Çivisi çıkmış Türkiye…



Sermayenin aralıksız büyümeye yazgılı saldırganlığı, hayatın her alanını, her metrekaresini kara çevirmeye yeminli atakları dur durak bilmiyor. Dağları ormanları, dereleri çayları, havayı toprağı hallaç pamuğu gibi atıyor, son zerresine kadar tüketiyorlar. İnsanlığı çürütüyorlar…


Leyla Sander

Baştan ayağa çürüme bu olsa gerek. Her geçen gün, her an her saniye “daha beter ne olabilir…” diye korkmakla geçer oldu ömrümüz…

Aklımız, ruhumuz kabul etmeyi reddediyor adeta. Bir cehennem değilse ona doğru hızla yuvarlanışın alametleri sanki bunlar.

Yeşili, doğayı, insanlığı daha çok özlediğimizi farkediyoruz. Bütün bu lağım çukurunun içinde nasıl temiz kalabilir insan?

Karınca kararınca insan olmaya çalışmak da yetmiyor. Karınca kararınca atılan adımlar, sakınılan adımlar, bireysel çabalar yetersiz kalıyor bu boyumuzu aşmış ve ömrümüzü kuşatmış iğrençlikler batağını kurutmaya.

Failler çoğu kez kapı komşumuz, mahalledeki market, pazardaki tezgah sahibi, tombiş fırıncı, öğretmen, öğrenci… bu tabloyu oluşturan biziz. Kirlendikçe kirletiyoruz dünyayı…

Öne atılıp itiraz etmedikçe, bütün bu çirkef dünyasını sahiplerinin başına yıkmadıkça çıkınlarımızdaki yorgunlukla bezginlik, tükenmişlikle çaresizlik azalmayacak artacak!

Kapitalizmin acımasız yasaları yaratıyor bu tabloyu elbette. Kirlenme ve yağmada “şurada duralım artık…” olmuyor. Doymak bilmez bir kar amacı üzerine kurulu sistemin ruhuna aykırı çünkü bu. Sermayenin aralıksız büyümeye yazgılı saldırganlığı, hayatın her alanını, her metrekaresini kara çevirmeye yeminli atakları dur durak bilmiyor. Dağları ormanları, dereleri çayları, havayı toprağı hallaç pamuğu gibi atıyor, son zerresine kadar tüketiyorlar. İnsanlığı çürütüyorlar…

Ya yaşam ya ölüm ikilemi yok uzunca bir süredir hayatımızda, “ölümlerden ölüm beğen” yarışmasındayız sanki. “Ya işsizlikten aç kalarak ya koronadan…” şeklindeki dayatmalarla etapları geçmeye zorlanıyoruz. Çocuk işçileri ölesiye çalıştırıyor ya da dayakla öldürüyorlar.

Çaresizlik ve umutsuzluk intiharları sadece yitip gidenleri öldürmüyor, hepimizi öldürüyor azar azar…

Öyle aç gözlü bir zenginleşme, yağma ve talan hırsı, bu hükümet gitmeden ne koparsam kardır yaklaşımı ki Ankara-Ulus’ta Ermeni mezarlığı üzerine TOKİ konutu yapmayı olağanlaştırıp meşrulaştırıyor. “Ölülerin üzerine beton dökmeyi hangi Müslümanın vicdanı kabul ediyor?” şeklindeki nafile sorunun karşılığı yok oysa.

