Çarşamba, 15 Temmuz 2026

Emperyalist Kapitalizmin Genel Krizinde Palantir Manifestosu



Palantir, emperyalist tahakkümün geleneksel biçimlerini (sermaye ihracı, askerî işgal, borç bağımlılığı) veri akışlarının merkezileştirilmesi, algoritmik karar mekanizmalarının küresel ölçekte tekelleştirilmesi ve dijital ontolojilerin dayatılması yoluyla yeniden üreten teknoloji sermayesinin yeni bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor


[Bu yazı Devrimci Proletarya‘nın Temmuz-Ağustos tarihli 18. sayısından alınmıştır]

 

Selçuk Ulu

İçinden geçtiğimiz dönemi emperyalist kapitalizmin genel krizinin yeni bir aşaması olarak adlandırabiliriz. Ancak “genel kriz” kavramını burada salt ekonomik bir daralmadan ziyade beş katmanlı bir krizler bileşkesini tarif etmek için kullanıyoruz. Birincisi birikim krizi (kâr oranlarının tarihsel düşüşü ve reel sermaye yatırımındaki tıkanma), ikincisi hegemonya krizi (ABD emperyalizminin tek taraflı liderlik kapasitesinin erozyonu ve yeni güç merkezlerinin yükselişi), üçüncüsü devlet biçimi krizi (temsili demokrasinin meşruiyet kaybı ve yönetişim aygıtlarının işlevsizleşmesi), dördüncüsü yeniden üretim krizi (ekolojik çöküş, toplumsal yeniden üretim maliyetlerinin patlaması) ve beşincisi ideolojik meşruiyet krizi (neoliberal söylemin tükenişi, popülist ve otoriter çıkışların çoğalması).

Bu çok katmanlı kriz zemininde, Palantir Technologies’in 2025-2026’da yayımladığı manifesto metinleri (Alex Karp ve Nicholas Zamiska’nın The Technological Republic kitabı, tekelin “Software Defined Warfare” belgeleri ve ardından dolaşıma sokulan 22 maddelik manifesto) bir teknoloji tekelinin ürün tanıtımından öte emperyalist burjuvazinin krizi yönetme stratejisinin ideolojik-organizasyonel aygıtı olarak iş tutmaktadır. Palantir’in kuruluşundan itibaren geliştirdiği sistemler, bu manifestoda ideolojik bir zemine oturtulmakta ve “Batı’nın hayatta kalma mücadelesi”nin merkezine “yazılım tanımlı bir savaş” doktrini yerleştirilmektedir.

Palantir, emperyalist tahakkümün geleneksel biçimlerini (sermaye ihracı, askerî işgal, borç bağımlılığı) veri akışlarının merkezileştirilmesi, algoritmik karar mekanizmalarının küresel ölçekte tekelleştirilmesi ve dijital ontolojilerin dayatılması yoluyla yeniden üreten, teknoloji sermayesinin yeni bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Burada teknoloji sermayesinin belirleyici özelliği, onun bir üretim faktörü olmasının yanında aynı zamanda toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren, sınıf antagonizmalarını yeniden kodlayan ve devletin egemenlik araçlarına doğrudan müdahil olan bir sermaye fraksiyonu haline gelmesidir.

Bu tezi yedi eksende ele almak mümkün. Birincisi kâr oranlarının düşme eğilimi ve veri rantı, ikincisi teknoloji sermayesinin devlet aygıtına nüfuzu, üçüncüsü veri sömürgeciliği ve dijital artık-değer üretimi, dördüncüsü araçsal aklın ontolojik tahakkümü olarak Palantir’in “ontolojisi”, beşincisi faşizan eğilimler ve olağanüstü halin kalıcılaşması, altıncısı emperyalist bloklar arası çelişkilerde Palantir’in aracılık işlevi ve yedincisi teknoloji sermayesine karşı mücadele hatları.

Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi ve Veri Rantı

Marx’ın Kapital III’te formüle ettiği kâr oranlarının düşme eğilimi yasası, emperyalist kapitalizmde kendini keskin biçimde göstermektedir. Londra finans merkezinde 40 yılı aşkın süre çalışmış ve küresel kapitalizm üzerine yaptığı analizlerle tanınan Michael Roberts’ın ampirik çalışmalarının gösterdiği gibi, küresel ortalama kâr oranı 1980’lerden bu yana sürekli bir düşüş eğilimindedir, 2008 krizi ve COVID-19 pandemisi bu eğilimi yalnızca geçici olarak kesintiye uğratmıştır.

Palantir’in manifestosu bu krize bir yanıt olarak “yazılım tanımlı savaş” kavramını ortaya atar. Tekelin argümanı şudur: Pentagon, Lockheed Martin ve Raytheon gibi geleneksel savunma yüklenicilerine yaptığı gibi bütçesinin yüzde 99’unu fiziksel donanıma (tank, uçak, gemi) harcamaya devam ederse, bu sabit sermaye yatırımlarının düşen getirileri karşısında kârlılık felç olacaktır. Oysa yazılım platformları -bir kez geliştirildikten sonra- neredeyse sıfır marjinal maliyetle ölçeklenebilir ve abonelik geliri yaratabilir.

Burada meselenin doğru anlaşılması için kritik bir ayrım yapmalıyız. Palantir’in yazılımları, değer yaratan üretken sermaye değildir, bunlar değere el koyan ve yeniden dağıtan mekanizmalardır. Tekelin Gotham ve AIP platformları, devlet kurumlarına sunduğu “savaş işletim sistemi” karşılığında tekelci rant elde eder. Bu rantın kaynağı üçlüdür: (1) Veriye erişim tekelinden doğan bilgi rantı, (2) devletin egemenlik araçlarıyla entegrasyonun yarattığı siyasal rant (belirli sözleşmelerin “ulusal güvenlik” gerekçesiyle rekabete kapatılması), (3) ağ etkileri sayesinde büyüyen platform rantı (daha fazla kurum Palantir’i kullandıkça sistem daha da vazgeçilmez hale gelir).

Tekelci teknoloji platformları kâr oranlarının düşme eğilimini ortadan kaldırmaz, yalnızca krizi erteleyen yeni bir biçim yaratırlar. Veri tekellerinin yükselişi, sermayenin organik bileşimini dönüştürse de (sabit sermayenin bir kısmı yazılıma kayar), rekabetin zayıflaması ve tekelci fiyatlandırma kâr oranlarını geçici olarak yükseltebilir, ancak sistemsel krizi çöz(e)mez. Palantir’in 2023’te 210 milyon dolar net zarar açıklarken, 2024’te 2,87 milyar dolar gelirle ancak 210 milyon dolar GAAP (Genel Kabul Görmüş Muhasebe İlkeleri) bazında net kâra ulaşabilmesi -yani yaklaşık yüzde 7’lik bir kâr marjı- bu rant temelli birikim modelinin kırılganlığını ve düşen kâr oranları eğilimini tersine çevirmekteki yetersizliğini göstermektedir.

Şu halde Palantir manifestosu, kapitalizmin kronik krizine militarist-veri temelli bir çözüm önermektedir: Savaşın kendisini, veri üreten ve bu veriyi rantlaştıran bir sürekli hareket makinesine dönüştürmek. Ukrayna’da üç yılı aşan bir yıpratma savaşı, Lübnan ve Gazze’de soykırım boyutuna varan vahşet dalgası, İran’a yönelik doğrudan askerî saldırılar bu anlamda bir Ar-Ge laboratuvarı işlevi görmektedir. Burada söz konusu olan, teknoloji sermayesinin askerî-endüstriyel kompleksle eklemlenmesinin yeni bir aşamasıdır. Artık teknoloji tekelleri yalnızca donanım değil savaşın yönetim biçimini satmaktadır.

Teknoloji Sermayesinin Devlet Aygıtına Nüfuzu

Palantir, devlet aygıtına o kadar derinlemesine nüfuz etmiştir ki, artık salt bir “tedarikçi” olmaktan çıkmış, devletin görme, bilme ve karar alma kapasitesinin altyapısal katmanı haline gelmiştir. Öyle ki devletin egemenlik araçları (istihbarat, polis, ordu, istatistik kurumları, hatta sağlık hizmetleri) doğrudan bir emperyalist teknoloji tekelinin yazılım mimarisi üzerinden işlemektedir.

