışken işlerinden atıldılar. Bir de beş para etmez diğer diktatörler gibi kariyerini bu uygulama sistemini kurmakla geçiren Cumhuriyetçi senatör Charles Grassley’i aşağılamak zahmetine katlandı. Cumhuriyetçi Parti’den çıt çıkmadı. Parti olarak görünmezleştiler. Eski Komünist Parti’den daha beter oldular. Lider emir verir, biz diz çökeriz misali.

Michael Brooks: Kurumsal olarak Trump’un eşi görülmemiş işler yaptığını ve bunun kendi içinde bir sorun olduğunu nasıl açıklarsınız?

Noam Chomsky: Kulağa sert geliyor ancak doğru: Tartışmasız bir biçimde Trump, tarihin en berbat suçlusudur. Siyasi tarihte insani yaşam projelerini mahvetmek için kendisini tutkuyla adamış onun gibi bir figür asla olmamıştır.

Bu bir abartma değildir. İnsanlar şimdi protestolara odaklanmış durumdalar: Korkunç bir maliyetle çıkabileceğimiz ciddi bir pandemiyle karşı karşı karşıyayız. Maliyet on binlerce kişiyi öldüren Beyaz Saray’daki ganster tarafından önemli ölçüde yükseltilmiş ve koronovirüs günlerinde Amerika’yı dünyada yaşanacak ülkeler içinde en kötü ülke yapmıştır. Pandemiden çıkacağız ama Trump’un işlediği başka bir suç olan küresel ısınmadan çıkamayacağız.

Buz tabakaları geriye dönülmeyecek biçimde eriyor. Bu durum da küresel ısınmada katmerli artışa neden oluyor. Kutup buzulları sellere neden olabilir. Yeni araştırmalara göre mevcut durum devam ederse yaklaşık 50 yıl sonra dünyada yaşanabilir yerlerin çoğu yaşanmaz hale gelecektir. Güney Asya’nın, Ortadoğu’nun ve ABD’nin bazı bölgelerinde yaşama olanağı bulamayacaksınız. Deniz seviyelerinin şimdikinden 8 metre daha yüksek olduğu 125 bin yıl öncesine doğru gidiyoruz. Ve daha da kötüsüne… Scripps Oşinografi Enstitüsü’nün yeni çalışmasına göre denizlerin şimdikinden 17-27 metre daha yüksek olduğu 3 milyon yıl öncesine benzer bir duruma doğru uğursuzca yol alıyoruz.

Dünyanın tüm ülkeleri bu konuda bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ancak dünyada bir ülke var ki başkanı krizi büyütmek istiyor, uçuruma doğru koşuyor; içlerinde en tehlikelilerinin de olduğu fosil yakıtların kullanımını artırmak ve onların etkilerini sınırlandıran düzenleyici sistemi de parçalamak istiyor. İnsanlık tarihinde böyle bir suç görülmemiştir. Bu, türüne az rastlanan bir şahsiyettir. Ne yaptığının da farkındadır, sadece salağa yatmaktadır. Eğer karlar kendi cebine ve zengin seçmenlerinin ceplerine iniyorsa birkaç kuşak sonra dünya yok olacakmış, kimin umurunda?

Hükümetle ilgili olarak oldukça ilginç bir şey görüyoruz. 1689 yılında İngilterede “Muhteşem Devrim” ile egemenliğin kraliyet ailesinden parlamentoya devrolduğundan bu yana parlamenter demokrasi 350 yıldır varlığını sürdürmektedir. Parlamenter demokrasi Birleşik Devletler’e yaklaşık bir yüzyıl sonra gelmiştir. Parlamenter demokrasi sadece yasalar ve anayasalar üzerine kurulmamıştır. Aslında İngiliz Anayasası bir düzine kelimeden oluşmuştur. O, insanların insanca davranacakları varsayımıyla güven ve iyiniyet üzerine kurulmuştur.

Richard Nixon’u al. Oldukça rezil biri, ancak zamanı geldiğinde görevi bırakmak zorunda kaldı ve görevi sessizce bıraktı. Kimse Trump’tan böyle bir şey beklemiyor. İnsan gibi davranmıyor. O bambaşka bir yerde. Senato tarafından onaylanabilecek tayinleri bile yapmıyor. Niye uğraşsın ki? Birini sevmiyorsam onu oradan atarım. Bir Cumhuriyetçi, Lisa Murkowski, soyuyla ilgili küçük bir soru sormaya cesaret etti ve üzerine bir ton tuğla yıkıldı -“Seni mahvedeceğim”.

Bu faşizm değil. Daha önce de söyledim: Birkaç senede bir darbe yapılan küçük bir ülkedeki beş para etmez diktatör gibi. Mentalite bu.

Senato ve Kongre birçok açıdan yönetimin gerçekten şeytani dahi olan ve Trump’ın ruh ikizi Mitch McConnell’in ellerindedir. Mc Connell zaten Trump’tan çok önce kendini demokrasiyi yıkmaya adamıştı. Obama seçildiğinde Mc Connell kamuoyu önüne çıkıp açıkça “Temel amacım Obama’nın hiçbir şey başaramamasını sağlamaktır” demiştir. Tamam. Bu, iyiniyet ve güven üzerine kurulmuş olan “parlamenter demokrasiyi yıkacağım” anlamına gelmektedir.

Dünyanın sözümona en bilinçli organı denen Senato, zengini daha zengin yapacak yasaları geçirmekle, şirketleri güçlendirmekle ve yargıya kamu taleplerini bloke edecek genç, aşırı sağ, liyakatsız hakimleri atamakla kendini sınırlamış bulunuyor.

