Zehra Çaldağ
Nasıl ki sömürünün ulusu-vatanı yoksa ezilen cins olarak kadınların giderek aynılaşan sorunları temelinde büyüttükleri dayanışma ve mücadelenin de sınırlar içine hapsedilmesinin imkanı yoktur. Dünyanın her yerindeki kadınlar bugün sömürü ve zulüm sistemi altında aynı düşmanca politikaların hedefidir, sesleri de giderek birbirini tamamlayan büyük bir koroya dönüşüyor. Bu ses içinde bugün öne çıkansa Afganistanlı kadınların ülkeyi kendilerine mezar haline getireceği tartışılmaz olan Taliban’ın yönetimi ele geçirmesinin ardından yükselen çığlıkları. Hiçbir kadın bu çığlıklara bigane kalamaz. Çünkü Taliban’ın 1996-2001 yılları arasında o topluma, özelde de kadınlara neler yaptığı ya da İran’daki şeriat rejiminin kadınlar için nasıl bir anlam taşıdığı apaçık ortada. Kadınlara düşmanlığın bu en korkunç biçimlerine karşı ses yükseltmek, dayanışmayı örmek önemli bir sınav olduğu gibi dönemeci ifade etmektedir.
Taliban’ın Kabil’e girişini sevinçle karşılayan hatta bazı bölgelerde lokum dağıtarak kutlayan Türkiye’deki gerici-şeriat özlemcisi kesimlerin onun Afganistan’daki her başarısıyla nasıl motive olacaklarını kestirmek güç değil. Türkiyeli kadınların sınırları aşarak evlerinin içine dolan Afganistanlı kadınların çığlıklarını büyük bir dayanışma ağıyla karşılamaları, seslerine ses olmaları, o cehennemden kaçarak gelen göçmen kadınların korkularına-yaralarına-ihtiyaç ve beklentilerine dokunmaları sadece bu açıdan bile bakılınca kaçınılmaz bir görevdir.
Taliban’ın kuracağı şeriat sistemini tanıyoruz. 9 yaşındaki kız çocuklarının okula gönderilmediği, kadınların recm edildiği, burkasız ve yanlarında erkek olmaksızın evden çıkamadığı, çalışamadığı, kelimenin gerçek anlamıyla diri diri mezara gömüldüğü bir sistem bu. Böylesi bir sistemin Türkiye’de de yaygın bir özlem olduğu, bu açıdan Türkiyeli kadınlar açısından da uzak bir ihtimal olarak görülmemesi gerektiğini sadece İstanbul Sözleşmesi’nin iptaliyle ilgili tartışmalara bakarak bile anlayabiliriz. Kaldı ki mevcut rejimin tepesindekilerin günlerdir Taliban’ı adeta koruyup kollayan açıklamaları, “bize aykırı yanları yok” diyerek aslında muratlarını itiraf etmeleri, onların ideolojik aygıtlarınca bu fikrin ince ince işlenmesi bile bu gerçeğin somut işaretidir.
Bu açıdan da kadınların yeri “sınır namustur” diyenlerin yanı olamaz. Haklarımıza, kazanımlarımıza, yaşamlarımıza, birbirimize sahip çıkmanın bugünkü anlamı sınırların ötesinden yükselen sese ses katmaktır, o sınırları aşarak buralara gelenlere el uzatmak, dayanışmayı büyütmektir.
Mücadele sınır tanımaz
Bizler emeğimiz, bedenimiz, geleceğimiz için mücadele ederken sadece üzerinde yaşadığımız bu topraklardaki kadınlar, işçiler, emekçiler ve gençlerimiz için etmiyoruz. Çünkü izlenen savaş politikalarının sonuçlarının oralardaki halklar özelde de kadınlar için nasıl bir anlam taşıdığını biliyoruz. Bu politikaların bize faturasının ölüm, kan, acı, açlık, yoksulluk ve kölelik manasına geldiğini deneyimliyoruz.
Tam da bu noktada “Sınır namustur” diyenlere, “o halde başka sınırlara dalmak, işgal etmek, çocuklarımızı buralardaki savaşlara sürmek de namussuzluktur! Bunu söyleyebilecek misiniz?” diye sormadan edemiyoruz. .
“Sınır namustur” diyenlere, bu topraklarda her gün onlarca kadının katledildiğini, tecavüze, şiddete maruz kaldıklarını, taciz edildiklerini hatırlatmak isteriz. “Namus” olarak imledikleri bu sınırlar içinde yaşanan tüm alçaklıkları, çürümüşlükleri ve tüm bunların giderek siyasal bir sisteme dönüştüğünü ve bugün “namusun” bunlara karşı mücadele anlamına geldiğini….
