Çiçek Özgen
Rejimin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı vermesinin ardından kadınlar sözleşmeden kolay kolay vazgeçmeyeceklerini her fırsatta dile getiriyor. Tepkiler, eylemler artarak sürüyor. İlk imzacı olmakla övünüp durdu bu çürümüş iktidar. Ama uygulanmaması için elinden geleni ardına da koymadı. Kadınların son 5 yılda sözleşmenin uygulanması için yürüttükleri aralıksız mücadelenin nedeni budur.
Bu talebi tüm baskılara rağmen bastıramayan ve giderek daha kalabalık ve daha gür bir şekilde ifade edilmesini engelleyemeyen devlet, çareyi bir gece yarısı sözleşmeden çekilmekte buldu. Çok yönle bir rejim krizi sarmalında debelenen AKP-MHP-Ergenekon koalisyonunun kendisine daha garantili yedeklemek istediği dinci-gerici tarikat ve çevreleri de memnun etmesi gerekiyordu. Kanlarına işlemiş kadın düşmanlığının basıncı her türden tepkiyi bir biçimde savuşturacağını düşündüğü için olsa gerek onu bir an önce harekete geçmeye zorladı.
Dinci, gerici, yobaz çevreler tarafından sözleşme hakkında kitleleri manipüle edecek yalanlar dillendirildi, gelenek ve göreneklerin önemi anlatıldı… bütün bunlar kadın sorununu çözecek reçete olarak sunuldu. Bu sırada o yere göğe koyamadıkları gelenek ve göreneklerin hala geçerli olduğu ülkede bir günde dört kadın cinayete kurban gidiyordu. Sözünü ettikleri “gelenek-görenek” bu zamana kadar binlerce kadının şiddet görmesine, buna rağmen sesini çıkaramamasına, kolun kırılıp yen içine kalmasına, namus adı altında kadınların aile meclislerince ölüme mahkum edilmesine her ne hikmetse engel olmamıştı. “Kadının yeri evidir”, “sırtından sopayı karnından sıpayı…”, “anne olmayan kadın kadın değildir” gibi Erdoğangillerin de sıkça kullandığı argümanların hayatımızı cehenneme çevirmesinin sözünü dahi etmiyoruz.
Kadın açısından varlık-yokluk meselesi
Kadınlar bunu kabul etmeyeceklerini elbette beyan ediyorlar. Daha güçlü daha kitlesel kadın örgütlülüklerinin yaratılması ve kadınların haklarına, hayatlarına, kimliklerine sahip çıkmasının zorunluluğunun bir kez daha kendini gösterdiği, kadın için gerçekten varlık-yokluk savaşının verileceği keskin bir dönemece girmiş bulunmaktayız. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi, kadının kimliğinin tanınması, kadın tacizcilerinin ve katillerinin cezalandırılması ve kadının kendini daha güvende hissetmesi açısından önemli bir yerde duruyor. Kadının “ucuz işgücü”, “evin süsü”, “sadece anne” olma sıfatlarından soyunarak, hak ve özgürlüklere sahip bir bireye dönüşmesinin bir basamağı olan bu sözleşmenin, kadının hem kendisine hem de topluma olan güvenini yeniden tesis etme yönünden anlamı büyük. Kadınlar kendilerini güvende hissedebilecekleri toplumsal dönüşümlere ve bunu güvence altına alacak yasalara/uygulamalara ihtiyaç duyuyor.
Mart ayında yapılan bir araştırmaya göre kadınların en büyük iki sorunu yüzde 88,5 ile şiddet, yüzde 84 ile taciz olarak saptanmış. Erken yaşta evlilik ve aynı işte daha düşük ücretle çalıştırılıyor olması da diğer önemli sorunlar arasında yer alıyor.
Araştırmanın çarpıcı sonuçlarından birisi İstanbul’da kadınların yüzde 73’ünün gece sokakta yürürken kendini güvende hissetmiyor olması. Ayrıca araştırmaya katılan kadınların yüzde 94,6’sı şiddet faillerine verilen cezaların yetersiz olduğunu düşünüyor.
Taciz ve şiddetin sadece bir tehdit olarak bile toplumda varlığını sürdürmesi, kadının kendini her koşulda tetikte olmak zorunda hissetmesine neden oluyor ve dolayısıyla doğal ve içinden geldiği gibi davranmasını, rahat hareket etmesini engelleyen, varlığını sadece eril olmayanların hissettiği görünmez bir kapanla çevrelendiğini düşünmesine yol açıyor.
Yakın tehdit uzak hayaller
Kadınlarda sürekli bir biçimde şiddet ve taciz tehdidi altında yaşamanın yarattığı travmanın boyutlarının derinliği ise yapılan araştırmalarla ortaya çıkıyor. 20 bini aşkın takipçisi olan bir twitter hesabında yapılan ”Cinsel tacizden korunmak için ne yapıyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplar *, kadınların bu tehdidi -fiziksel bir belirti olmasa bile- yaşamlarının her anında hissettiklerini ve bundan korumak için yine kendi kendini izole ettiğini, kendine otokontrol ve otosansür uyguladığını ortaya çıkarıyor.
