Çare biziz!



“Hapishanede gibiyim; dışarı çıkma, işyerine gelme, işi evinde yap, evini işyerine çevir ama mesai saatin belli olmasın, 7/24 mesai”


Zehra Çaldağ

Mesai saatin belli değil, memur mesaisi akşam 17:00 ya da 18:00’de biter. Öğlen kimi devlet dairelerinde bir saat, kimisinde bir buçuk saat yemek molan vardır. Bu molada; yemek yersin, dışarı çıkarsın, dolaşırsın, hava alır, varsa samimi olduğun bir-iki arkadaşınla sohbet edersin. Tabii bu söylediklerimiz pandemi öncesiydi. Pandemiyle bunların hepsi uçtu gitti elimizden.

Pandemiyle birlikte evden çalışan yani evini işyerine çevirmek zorunda olan kamu emekçisi bir kadın arkadaşla konuşuyoruz. “Nasılsın?” diyorum. “Çok yorgunum, halsizim, canım hiçbir şey yapmak istemiyor, her şeyi, telefonu, bilgisayarı kapatıp yatasım var. Ama yapamıyorum. Sanki gözetleniyorum, takip ediliyorum gibi hissediyorum. Hiçbir şeye zamanım yok, hiçbir şey yapamıyorum. Kahveyi bile kızım yapıyor. Yemeğimi yemeye zor zaman ayırıyorum. 24 saatim böyle tedirginlikle geçiyor. Pandemi öncesinde de çok matah çalışma koşulumuz yoktu, yine üç kişinin (misal yani) işini bir kişiye yıkıyorlardı. Mobing de çoktu. Ama pandemiyle birlikte evden çalışmaya başlayalı o günleri de arar olduk” diyor.

Ve devam ediyor anlatmaya:

Ayağımıza elektronik kelepçe ya da bir yerimize çip takmadılar. Ama hiç fark etmiyor, içinde bulunduğumuz durum ve psikoloji onlar takılsa aynı olurdu.

 

Eve hapsolmuş durumdayız, bu hapislik duygusu pandemiden değil ama. Her an telefonumuza ya da mailimize gelen bir mesaj, sürekli masa başında monitöre dikmişiz gözlerimizi, bir taraftan da kulağımız cep telefonda, ararlar da duymayız, mesaj atarlar da görmeyiz, azar işitiriz diye. Zaten kapı dışarı akşam saat 17:00 olmadan çıkamıyoruz.17:00’den sonra çıkarsak da kısa bir kaçamak oluyor. Çünkü mesajlar ya da aramalar bitmiyor: ‘Şuna bakabilir misin?’, ‘Yarına hazır olması gerekiyor, şunu da yapabilir misin?’, ‘Şu yazışmalar eksik kalmış tamamlayabilir misin?’ gibi gibi… Yani bitmek bilmiyor. Yaşıyor muyuz, yaşamıyor muyuz, belli değil.

Aslında bizi tam da bu duruma getirmek istiyorlar. Evlerimizi mezar, bizleri de yaşayan ölüler olarak görmek onlara büyük bir mutluluk ve zafer kazandırıyor. Çünkü bu ruh halinde olan birisi hiçbir şeye itiraz edemez, yaşamdan tat alamaz, umutsuzluk içinde kıvranarak kendisinden isteneni yerine getirir. Çünkü bir çıkmaza ve bunalıma girmiştir.

Çok büyük acılara katlanabilen biz kadınlar tüm bunların üstesinden neden gelemiyoruz?

Biz o en ağrılı doğum sancılarına katlanarak dünyaya bir canlı getirmeyi başarıyoruz da bu içinde bulunduğumuz sömürücü, kan emici kadın ve insanlık düşmanı vahşi sistemin dayatmalarıyla başedemiyoruz! Hele ki pandemiyi kendisi için fırsatlar yumağına çevirerek bizleri yalnızlaştırıp, çaresizleştirerek itaatkâr köleler haline getirmesine; bir birimizle görüşmemize, birbirimize bir ses-nefes olmamıza, dayanışma içinde kalmamıza engel olmaya çalışmasına karşı neden bir duruş geliştiremiyoruz?

Bizler istersek bu durumu tersine çevirebiliriz. Ama bunu yürekten istemeliyiz. Yoksa kim, hangi arkadaşımız bunun böyle olduğunu söylerse söylesin kabul etsek bile, sonucu değiştiremeyiz.

Biz diyoruz ki, DAYANIŞMA YAŞATIR. Biz bu dayanışmayı kadınlarla birlikte ilmek ilmek örmeye varız. Yeter ki, örülmek istenen o duvarlara teslim olmayalım.

Biz kadınlar istersek dünyayı yerinden oynatırız. Gelin el ele verelim, bu cendereden başka türlü çıkamayız.