Teknoloji sermayesinin bu yeni biçimi, devletin kendisini yeniden organize etmesiyle karakterizedir. Palantir, devletin farklı birimlerinin veri üretimini ve karar alma süreçlerini kendi ontolojisi etrafında merkezileştirir. Bu merkezileşme, sınıf mücadelesini bastırmanın yeni bir biçimi olarak çıkıyor karşımıza. Artık polis terörü, yoksulluk veya savaş gibi olgular, “veriye dayalı” ve “algoritmik” yöntemlerle yönetilirken, bu yöntemlerin kendileri hiçbir denetime tabi değillerdir.

Somut örnekler üzerinden ilerleyelim. Birleşik Krallık’ta Palantir’in NHS ile 330 milyon sterlinlik sözleşmesi, hastaların verilerini tekelin sunucularında işlenmek üzere göndermiştir. Parlamento üyelerinin sözleşmenin ayrıntılarını öğrenme çabaları, “ticari gizlilik” ve “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle engellenmiştir. ABD’de Palantir, ICE ile yaptığı anlaşma kapsamında, göçmenleri hedef alan bir tahmine dayalı polislik sistemi işletmektedir. İsrail’de ise Palantir yazılımları, Gazze’de hedef belirleme süreçlerinde doğrudan kullanılmıştır.

Bu, teknoloji sermayesinin devlet aygıtını kendi iş modelinin bir parçası haline getirmesinden başka bir şey değil. Teknoloji sermayesi, bu süreçte klasik askerî-endüstriyel kompleksin mantığını aşarak, devletin kendisini bir müşteri olmaktan çıkarıp bir eklenti haline getirmektedir.

Veri Sömürgeciliği ve Dijital Artık-Değer Üretimi

Palantir’in birikim modeli, yalnızca devlet sözleşmeleriyle sınırlı değildir; aynı zamanda veri sömürgeciliği adını verebileceğimiz yeni bir sömürü biçimine dayanıyor. Ancak burada, “veri”nin soyut bir varlık olmadığını, somut emek süreçlerinin ürünü olduğunu akılda bulundurmalıyız.

Veri dediğimiz şey kendiliğinden oluşmaz. Her veri noktası -bir drone görüntüsü, bir savaş alanı koordinatı, bir hastanın biyometrik kaydı, bir sosyal medya etkileşimi- arkasında bir emek süreci barındırır. Veri etiketleyiciler, moderasyon işçileri, görüntü işleyiciler, savaş alanında veri toplayan askerî personel hatta sıradan kullanıcıların dijital izleri. Bu emek, giderek daha fazla dijital artık-değer üretmektedir. Veriyi toplayan ve işleyen emekçiler tarafından üretilen bu artık-değere Palantir gibi tekelci platformlar tarafından el konulmaktadır.

Palantir’in Ukrayna’daki “Brave1 Dataroom” projesi bu dinamiğin en çarpıcı örneğidir. 100’den fazla şirketin, Ukrayna’dan gelen gerçek savaş alanı verilerini kullanarak yapay zekâ modelleri eğitmesine izin verilmektedir. Bu veriler, Ukraynalı askerî personel, mühendisler ve sivil gönüllüler tarafından -çoğu zaman hayati risk altında- toplanmakta ve temizlenmektedir. Eğitilen modellerin fikrî mülkiyeti ise Palantir ve iş ortaklarına aittir. Ukrayna, bu süreçte bir deney laboratuvarı olarak kullanılırken, Ukraynalı veri işçileri (çoğu zaman Batılı meslektaşlarının maaşlarının onda birine çalışan “yarı-proleter” bir kesim) değer yaratmakta, ancak bu değerin kontrolüne sahip olamamaktadır.

