Keyfimizden…





O yaşlarda bizi insanlıktan çıkaranlara karşı insanca yaşayabilmenin koşullarını oluşturmak için hayâllerini toprağa vermiş genç bir işçi olarak bu fedakârlıkla yola çıkmak benim için bir erdem değil olağandı.


Bahtiyar Özcan

Yirmili yaşlara yaklaştığımız seneler… Birçok hayali besleyip gerçekleştirmek için düşünce sarmalında soluk alıp vermek o yaşlarda… ve yavaş yavaş veda etmek hayallere yine o yaşlarda…

2008 krizinin bizleri “teğet geçtiği’’ dönemde, işsiz kalma korkusu ile yaşarken korktuğunun başına gelmesi deyimini harfiyen yaşamanın verdiği çaresizlik. 


Balçık Köyü’nde 40-50 kişinin çalıştığı metal fabrikasında çalışıyordum. Günde 12 saat… Hatta o dönem işçi arkadaşlar “Mesailerin efendisi” diyerek takılırlardı. Gerçekten de öyleydi… En düşük maaşı kim alıyorsa mesailer en fazla onlara yazılır ve günlük 12 saat çalışma süresine 3 saat daha eklenirdi. Çok yorulur, az dinlenir yine de iş ortamımız güzel olduğu için görmezden gelip çalışırdık.

Diğer metal fabrikalarında örgütlü işçilerin eylemleri başlamıştı. Bizim de işsiz kalacağımızın sinyalleri birkaç gün öncesinden zaten belliydi. Müdür, yemek yediğimiz esnada işten çıkarılacak olanların listesini okumaya başlayarak yemeği boğazımıza dizdi ve işin komik tarafı listede ilk ismi okunan bendim… Yemeği yarıda kesip bir sürü kağıt imzaladıktan sonra fabrikadan çıktık. Şimdi ne olacak diye düşünüp evin yolunu tuttum. Kirayı, odun-kömür taksitlerini ve faturaları ödedikten sonra parasız kalışımın sinyalini göndere çekiyordum.

Ertesi gün ve sonraki günlerde sabahın dördünde kalkıp organize sanayi bölgelerine yürüdüm. Sabahın bir vaktinde gidip mesai bitimine kadar dolaşıp, işçi alımının olduğu fabrikalara form doldurduğum günler başlamıştı… O günleri bugün hala anımsıyorum. Soğuktan titreyip form kağıtlarını dolduramamanın ve güvenlik görevlisi olarak çalışanların içim ısınsın diye bir bardak çayı camın ardından uzatmalarını unutmam mümkün değil.

Başta da söyledim ya, yirmili yaşlara yaklaştığımız senelerdi ve kapitalizmi kitaplardan değil, yirmi yıllık deneyim soracak kadar aşağılık ve barbar bir sistem olduğunu o cenderenin içinde iliklerime kadar hissederek öğrendim. ‘Peki nasıl bir savaş verilmeli’ sorusunun cevabını üç kuruş kazanıp hayatı idame ettirmek için düştüğüm o yollarda aradım…

Devrimcilerle daha on beş yaşlarında karşılaşmıştım. Kağıt dağıtıp gidiyorlardı bazen mahallede. Hatta “insanca yaşamak birliğimizden gelir” diye bir cümle vardı. “İnsanca yaşıyorum ben abi,” diyerek hıyarlıklarım oldu ve o günleri hatırladıkça kendimden utanırım. Gerçeklerin daha yakıcı olduğunu ilk fabrika deneyimim olan on altı yaşındayken görmüştüm. Asgari ücretin yarı fiyatına ve insanlıktan çıktığımı aynaya baktığımda görüyordum. Güldüğümde dişlerimin beyazı görünüyordu sadece… “Al sana insanca yaşamak” demeye başladım. Bu deneyimlerle beraber sorular kafamda yavaş yavaş birikiyordu ve cevabını tek başına bulmam olanaksızdı. Tüm sorularıma cevabı on yedi yaşıma geldiğimde devrimciler veriyordu. Evet, cevap sosyalizmdi ama öyle lafla sözle değil kanlı canlı bir sosyalizm ve bir an önce olması gereken…

O yaşlarda bizi insanlıktan çıkaranlara karşı insanca yaşayabilmenin koşullarını oluşturmak için hâyâllerini toprağa vermiş genç bir işçi olarak bu fedakârlıkla yola çıkmak benim için bir erdem değil olağandı. İşten kovulduğumuzda o köy yolunda Süleyman abi’nin gözyaşları, Cengiz dayının ağız dolusu küfürleri ve Hacı amcanın sigaraya başlamasının nedeni patronun faturayı bize kesmesiydi. Bilinçsizdik, hakkımız için bir şey yapamayacak kadar yalnızdık. Bu hayatta tek yapabildiğimiz şey patronların bize bahşettiği o parayla başımızı suyun üstüne çıkarıp zor da olsa nefes alma mücadelesiydi. Bu böyle nereye kadar gidecekti?

Ne kadar farklı inanışlara ve düşüncelere sahip olsak da yaşamlarımız aynıydı. Geçinmek için her şeyi sineye çekenlerdik. Birlik olup patrona öfkemizi göstermek yerine başımız önde yürürdük. Yürürken de kaybettik. Son model arabasıyla yanımızdan hızla geçip birikmiş yağmur suyunu üzerimize sıçratmaktan sakınmayan sınıf düşmanımızdı…

Biz işçi ve emekçileri yoksullaştırıp sefalet ücretleriyle geçinmemiz için dizginlemeye çalışan kan emici patronlara ve onların yasalarına karşı intihar etmek yerine birlik olup üzerimize çamur sıçratan bu patronlara karşı nasıl hareket edeceğimizi bulmaktan başka yolumuz yok.

Soğan kavurup yağına ekmek bandırdığım zamanlarda bu hayatta yaşamanın zor olduğunu ve mücadele etmenin gerektiğini öğrendiğim zamanlarda “Niye devrimci oldun?” diye soranlara verdiğim cevap “Keyfimizden…” olurdu.

Asla yalnız olmadığımı ise hiçbirini tanımadığım kırmızı önlük giyen işçilerden öğreniyordum. Kurtuluş yoktu tek başına, ya hep beraberdik ya hiçbirimiz!