Sınıfta Kaldık*



Sol-devrimci cenahın açabildiği yardım-standı ve çadırlarına son 2-3 gündür yapılan polis tacizleri bugün (7 Kasım 2020’de) Halkevleri ve Üniversiteli Kadın Kolektifleri’nden 7 kişinin deprem çadır alanında yaka paça gözaltına alınmasıyla sonuçlandı. Gerekçe: “Valilik izin vermiyor”


Eralp İzmirli

3 gün önce böyle bir başlıkla yazacağım aklıma gelmezdi. Şüpheler doğmaya başlamıştı ama depremin ilk günlerinin can pazarında öncelikle devletin faşist karakterini gözardı ettik. Bu da yetmedi İzmir’de sol-devrimci cenahın, İzmir depremi sonrasında devletin meydan verdiği boşluğu doldurma çabasına ve becerisine bu afet zamanında göz yumulacağını sandık. Hele ki İzmir gibi yüksek oy oranıyla CHP’li seçmenin baskın olduğu bir şehirde… Ama yanıldık, sınıfta kaldık.

Sol-devrimci cenahın açabildiği yardım-standı ve çadırlarına son 2-3 gündür yapılan polis tacizleri bugün (7 Kasım 2020’de) Halkevleri ve Üniversiteli Kadın Kolektifleri’nden 7 kişinin deprem çadır alanında yaka paça gözaltına alınmasıyla sonuçlandı. Gerekçe: “Valilik izin vermiyor”.

4-7 Kasım Arası

6.9: “Her Şey Sınıfsaldır” yazısında umut vadeden gelişmeler olarak dile getirdiğimiz birçok boyut değişmeye başladı. Yazının yayınlandığı 3 Kasım’dan sonra varolan olumsuzluklar güçlenmeye, olumluluklar da olumsuza doğru dönmeye başlamıştı.

3 Kasım’da Aşık Veysel Rekreasyon Alanı’nın girişine bariyerler konulmuştu; giriş yapanların ateşleri ölçülüyor, maske veriliyor, dezenfektan uzatılıyordu. Ancak 4 Kasım’da “kimliği, yaka kartı olmayan giremez” denilerek çadır alanı yardım ve destek için gelenlere kapatıldı.

Alana bir avukat arkadaş sayesinde girebildim. Görünürde pekçok şey daha düzenliydi. Liseli ve üniversiteli gençlerin yardım çadırına gittiğimizde ise çadırın boşaltılmakta olduğunu gördük. Polis bir gün önce gelerek önlük ve flamalarını çıkarmaları istenmiş. O gün ise Terörle Mücadele polisleri gelip alanda kurumu ifade eden herhangi bir şey olmadan kalabileceklerini söylemiş. Ama gençler orada acil işleri tamamladıklarını düşünerek başka alana geçmeye karar vermişler.

Aşık Veysel Rekreasyon çadır alanının polis bariyerleri ile bir “toplama kampı”na çevrilmesi hız kesmedi. Bu alana yaklaşık 2 km uzaklıkta bulunan bir başka çadır alanı da polis bariyerleriyle çevrilmiş durumda.

4 Kasım’da İzmir Tabip Odası, Baro, TMMOB İzmir başkanları yaptıkları basın açıklamasında “yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmadığı” bilgisini üzerine basa basa verdiler. Rüzgârın tersine döndüğünün bir başka net göstergesiydi bu aslında.

Alandan gelen bilgilere göre, evleri hasar gören veya yaşadığı binaların güvenliğinden endişe duyan Suriyeli mültecilerin durumu da görünür olmaya başlamıştı. Suriyeli mülteciler, başlarına bir şey gelir korkusuyla çadır alanlarına gitmekten çekiniyorlardı. Bu nedenle evlerinin olduğu yerden başka bir yere gitmeleri konusunda çok ciddi direnç gösteriyorlardı. Özellikle deprem sonrası yağmacıların “Suriyeli” olduğu dedikodusunun yayılması ile bu direncin ne kadar haklı olduğunu anlıyor insan. Ancak -son gelen bilgilere göre- devlet de evlerinin yanı başında kurdukları çadırları yıkacaklarını söyleyerek Suriyeli mültecileri devletin kendi denetiminde olan çadır alanlarına geçmelerine zorla “razı” etmiş. Devlet çadır alanlarında mülteciler üzerinden çıkabilecek yeni gerilimlerin tohumlarını da böylece atmış oldu.