Aynı şema Filipinler, Kenya veya Hindistan gibi ülkelerdeki veri etiketleme merkezlerinde, moderasyon işçilerinin travmatik içerikleri saniyeler içinde sınıflandırarak yapay zekâ modellerini beslediği görünmez dijital emek zincirinde de işler. Palantir, bu küresel emek zincirinin en üst halkasında en yüksek katma değeri (yazılım lisansı, veri rantı) ele geçiren bir aktör olarak konumlanmaktadır.

Bu bağlamda, dijital egemenlik kavramı emperyalist mücadelenin yeni bir eksenini ifade eder. Palantir manifestosu, “Batı dışı” toplumların kendi verileri üzerinde denetim hakkı olmadığı bir dünya tahayyül etmektedir. “Özgür dünya”nın korunması adına bu dünyanın en mahrem verileri özel bir tekelin elinde toplanmaktadır. Burada teknoloji sermayesi, sömürgeciliğin klasik biçimlerini dijital bir kılıfla yeniden üretmektedir. Artık yalnızca toprak ve hammadde değil veri ve algoritma da emperyalist rekabetin nesnesidir.

Ontolojik Tahakküm, Araçsal Akıl ve Toplumsal Gerçekliğin Yeniden İnşası

Palantir’in belki de en derin ideolojik hamlesi, kendi yazılım mimarisine ontoloji adını vermesidir. Bu, salt bir teknik terminoloji değil felsefi bir iddiadır. Bu iddiaya göre toplumsal ve askerî gerçeklik ancak Palantir yazılımının tanımladığı kategoriler ve ilişkiler içinde anlamlı hale gelir.

Bu iddiayı Marksist epistemolojideki şeyleşme teorisi üzerinden okuduğumuzda, Palantir’in ontolojisi toplumsal ilişkileri -sınıf antagonizmaları, emperyalist çelişkiler, sömürü ilişkileri- kendi bağlamlarından kopararak soyut veri nesnelerine dönüştürür. “Düşman” artık tarihsel-siyasal bir kategoridir, Palantir’de bir veri kümesidir. “Tehdit” artık çelişkilerin diyalektiğidir, Palantir’de belirlenmiş bir risk skorudur.

Palantir’in yazılımı tüm toplumsal ve doğal gerçekliği hesaplanabilir, ölçülebilir ve optimize edilebilir nesnelere indirger. Bu indirgeme, tahakkümün yeni ve daha etkili bir biçimidir. Artık birileri sizi doğrudan zorla bastırmaz; sizi bir veri modelinin içinde önceden “riskli” olarak tanımlar ve bu tanımlama sizi hapse, sınırdışı etmeye veya hedef listesine sokar.

Soyut düşünme biçimlerinin meta mübadelesinin somut pratiklerinden doğduğu gerçekliği Palantir örneğinde yeni bir boyut kazanmıştır. Palantir’in ontolojisi kuşkusuz kapitalist üretim ilişkilerinin bir yansımasıdır, ancak bu ilişkileri doğallaştırarak tarihsel-sınıfsal bağlamından kopartır. Dolayısıyla Palantir aynı zamanda ideolojik aygıt işlevi gören bir yazılım mimarisidir. Kendi eylemlerinin anlamını bu yazılımın terimleri içinde kavramayı öğretir.

Palantir’in “ontoloji” iddiası bu yüzden bir epistemik şiddet biçimidir. Sınıf mücadelesini, emperyalist savaşları ve sistemik krizleri, “veri yönetimi” ve “risk azaltma” teknik meselelerine indirgeyerek bu olguların politik doğasını gizler. Kapitalist tahakküm, teknik zorunluluk olarak görünür hale gelir. Teknoloji sermayesinin ideolojik etkisi tam da buradadır. O, tahakküm ilişkilerini teknik terimlerle ifade ederek onları sorgulan(a)maz kılar.

Olağanüstü Halin Kalıcılaşması ve Faşizan Eğilimler

Palantir’in manifestosu klasik bir faşist hareket değildir. Ancak faşizmin teknik altyapısını oluşturan dijital yönetim biçiminin paradigmatik bir örneğidir. Palantir, kahverengi gömleklerle sokaklarda yürümez ama olağanüstü halin kalıcılaşmasını mümkün kılan teknolojileri sağlar.

