Neoliberal tutku çağının Külkedisi



Uzunlukları dolayısıyla yılan hikâyesi diye anılan bu diziler, sosyal çatışmaların gözyaşlarıyla ya da mutlulukla çözüldüğü hayali mekânlar yaratır. Dini inanç inanana yaşamdan sonra cennete gireceğini vaat ederken, herhangi bir ateist de iş saatlerinden sonra bir yılan hikâyesine girebilir. Kurmaca insanların öteki gerçekliği gerçek insanların gerçekliğinin yerini alır; her bölüm akıp giderken, bu büyülü zaman esnasında televizyon, sığınacak yeri olmayan ruhlara, kaçış, kurtuluş, huzur veren portatif bir tapınaktır.


Yunan’da, Perikles zamanlarında, eşyaları cezalandıran bir mahkeme vardı: Örneğin bir cinayete alet olduğu için bıçağı cezalandırıyordu ve karar onu paramparça etmeyi ya da suyun derinliklerine atmayı emrediyordu. Bugün de Talibanca bir tavırla televizyonu mahkûm etmek doğru olur mu? Televizyona kötü huylar atfeden ya da onu aptal kutusu olarak adlandıranlar ona kara çalıyorlar: İletişimi bir işe indirgeyen ticari televizyon.

Ama şunu açıkça söylemek gerekir ki, kötü kullanımın ve diğer olumsuzlukların sorumlusu televizyon değil. Ama bu yine de aşikâr olanın, tüm açıklığıyla söylenmesini engellemez: Çağımızın bu tapılan totemi, duygu mühendislerince tasarlanan ve ruh fabrikalarında seri üretilen düşlerin, mitlerin ve idollerin dünyanın dört bir yanında dayatılması için en başarıyla kullanılan araçtır.

Latin Amerika Kuzey Amerikan görüntü endüstrisine çok kârlı bir pazar sunuyor. Bizim bölgemiz çok fazla televizyon tüketiyor ama -bazı gazetecilik programları ve başarılı pembe dizilerimiz dışında- çok az üretiyor. Brezilyalıların çok iyi becerdiği pembe diziler Latin Amerika televizyonunun tek ihraç ürünü.

Bazen politik çürüme, uyuşturucu ticareti, sokak çocukları ya da topraksız köylüler gibi bu dünyaya ait temalar görünürse de, en yaygın pembe diziler Meksika’daki Televisa şirketi başkanının 1998 başlarında açıkladığı gibi olanlardır: “Düş satıyoruz, Hiçbir biçimde gerçekliği yansıtmayı düşünmüyoruz. Tıpkı Külkedisi’nin düşlerine benzer düşler satıyoruz.”

Başarılı pembe dizi, genel kural olarak, Külkedisi’nin prensle evlendiği tek yerdir; kötülük cezalandırılır, iyilik ödüllendirilir, körler görmeye başlar, yoksulların en yoksuluna kendisini zenginlerin en zengini yapan bir miras kalır. Uzunlukları dolayısıyla yılan hikâyesi diye anılan bu diziler, sosyal çatışmaların gözyaşlarıyla ya da mutlulukla çözüldüğü hayali mekânlar yaratır. Dini inanç inanana yaşamdan sonra cennete gireceğini vaat ederken, herhangi bir ateist de iş saatlerinden sonra bir yılan hikâyesine girebilir. Kurmaca insanların öteki gerçekliği gerçek insanların gerçekliğinin yerini alır; her bölüm akıp giderken, bu büyülü zaman esnasında televizyon, sığınacak yeri olmayan ruhlara, kaçış, kurtuluş, huzur veren portatif bir tapınaktır. Kim olduğunu bilmediğim birisi bir kere şöyle demişti: “Yoksullar lükse tapıyor. Yoksulluğu görmek yalnızca entelektüellerin hoşuna gidiyor.”

Milyonerlerde entrika çoktur. Televizyon izleyicisi, haftalar, aylar, yıllar ya da yüzyıllar boyunca tırnaklarını yiyerek bekler; bahtsız genç hizmetçi şirket sahibinin gayrimeşru kızı olduğunun ortaya çıkmasını, antipatik zengin kıza karşı zafer kazanmayı ve evin küçük beyi tarafından eş olarak kabul edilmeyi bekler. Hizmetçi odasında gizli gizli ağlayan zavallı kızcağızın fedakâr aşkının dinmeyen ıstırapları; diğer insanların da acı çektiği, bazen hisselerin kontrolü için cinayetlerin işlendiği tenis sahalarında, havuz partilerinde, kıymet borsalarında ve anonim şirketlerin yönetim odalarında geçen diğer sıkıntılarla birbirine karışır durur. Neoliberal tutku çağının Külkedisi’dir bu.

[Tepetaklak, Eduardo Galeano]