Yolsuzluk, süper teşvikler, harika yağma alanları burjuvazi ve yandaşlarının iştahını kabartıyor. “Vicdan”, “vefa”… dayanışma ve sahiplenme de ister istemez sınıfsal bir içeriğe sahip dünyanın her yerinde olduğu gibi bu topraklarda da…

“Geleneğin temsilcisi” olarak pazarladılar kendilerini. “Tarihe ve farklılıklara” saygılıydılar güya. En tepeden en aşağıya nasıl bir iktidar hırsı ve baş dönmesidir ki, İzmir’e TCDD müdür yardımcısı olarak atanan bir ne oldum delisi, Abdülhamit döneminden kalma ilk saat kulesinin de bulunduğu tarihi binaya TCDD müdür yardımcısının pimapenli balkon yaptırıyor. Bu da aynı motivasyondan çıkış almaktadır: “İktidardayız, imkanları sonuna kadar kullanalım, sineğin yağını çıkaralım. 131 yıllık tarihi bina kimin umurunda, tarih kimin umurunda, biz dalgamıza bakalım”…

Çirkef bitmiyor, çürümenin görüngüleri insan olanı isyan ettiren çizgilerle hayatımıza çizik üzerine çizik atıyor. 15 yaşındaki kızını taciz eden, onu başka erkeklere pazarlamaya çalıştığı görüntüleri sosyal medyaya servis eden babalar kaplıyor sahneyi. İnsanın aklı havsalası almıyor. Düşünebiliyor musunuz, alçak herif kızını taciz ediyor. Bunu bir de Tiktok’tan canlı yayınlıyor.

Dikkatinizi çekti mi, son zamanlarda açığa çıkıp teşhir olan tecavüzcülerin neredeyse hepsi Bozkurt işaretli pozlar verdikleri fotoğraflarda çıkıyorlar karşımıza. Tecavüzcü dedeler, tecavüzcü öğretmenler, imamlar, kaymakamlar, korucular… Aydın’ın Sultanhisar ilçesinde 92 yaşındaki yaşlı kadına cinsel saldırı sonrası boğarak öldüren kişinin gözaltı sırasında elindeki üç hilalli dövme kameralara yakalanıyor.

İçişleri Bakanlığı tacizi tecavüzü ve cinayeti değil üç hilal dövmeli fotoğrafın niye basına servis edildiğini araştırmanın peşine düşüyor. Neden mi? AKP-MHP-Ergenekon koalisyonu imaj yönüyle de güç ve itibar kaybı içinde.

Kürtse vur abalıya, üç hilal dövmeli katillerin bu denli görünür olması itibarlarını zedeliyor olmalı faşistlerin. “İtibar”larının kaç paralık olduğunun kendileri de farkında, toplum da farkında bunun. Ama yine de görüntünün kurtarılması gerekiyor. Devir “imaj devri” ne olsa.

Banyoya, yatağa zincirlenerek tecavüze uğrayan, öldüresiye işkence edilen Melek İpek’in kendisini korumasının cezalandırılmak istenmesi de bunun sonucu. “Meşru müdafaa” yasada geçen öylesine bir cümle işte, dostlar alışverişte görsün misali…

“Ne işin var burada Suriyeli” sözleriyle bıçaklanan 16 yaşındaki gençlerin ülkesi burası.

Linç edilen Kürt işçilerin, dili esir edilen yığınların ülkesi.

“Kurtarın beni ölmek istemiyorum,” diye feryat ettiği halde erkek şiddetine kurban giden kadınların, hakları için çırpınırken devlet şiddetinin tokadını yiyen işçi ve emekçilerin, şifa dağıtmaya çalışırken hayatlarından olan sağlık çalışanlarının, geleceği çalınan gençlerin…

Toplumsal dokuyu çürüten, emekçi insanların yaşamlarını her geçen gün olağanüstü ölçüde kirletip onları gündelik hayatın belirsizliğine, güvencesizliğe mahkum eden bu barbarlık çağı bizden tek bir şey istiyor: Kollarımız üzerinde doğrulup harekete geçmemizi!

“Artık yeter, bu bataklıkta daha fazla kirlenmek istemiyoruz, özgürlüğe ve insan olmaya açız,” diyorsak şayet!.. Hayatımızı ne olursa olsun sürünerek insanlıktan çıkmış bir tempoda değil bitmesini hiç istemediğimiz bir yürüyüş gibi adımlamak istiyorsak doğrulacak, ayağa kalkacağız!..