Emperyalist kapitalizmin genel krizi, burjuvazinin “demokratik” mekanizmaları “etkisiz” bularak daha doğrudan, daha hiyerarşik ve daha şiddet içeren yönetim biçimlerine yönelmesine neden olmaktadır. Palantir’in yazılımları bu yeniden yapılandırılan yönetim biçiminin gözlem, sınıflandırma ve müdahale araçlarını sağlar.

Karp’ın manifestodaki “Yumuşak güç çağı sona eriyor”, “Ahlaki üstünlük yetmez” ve bazı kültürlerin “gerici” olduğu yolundaki ifadeleri, liberal hayallerin terk edilmesine işaret etmektedir. Önerilen şey, yapay zekâ temelinde sürekli bir “hayatta kalma” mücadelesi, ölüm-kalım ekseninde tanımlanmış bir siyaset… Bu, düşmanın sürekli olarak yeniden üretildiği bir ontolojidir. Palantir emperyalist sermayenin kitleler üzerindeki denetimini dolaylı, teknik ve veriye dayalı bir şiddet biçimiyle yeniden kurmaktadır.

Emperyalist Bloklar Arası Çelişkilerde Palantir

Palantir manifestosunun en sık atıf yaptığı antagonist, doğrudan Çin’dir. Karp, “Ya biz baskın oyuncu olacağız ya da Çin. Ve kurallar kimin kazandığına bağlı olarak belirlenecek” demektedir. Bu ifade rekabetçi bir söylemden fazlasıdır. Palantir’in iş modelinin ideolojik zeminine işaret ediyor. Çin tehdidi büyüdükçe Batılı devletlerin Palantir gibi “güvenilir” teknoloji sağlayıcılarına ihtiyacının artacağını vurgulamış oluyor.

ABD-Çin çelişkisini sistemler arası bir çatışma olarak değil emperyalist bloklar arası bir hegemonya krizi olarak kavramak gerektiğini hatırlatmış olalım. Çin, dünya pazarının ayrılmaz bir parçası, küresel üretim zincirlerinin merkezlerindendir. ABD sermayesi için hem devasa bir pazar hem de stratejik bir rakiptir. Çin’in yükselişi, kapitalizmin küresel ölçekte yeniden örgütlenmesinin bir ürünüdür, onun “dışında” gelişen bir olgu değil.

Bu bağlamda Palantir’in Çin karşıtlığı, emperyalist rekabeti ideolojik olarak kodlama işlevi görüyor. “Teknolojik Cumhuriyet” söylemiyle, Çin’in “otokratik teknolojisi” ile ABD’nin “özgürlükçü teknolojisi” arasında bir karşıtlık kuruyor. Oysa her iki model de kapitalist birikim mantığı içinde işler; fark, devlet-sermaye ilişkisinin biçimsel örgütlenmesindedir. Palantir’in temsil ettiği teknoloji sermayesi biçimiyle Çin’in devlet kapitalizmi arasındaki çatışma, tek kutuplu dünyadan çok kutuplu emperyalist rekabete geçişin bir ifadesidir.

AB ile ABD arasındaki gerilimler de bu tabloya dahildir. İngiltere’nin Palantir’e milyarlarca sterlinlik sözleşme vermesine karşın, “egemen teknoloji” ihtiyacından söz edilmesi, emperyalist bloklar içindeki kırılmaları göstermektedir. Palantir bu kırılmaları yöneten ve ABD emperyalizminin çıkarlarını teknolojik-askerî bir araç olarak örgütleyen bir broker işlevi görmektedir. Teknoloji sermayesi, bu süreçte klasik emperyalist rekabetin yeni bir silahı haline gelmektedir. Artık ülkeler yalnızca ordularıyla değil veri altyapıları ve algoritmik kapasiteleriyle de savaşmaktadır.

Teknoloji Sermayesine Karşı Mücadele Hatları

Palantir manifestosunun yarattığı karanlık tabloya rağmen, sınıf mücadelesi açısından yeni olanakları da kavramak durumundayız. Manifesto, savaşın rutinleşmesini veri analitiğiyle meşrulaştırarak aslında emperyalist savaşların doğasını daha da görünür kılmaktadır.