Bu sınır bekçileri sadece bizim yaşadığımız topraklarda değil dünyanın birçok ülkesinde kadın düşmanı politikaları hayata geçirilirken kadınların birbiriyle hangi dilden, dinden, ırktan olursa olsun dayanışmasını, sesini yükseltmesini, mücadeleye çağırmasını engelleyemezler.
Biz kadınlar ne İran’daki ne Afganistan’daki kadınların çığlıklarına gözümüzü, kulağımızı kapatmayacağız, kapatmamalıyız.
“Sınır namustur” gibi efelenmelere kulak asanlara 1978-1981 yılları sonrasında İran’da yaşananları, özellikle kadınlara yönelik saldırıları, şeriat sisteminin acımasızlıklarını hatırlatır, meselenin bir sınıra sahip olmak değil o sınırlar içinde ve dışında nasıl yaşandığı olduğunu belirtiriz. Taliban’ın yaratmak istediği dünya, biz Türkiyeli kadınlar için çok uzak bir olasılık değil. Bu olasılığın gerçek karşılığını, ince ince nasıl yol aldığını anlamak isteyenlere Bahman Nirumand’ın “İran’da Soluyor Çiçekler” kitabını tavsiye ederiz.
Bugün Afganistanlı kadınların sesine ses olmak aslında kendi geleceğimize de sahip çıkmaktır. Özellikle son 20 yıldır kendi topraklarımızda yaşamlarımızın nasıl sınırlandırılmaya ve eril tahakküm altına alınmaya çalışıldığını yaşayıp, deneyimliyoruz. Bu gelişmelerin sonunun tümden İran ya da Afganistan’dakilere benzemesi işten bile olmayabilir, biz mücadele etmezsek. Afganistan’daki kadınlara genelde de Afgan halkına dayatılan zulme karşı tutum almak, dayanışmayı örmek, sınırları hiçleştirmek bu açıdan bile ihtiyaçtır.
Siyasal İslam’ın fırsat bulunduğu anda bir sisteme dönüştürülmeye çalışıldığı topraklarımızda o fırsatı yok edecek şey elbette ki mücadelemizdir. Afgan kadınlara sahip çıkmak ve onların sesini yüreklerinde duyan kadın potansiyelini açığa çıkarıp sokağın sesine dönüştürmek bu hayalleri kuranlara da verilecek en anlamlı yanıt olacaktır.
Bu hayalleri kurduklarını nerden mi biliyoruz? Siyasi iktidarın kadınları hedefe çakan son birkaç yıllık söylemlerini hazırlatalım sadece:
Ne diyorlardı?
“İşsizliğin sebebi kadınlardır”
“Çocuk doğurmayan kadın, kadın değildir”
“Kız mıdır kadın mıdır belli değil”
“Evinizin işi neyinize yetmiyor”
“O saatte sokakta ne işi varmış”
Kadının sesi, saçının bir teli bile tahrik sebebiymiş. O nedenle kadınlar kapanmalıymış,
Hamile kadın sokağa çıkmamalıymış. Çünkü cinsel ilişkide bulunduğu belli olurmuş,
Küçük yaştaki özellikle kız çocuklarımız pijamayla dolaşmamalıymış babası şehvete gelebilirmiş,
Tacizde kanıt gerekliymiş,
Bir kereden bir şey olmazmış.
Sadece bu birkaç örnek ya da kadın katillerini cesaretlendiren devlet yaklaşımları, tek başına İstanbul Sözleşmesi’nin iptali bile Taliban’ın pratikleştirdiği gericiliğin, Türkiye’deki tarihsel toplumsal gericilik birikiminin olduğu kadar bizzat siyasi iktidarın da hayali olduğunu açıkça göstermektedir.
Bugün birazcık olsun nefes alabiliyorsak bu hala mücadele edenlerin, mücadele etmekte kararlı, ısrarlı olanların sayesindedir. Kadına düşman olanlar, insanca, eşit, özgür yaşama da düşmandır.
Bizler emeğimize, bedenimize, geleceğimize sahip çıkmak ve haklarımız, hayatlarımız ve çocuklarımız için mücadele etmeliyiz!
Afganlı kadınların dayanışma çığlıkları bizim de çığlığımız olmalı, onları yalnız bırakmamalıyız! Afganlı kadınların mücadelesine sahip çıkmazsak bizim de geleceğimiz karanlık, kaos ve şeriat olacaktır. Bu nedenle kadınların birlikte güçlü olduğunu yeniden yeniden göstermeli, el ele vererek mücadeleyi her alana taşımalıyız!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!