Halkevleri üyelerinin gözaltına alındığı 75.Yıl Parkı da çevrelenmek istenen görece büyük bir başka çadır alanı. Yıkılan Mansuroğlu ve Emrah Apartmanlarının dibinde, diğer tarafında bir başka çadır alanı olan Zeki Müren Parkı var. Her iki park civarında onlarca apartman “acil yıkım” nedeniyle boşaltılmış, bir gün öncesinde araba konulabilen sokaklara giriş-çıkışlar “güvenlik” nedeniyle yasaklanmış. Bugün anlaşılıyor ki devlet kendisi ve kendi beslediği gerici kurumlar dışında yerel belediyeleri de zapturapt altına alarak deprem bölgesine tam hakim olmayı amaçlıyor.

Devletin buna ihtiyacı da var. Başta, döviz kriziyle kendisini gösteren ekonomik krizin getirdiği toplumsal homurdanmalara karşı, İzmir depremine yapılacak her türlü yardım, devletin “şevkat eli”ni gösterme aracı oldu. Ama devlet bu şefkatli elinin hemen arkasına sakladığı “sopa”yı kullanmak için de -anlaşılan o ki-, yıkım olan yerlerde arama-kurtarma çalışmalarının bitmesini beklemiş. Çünkü arama-kurtarma sırasında ortaya çıkacak bir fiyasko devleti daha da zor duruma düşürebilirdi. Bu nedenle arama-kurtarma çalışmalarını daha ilk günden Orman Bakanı’nda somutlaşan biçimde şova dönüştürdüler. Depremde hayatını kaybeden 112 kişi üzerinden insanlarda “deprem vergileri”ni sorgulatma eğilimini, Elif ve Ayda’nın kurtarılmasını mucizeye bağlayarak “Allahuekber” nidaları altında bastırmaya çalıştılar.**

Şimdiyse devlet sopasını kullanarak ilerlemeye başladı.

Sınıfta Kaldığımız Dersler

 En başta depreme hazırlık noktasında sınıfta kaldık. Deprem gibi yıkıcı ve öldürücü bir doğa olayını, İzmir’de son 100 yıl içinde büyük yıkım yaratmamasının da verdiği boş güvenle hafife aldık. İşin daha kötüsü, depremlerin Ege Denizi’nin hem Doğu hem de Batı yakasında tarih içinde Antik Yunan Kentleri’ni yerle bir ettiğini bildiğimiz halde… Ne kişisel olarak depreme hazırlıklıydık ne yakın çevre ne de kurumlar olarak… 1999’dan beri hatalı biçimde pompalandığı gibi bir İzmir depremini değil, İstanbul’da olacak bir depremi beklediğimiz ortaya çıktı.

Dayanışma olarak sınıfta kaldık. Bu noktada iğneyi değil çuvaldızı önce kendimize batırmakla başlamak lazım. İzmir’de pandemi döneminde kurulan “Dayanışma Yaşatır” grubunda depremin ilk günü “herkesin iyi olduğu” bilgisinin alınmasından sonra, yıkım olan yerlere uzak olmanın getirdiği bir güvenle olsa gerek, bir iki yerdeki yardım duyurusunu paylaşma, ufak tefek yardımlarda bulunma dışında, bir araya gelip “ne yapabiliriz” diye konuşmayı dahi aklımıza getir(e)medik. Bunun utancı yeter de artar bize.