Kadınların özellikle kalabalık olmayan yerlerde kendilerini güvende hissetmedikleri, bu nedenle tek başlarına kalmamaya dikkat ettikleri, akşam belli bir saatten sonra dışarı yalnız başlarına çıkmadıkları, tanımadıkları kişilerle, yakınlarının bilgisi dahilinde kalabalık ortamlarda görüştükleri görülüyor. Hatta bu tehdit o kadar yakından ve keskin biçimde hissediliyor ki cevaplar bunun boyutlarını gösteriyor:*
“Geç bir vakitte evime dönerken, gerekli olursa şişeyi kırıp kendimi savunmak için marketten soda alıyorum”,
“Tek başıma taksiye bindiğimde aileme plakayı mesaj atıyorum ve taksiden inene kadar telefonda onlarla konuşuyorum”,
“Arkamda bir erkek yürüdüğünde yavaşlayıp önüme geçmesini sağlıyorum, hep tedirgin yürüyorum”.
“Taksi ya da toplu taşımada yalnız kaldıysam, telefonumun arama kısmını açık tutuyorum, bir şey olursa birine ulaşmak için…”
“Çok sevdiğim halde yalnız başıma gezmiyorum.”
Kendini “av” gibi hissetmek!..
Bu yanıtlar yasalar tarafından korunmayan, gerici örf ve adetlerin ve gerici rejimlerin uygulamalarıyla cinsel obje olarak lanse edilen kadınların toplum içerisinde kendilerini hep av konumunda hissetmelerine ve kişisel önlemler almaya yönelmelerine neden olduğunu gösteriyor.
Sürekli övgüler dizilen, kadını evin perdesiyle özdeşleştirecek kadar şirazesini yitirmiş gerici inanç, örf ve adetlerin kadınların hapsedilmek istendikleri evlerin dahi aslında kadını şiddet ve taciz tehdidinden korumadığı ve kadının kendini güvende hissetmesine neden olmadığı da oldukça çarpıcı yanıtlarla ortaya çıkmış:
“Evimi özellikle üst katlarda tutuyorum”,
“Eve yalnızken tamirci çağırmıyorum”
“Eve asla tek kişilik sipariş vermiyorum”,
“Evde yalnızsam ve kapı çalmışsa içeride başka biri varmış gibi davranıyorum…”
Yani kadın kendini evine de kapatsa, kendi kişisel sınırlarına da çekilse, asla kendini tam anlamıyla güvende hissedemiyor, asla! O toplumsal tehdit yerli yerinde durduğu ve kadın bu tehditlere/girişimlere karşı kendini yalnız hissettiği sürece sokakta ya da evde olması fark etmiyor. Sadece alınan kişisel önlemlerin biçimi değişiyor o kadar…
Verilen cevaplar bunların yanı sıra oldukça trajik bir boyutu da gözler önüne seriyor. Kadınlar direkt ifade etmeseler de, azımsanmayacak sayıda kadının tacizin kendi davranışlarıyla ilgili olduğunu ya da davranışlarının buna yol açtığını düşünme eğilimininde olduğu görülüyor. Bu nedenle tacizi önleme konusunda alınan önlemlerin büyük kısmı otosansür ve otokontrol biçiminde:
“Yanlış anlayıp peşime takılan olmasın diye yüzümde sürekli ciddi bir ifade oluyor”
“Tanımadığım erkeklerle göz teması kurmuyorum”
“Yolda başım dik bir şekilde hızlı yürüyüp, kimseyle göz teması kurmuyorum”
“Kötü giyiniyorum”
“Tek başıma bir yere gideceksem kıyafet seçimime dikkat ediyorum”
“Yolda yürürken artık istemsizce kaşlarım çatık yürüyorum…”
Hayat boyu taciz ve şiddet tehdidi altında yaşamak!
Kadınların sürekli olarak şiddet ve taciz tehdidi altında yaşamasının onda yarattığı psikolojik hasarın boyutlarının çok derin olması, bu travmayı atlatmaya yönelik güçlü, keskin kararların alınması ve toplumun bu yönden dönüştürülüp eğitilmesinin önem ve aciliyetini de ortaya koyuyor. Rejimin lanse ettiği gibi dinci/gerici yöntemlerin kadını korumayı değil bu tehditleri başlarının üzerinde sallanan bir kılıç gibi sürekli hissetmelerini garanti altına almayı hedeflediği aşikar. Bunu engellemeye yönelik her ileri adım bu nedenle devlet ve gerici kurum ve tarikatlar tarafından şiddetle ve histerik bir öfkeyle karşılanıyor. İstanbul Sözleşmesi’nde olduğu gibi…
Korkmadan sokakta yürüdüğümüz, gönlümüzce kahkaha attığımız, dilediğimiz gibi giyinip, dilediğimiz yerlerde gezdiğimiz, evimizin kapını bile kilitlemeye ihtiyaç duymadığımız bir yaşam hayal değil. Bize dayatılanı değil, olması gerekeni alma zamanı geldi. Bu sadece kadınlar için değil, tüm toplum için özgürlüğün, birbirine güvenin, birbirini korumanın temellerini oluşturacak ve güvenceye alacak bir kazanım olacaktır.
(*) Verilerini bizlerle paylaşan Nuray Önoğlu’na teşekkür ediyoruz.






Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!