Bu demokrasiye karşı derin bir kin ve demokrasi korkusudur. Bu durum elitler arasında yadırganacak bir tavır değildir. Onlar belli nedenlerden dolayı demokrasiyi sevmezler. Ancak bu özel bir durum.

Bu pandeminin üstüne gelen, küresel ısınmanın üstüne gelen ve eşit derecede ciddi olan nükleer silahlar krizinin üstüne gelen bir durum. Trump, silahların kontrolü rejimini parçalamakta, yıkım riskini büyük ölçüde artırmakta, neredeyse düşmanları bizi mahvedebilecekleri silahları geliştirmeye davet etmektedir.

Trump, kapitalizmin en kötü yanlarını, özellikle kapitalizmin neoliberal yanlarını alarak onları güçlendirmektedir. Gelin sadece pandemiyi ele alalım. Pandemi neden var? 2003 yılında, o da bir koronavirüs olan SARS salgınından sonra bilim insanları “Bundan çok daha ciddi bir başka koronavirüs çok kuvvetle muhtemel. Şimdi atılması gereken adımlar atılmalı ve hazırlıklı olunmalıdır” diyorlardı. Adımların birileri tarafından atılması gerekiyordu. Ancak olağanüstü zengin ilaç endüstrisi ve devasa laboratuvarlar bunu yapamaz. On yıl sonra oluşabilecek bir şey için şimdiden para harcamazsın. Gelecekteki bir felaketi önlemeye çalışmak karlı değil. Bu bir kapitalist krizdir.

Hükümetin kaynakları ve büyük laboratuvarları vardır. Fakat o zaman da ortaya Ronald Reagan çıkar. Neoliberalizmin halklara saldırısının henüz başlarıdır ve hükümetin çözüm değil sorun olduğunu söyler. Kararlar hükümetin dışında alınmalıdır. Hükümet halktan etkilenmektedir. Kararlar halkın etkisinde kalmayan, sorumsuz özel kuruluşların ellerine bırakılmalıdır. Birleşik Devletler’de buna bazen “liberteryanizm/ özgürlükçülük” deniyor. İşte bu neoliberal saldırının başlangıcıdır.

George H. W. Bush bir başkanlık bilimsel danışma konseyi kurmuştu. Obama yönetime gelişinin birinci gününde, doğru yaparak bunu bir büroya dönüştürdü ve derhal bir pandemi uyarı reaksiyon sistemi hazırlanmasını emretti. Birkaç hafta sonra sistem hazır hale getirilmişti. Ocak 2017’de “yıkıcı” yönetim gelir. İlk günlerinden başlayarak Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezinin (CDC) ödeneklerini ve zaman içinde hükümetin sağlıkla ilgili fonlarının tümünü keserek pandemiyle ilgili kurulmuş olan sistemi yok eder. Amerikalı bilim insanlarının Çin’de Çinli bilim insanları ile birlikte yürüttükleri koronavirüsün potansiyel tehditlerini araştıran programları iptal eder. Sonunda koronavirüs vurunca da Birleşik Devletler hiçbir ülkeye benzemeyen düzeyde hazırlıksız yakalanır -“yıkıcıya” teşekkür.

Sonra durum daha da kötüleşir. Karşı önlem almayı reddeder. Bazıları çok iyi ve çabuk olmak üzere diğer ülkeler pandemiye karşı önlem alırlar. Nerede ise pandemiyi kontrol altına alırlar. Ancak bunlar Birleşik Devletler’de olmaz. Çünkü o umursamaz. Birleşik Devletler istihbaratı “Ciddi bir kriz var” demek için Beyaz Saray’a aylarca ulaşamaz. Raporlara göre, borsa düşmeye başlayınca nihayet “Bir şeyler yapmamız lazım,” demiştir. Yaptığı da sadece kaos olmuştur.

Fakat sorunun büyük bir kısmı da Trump öncesinden gelmektedir. Hastaneler neden hazır değildi? Çünkü onlar şirket gibi çalışmaktaydılar. İşte bu neoliberalizmdir. Her şey “tam zamanında teslim” modeline uygundur. Bir kuruş bile kaybetmek istemezler. O yüzden bizde fazla hastane yatağı olmaz. Özel hastane CEO’larına her yıl milyonlarca dolar tazminat vermemiz gerekir. O yüzden fazla boş yatak olmaz yoksa onun parası tazminattan kesilir. Bu durum her şeyde papağan gibi taklit edilir. Örneğin özel bakım evleri. Buralarda fonksiyonlar en aza indirilmiştir, eğer özel sermaye şirketi isek ancak öyle para kazanırız. Artık Trump’un kampanyasına bağışta bulunabiliriz, o da bizimle bir fotoğraf çektirir ve bize yaşlı insanları öldürerek bakım evlerini ne kadar mükemmel biçimde mahvettiğimizi söyler.

Trump’tan önce de derinlerde bu sorunlar vardı ancak, tekrar ediyorum, Trump benzersiz bir fenomen olup insanlık tarihinin en berbat suçlusudur. Dolayısıyla Amerikan demokrasisini mahvetmek, pandemiyi artırarak 100 binin üzerinde insanın ölümüne neden olmak gibi suçlar onun işlediği hafif suçlardır. Trump’ın standartlarına göre bunlar hafif/küçük suçlardır.

jacobin.mag‘in 23 Haziran 2020 tarihli sayısında yayınlanan “Noam Chomsky: Trump’s Inaction on Climate Change Makes Him “the Worst Criminal in History, Undeniably” başlıklı röportajı Mavi Ümit Alınteri için çevirdi.