İlk günlerde ortaya çıkan sol-devrimci dayanışma ilişkileri -yukarıda da aktarıldığı gibi-, sadece devletin o günlerde yarattığı boşluğun doldurulması anlamında değil, kendi başına etkili bir güç olarak gözüktü. Keza devlet kurumlarının bu boşluk sırasında gösterdiğini işbirliği, dayanışma sandık. Meğer tahammülmüş. O anki durumdan dolayı uğraşmayıp, tahammül etmiş devlet.

Bu konuda ikinci ve vahim hata ise İzmir’deki sol-devrimci güçlerin bir araya gelememesi oldu. Bunun en önemli nedeni birinci hatamız olan “depreme hazırlıksızlık”tı. Ancak ikinci nedeni ise ilk anda kabul edilebilir olan, Hızır gibi yardıma koşmayla uğraşırken, bir araya gelmeyi organize edememek oldu. Örneğin hafta sonu İzmir Emek-Demokrasi Güçleri’nin toplantı aldığını duyduk ama sonrasında hiçbir şey duymadık. Devrimci kurumlar, teşebbüsler olsa da bir araya gelemedi.

Hal böyle olunca herkes kendi bacağından asılıp gücünün yettiği her yere koşmaya, yardım ulaştırmaya girişti. Bu pratiğin değerini kimse ölçemez, sorgulayamaz. Ancak bu “kendi başına” varolan dayanışma, didinme, emek kendisi dışındaki bir güçle, özellikle devletle karşılaştırıldığında eninde sonunda cılızlaşacaktı. Ki öyle de oldu.

Devletin faşist karakterini gözden kaçırdık ya da çok gözönüne aldık. Polisin sopa yoluyla sol-devrimci cenahı çadır alanlarından uzaklaştırma taktiğinin ilk işaret fişeği 3 Kasım’da atıldı. Depremde hayatını kaybeden Arda Baran adına İzmir Deprem Dayanışma Ağı tarafından kurulan ücretsiz kitap dağıtım alanı polislerce dağıtıldı. Bu işaret fişeğini gördüğümüz halde dönüp bakmadık. Bu sırada devlet alan kapattığı çadır alanlarında aynı zamanda “nazikçe” diş göstermeye başlamıştı. Bunu da önemsemedik. Nihayetinde devlet çadır alanlarından önce “nazik” biçimde kovaladığı sol-devrimci güçlere, 7 Kasım’da fiili olarak saldırma aşamasına geçti. Bundan sonra devletin başka çadır alanlarında ve/veya yardım ilişkilerinde kurumların o alandaki güçlerine bakarak bile olsa nezaket yerine saldırıyı daha öncelikli seçenek olarak kullanabileceğini söyleyebiliriz.

Diğer eğilim ise bu karakteri fazlaca gözönüne alıp “devlet zaten böyledir” anlayışına yöneldi. Afet gibi işçi, emekçi ve yoksulları çok sarsıcı biçimde etkileyen anlarda sadece devletin faşist karakterine bakılarak, işçi-emekçi-yoksullar lehine ortaya çıkan en küçük yardım ve dayanışma da “öncelikli olmayan işler” gibi görünmeye başladı.

Son olarak İzmir’in CHP’li belediyelerinin çapını ve gücünü abartarak sınıfta kaldık. İzmir’deki sol-devrimci güçlerin, belediyelerde kayda değer bir ilişki, güç alanı bulunmaktadır. Deprem anında da bu güç, bazen olumlu anlamda belediye yönetimlerini de aşarak, hızla devreye girdi ve devletin ilk günlerde yarattığı boşluğu doldurdu.

Ancak, AKP-MHP Hükümeti’nin gündelik siyasetteki gerilimleri “askıya alacağı” hatasına bu belediyeler de düştü. Ama ortaya çıktı ki, AKP-MHP Hükümeti yardım parasını gönderirken bile resmen o lütfetmiş!.. İzmir Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Tunç Soyer 5 Kasım’da “TV’ler bizi yok saydı, (depremden sonraki) 48 saat içinde Ankara’nın bize gönderdiği paranın iki katını biz topladık” diyebildi.