Palantir’in NHS gibi kamu hizmetlerine sızması, sağlık hakkının metalaştırılmasına karşı mücadeleyi somutlaştırmaktadır. İngiltere’de British Medical Association (BMA) ve Foxglove gibi kampanyalar, NHS-Palentir sözleşmesinin iptali için hukuki ve siyasi mücadele vermektedir. Bu mücadele, salt “veri gizliliği” talebinin ötesine geçerek kamu hizmetlerinin özel tekel sermayesine peşkeş çekilmesine karşı bir direniştir.

Öte yandan Palantir’in İran’da, Filistin’de ve Ukrayna’da kullandığı sistemlere karşı yükselen sesler, algoritmik sömürgeciliğin etik ve siyasi sınırlarını tartışmaya açmaktadır. Birleşmiş Milletler Özel Raportörü’nün Palantir’i “hukuka aykırı güç kullanımını teşvik eden” tekeller arasında sayması, uluslararası kamuoyundaki farkındalığın basıncıyla olmuştur.

Bu mücadelelerde temel mesele teknoloji karşıtlığı değil teknolojinin sınıf çıkarlarına tâbi kılınması olmalıdır. Yapay zekâ ve veri analitiği, kapitalist üretim ilişkileri içinde kaçınılmaz olarak tekelci rant ve gözetim tahakkümü araçlarına dönüşür. Ancak aynı teknolojiler farklı bir toplumsal örgütlenme içinde bambaşka işlevler görecektir.

Teknoloji sermayesine karşı mücadele, Palantir’in “ontolojik” iddiasını teorik olarak reddetmenin yanında onun maddi temellerini parçalamakla başlar. Bu mücadelenin somut hatları şunlar olacaktır: Veri üreten emekçilerin (etiketleyiciler, moderasyon işçileri, lojistik çalışanları) kendi ürettikleri artık-değere el koyan platformlara karşı sendikal örgütlenmesi ve uluslararası dayanışması; Savaş teknolojilerinin üretiminde çalışan mühendis ve teknisyenlerin, bu teknolojilerin işlediği cinayetleri durdurmak için iş bırakma ve sabotaj eylemleri örgütlemesi; Devlet aygıtının Palantir gibi tekeller tarafından işgal edilen dijital altyapısının, burjuva devleti yıkıldıktan sonra işçi konseylerinin kolektif kontrolüne alınması ve üretim araçlarıyla birlikte toplumsallaştırılması; Emperyalist rekabetin her biçimine karşı, ezilen halkların özgürlük mücadeleleriyle birleşen proletarya enternasyonalizminin inşası.

Emperyalist kapitalizmin krizleri aynı zamanda devrimci fırsat pencereleridir. Palantir manifestosu kapitalizmin kendini yeniden üretmek için ne denli çaresiz ve ne denli barbarlığa mahkûm olduğunu göstermektedir. Bu çaresizlik, aynı zamanda sistemin kırılganlığını da ifşa ediyor. İşçi sınıfı ve ezilen halkların örgütlü güçleri bu kırılganlığı kendi lehlerine çevirebildikleri oranda, “Teknolojik Cumhuriyet”in karanlık vizyonu yerini teknolojinin gerçekten özgürleştirici bir projeye hizmet ettiği bir geleceğe bırakacaktır.

Palantir’in manifestosu, vahşi düzenin kendi krizini yönetme çabasının bir ürünü olarak çıkıyor karşımıza. Buna karşılık bu metin, aynı düzenin yıkım sürecinin bir ürünüdür. Yıkım ne kadar derinse, yaratıcı tepkilerin de o kadar güçlü olması, örgütlü güçlerin gelecek tahayyülünü günün mücadelesini güçlendirip zenginleştirmesine bağlı olarak şekillenecektir. Palantir’in parlayan ekranları, emperyalist barbarlığın çırpınışlarını yansıtmaktadır. Bu çırpınışın aynı zamanda bir sonun başlangıcı olması için, emperyalist teknoloji sermayesine karşı örgütlü sınıf mücadelesini büyütmek bugünün görevidir.