Çadır alanlarında AFAD, İBB çadırlarının kurulmasını daha ilk günden engellemeye başlamış ve belediyeleri çadır alanlarında temizlik, tuvalet, gıda dağıtımı gibi sınırlı alanda iş yapmaya zorlamış gözüküyor. Yıkımın olduğu yerlerde ise belediyeler özellikle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile onların yanında “emi erliği”ne zorlandı.

Sol-Devrimci güçler, sendikalar yerel belediyelerle ilişkilerini de zorlayarak çadır alanlarında yer bulsalar da, nihayetinde yerel belediyeler devletin çizdiği sınırların dışına çıkmama, en hafif deyimle, devletin müdahalesine “ses çıkarmama” eğilimine girdiler. Örneğin, bu satırları yazarken gelen bilgiye göre, gözaltına alınan Halkevleri’nin yardım standındaki tüm eşyalar Bayraklı Belediyesi’ne verilmiş. Ama belediye olan bitene dair görünürde tek bir ses çıkarmamış durumda.

Ama asıl eksikliği depremin ilk şokunun atlatılması sonrasında ortaya çıkardık. Yıkımlarla ilgili rant tartışmasında haklı olarak AKP’yi, iktidarı hedef gösterdik ama rant içinde yüzen yerel belediyelere ne parmak salladık ne de onlardan hesap sorduk.

Yerel Belediyeler rant meselesinin o kadar farkındalar ki, kendilerine gelecek eleştirileri daha ilk günlerde “n’apalım efendim, tüm yetkimizi Çevre ve Şehircilik Bakanlığ’ı elimizden almıştı zaten” argümanı yla savuşturmaya çalıştılar. Öyle ki, İzmir’de Fuar alanını, Balçova mandalina bahçelerini ranta açmak için sermaye cephesinden kurşun atan, Bornova Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde de depremde yıkılan bölgeyi daha da ranta açan İBB eski Başkanı Aziz Kocaoğlu’nu da “hedefe çakmak” aklımıza dahi gelmedi.  

Hava İzmir’de her gün daha da soğuyor. Dün gece ( 6 Kasım’da) sert rüzgarlar Aşık Veysel Rekreasyon alanında çadırların üzerine birkaç ağaç devirdi. Kış yaklaşıyor. İzmir’in kışı da bilen bilir, pistir, üzerinde kaban varken bile insanın içini üşütür.

Çadır alanlarında kalanların sayısını dahi henüz net bilmiyoruz. Bu alanlarda kaç kişinin evinin hasarlı olduğu şu an için bir muamma. Tunç Soyer, ortakları olduğu eski Hilton’da çadırda yaşayanlara “3 ay” yer vereceklerini büyük bir keyifle söylüyor. Evi yıkılan hak sahiplerine yapılacak “ev yardımı”nın 18-20 yıllık yeni bir borçlandırma olduğu ortaya çıktı. Devlet çadır alanlarında güya “pandemiyle mücadele” diyerek, sadece çadırda kalanlara değil çadır alanlarına giren çıkan herkese “HES Kodu” dayatıyor ve yeni bir denetim mekanizması kuruyor…

Ezcümle İzmir’de depremin acı ve yaralarını sarmak çok hızlı ve de kolay olmayacak. Sınıfta kaldığımız dersleri yeniden çalışıp geçmek zorundayız. Başka yolu yok çünkü.

* Yazıyı bitirdikten sonra haber geldi. Polis bu defa yıkılan Emrah Apartmanı yakınlarındaki ESP yardım-dayanışma standına saldırdı. Burada gözaltına alınan üç kişi akşam saatlerinde serbest bırakıldı. Yardım standı yakın bir alana taşınıyor.

** Yine yazının bitiminden sonra İzmir Barosu’nun mekanı ve deprem sonrasında çok işlevli bir yer olan Baro Bahçe çalışanlarından birinde Covid-19 tespit  edildiği bilgisi geldi. Mekan bir süreliğine kapalı kalacak. Covid-19’un İzmir’de özellikle depremzedeler ve onlara yardım edenler arasında bir patlama yaşanacağına dair çok ciddi endişeler var artık.