Aynı gemide değiliz; biz kaybedersek onlar kazanacak!



Nebati’nin “başaramazsak asıl ben kaybederim” demesi, “emeği açlıkla terbiye edemezsem ben kaybederim” anlamına geliyor. İşçi sınıfına “sen kaybetmek zorundasın ki ben kazanabileyim” demektir.


Neoliberal birikim modelinin en uç siyasal ifadesi olan neo-faşizmin tipik özelliklerinden biri, şirket haline getirilmiş devletin özellikle ekonomiyle-piyasalaşmayla dolaysızca ilişkili bakanlıklarına patronları atamak olsa gerek. Eğitim, sağlık, turizm … derken, bu sefer de bizzat hazinenin başına bin işçili, fabrikalı, mağazalı (Hem de kendi deyimiyle A sınıfına yani zenginlere satış yapan cinsinden!) bir patronu getirdiler. Akademisyen unvanı da cilası.

Hazine ve Maliye Bakanı yapılan Nurettin Nebati, HaberTürk yazarı Sevilay Yılman’a verdiği röportajla bu gerçeği kendinde cisimleştirdi. Bu arada bizi “yeni ekonomi politikası” denilen emek, dolayısıyla sömürü rejiminin hepimizin yararına olduğuna inandırmaya çalışırken bile bildiğimiz piyasacı hesaplarla aklımızı çelmeyi ihmal etmedi.

Urfa’nın toprak ağası aşiretlerinden birinden gelerek tekstil patronu olmuş Nebati, Yalman’a verdiği röportajda birkaç yerde bu kimliğinin altını çizip, işçileri kastederek, “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. 1000 çalışanımız var. 1000 kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim. Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım? Bu işi ya düzelecek ya düzelecek! Yeter ki bize güvenilsin, inanılsın!” diye belirtti. Oysaki biz biliyoruz ki, biz kaydettikçe o ve onun gibiler kazanacak. Biz yoksulluğun dibini gördükçe, o ve onun gibiler zenginliğin doruklarına koşacak. Zaten “yeni ekonomi politikası” dedikleri mefhum da asıl olarak buna odaklanan bir model değil mi?

Bu modelin Çin ya da Güney Kore modeliyle asla karıştırılmamasını, Türkiye’ye has bir model olduğunu vurgulayan Nebati, bu özgünlüğü de şapkadan tavşan çıkarmışçasına ateşli bir yanıtla şöyle özetliyor: “Hayır. Hayır. Asla! Bizim modelimiz Çin Modeli, Güney Kore modeli filan değil. Bu, Türkiye modeli. Türkiye çok güçlü bir ülke. Konjonktürel yapısı, jeopolitik yapısı, iyi ilişkileri, geçmişte edindiği ilişkilerden gelen gücü. Medeniyeti. Şu anda kimse Türkiye’yi taşımıyor. Türkiye kendi kendini taşıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Çin kendi modeliyle var olabilir ama bizim modelimiz farklı.”.

Soruya verilen yanıttaki “konjonktür”, “jeopolitik”, “geçmişten gelen ilişkiler” gibi kavramlar bile bu modelle aslında Çin’i geçtik Bangladeş modelini hayal ettiğini ele veriyor.Keza modelin kendisi, emperyalist tekeller ve devletlerinin pandemiyle birlikte tedarik ağlarında meydana gelen aksamalardan yola çıkarak bazı kritik yatırımlarını coğrafi olarak yakın bölgelere taşıma stratejisinden esinleniyor. Konjonktür dediği bu. Bir kriz niteliği kazanan bu durumun Türk tekelci burjuvazisi için fırsata dönüştürülmesi motivasyonuyla hareket ediliyor ve jeostratejik konum da buna tahvil edilmeye çalışılıyor

Çekmek istedikleri o yatırımların da asıl olarak emeğin ve yine paranın değersizleşmesi, tüm girdi maliyetlerinin, altyapı, arazi vs. giderlerinin de uluslararası sermaye açısından ucuzlamasıyla doğrudan ilgisi var. Daha fazla ucuzlamış bir emek olmadığı sürece mesela Almanya Polonya’yı atlayıp Türkiye’ye gelmeyeceğine göre paranın değerini düşürdükçe düşürüp, emeği pula çevirmek bu stratejinin esas omurgasını oluşturuyor. Bunun için despotik bir emek rejimi yaratmaksa kaçınılmaz. Keza sermaye istikrarı sever. Bu istikrara rıza üreterek sağlanamıyor artık, geriye ne kalıyor; faşist saldırganlık!

Nitekim döne döne söylenen de ihracata dönük üretim yapacağız değil mi?  Yıllardır zaten uygulanan bu modelin şimdi daha bütünsel bir ifade kazanması kastedilmiyor mu? Bunun iç piyasanın umurlarında olmaması anlamına geldiği örneklerden bilinmiyor mu?

Devasa oranlarda üretim yapılırken, içerde, emekçilerden oluşan piyasa için yapılan üretimden vazgeçilmesidir bu. İç piyasanın umursanmamasıdır. Bakmayın siz düşük faiz dediklerine. Onu biz tüketmek için borçlanmaktan korkmayalım diye düşürmüyorlar. Bilakis, patronlar alsın, yatırım yapsın, borçlarını borçla kapatsın diye düşürüyorlar. Sıcak paranın geliş musluğu olarak faizi değil, ucuz işgücüyle cazip hale gelmeyi merkeze koyuyorlar. O açıdan da bizim alım gücümüz, tüketebilir olmamız umurlarında bile değil. Yeter ki ihracat olsun, yeter ki uluslararası sermaye gelip doğrudan yatırımlar yapsın, bu arada ithal ettikleri ara malları da artık bu topraklarda üretilsin!

Güney Kore ya da Çin’le farklılıklarla birlikte esas çakışma noktası budur. Sadece bir örnek: Bir suni gübre üreticisi olan Güney Kore’de köylüler gübre bulamadıkları ya da fahiş fiyatlara para yetiştiremedikleri için tarlalarını ekemez hale geliyorlar. Çünkü üretilen gübre (diğer pek çok şeyin yanısıra) onlar için değil, ihracat için üretilmiştir. Onlar yıkıma uğrayıp proleterleşmek zorunda kalmış ve proletarya da şimdilerde Squid Game dizisinde olduğu gibi sömürünün dibinin de dibiyle adeta insanlıktan çıkarılmıştır.

Bu böyle oldukça Nebati gibi patronlar da kazandıkça kazanmış! Ülke uluslararası tekeller için cazip bir yatırım üssü haline getirilmiş getirilmesine ama halkın yaşadığı sefalet, yıkım pahasına…

Kısacası Nebati’nin şimdi kalkıp bize maval okuması “başaramazsak asıl ben kaybederim” demesi “emeği açlıkla terbiye edemezsem ben kaybederim” anlamına geliyor. İşçi sınıfına “sen kaybetmek zorundasın ki ben kazanabileyim” demektir.  

Dolmabahçe Saray’ında bir araya geldiği patronların toplantıdan Nebati’nin deyimiyle “gözleri parlayarak ayrılmaları” da bu nedenledir. Fakat bunlar Nebati ve temsil ettiği sınıfın masa başı planları, hayata geçip geçmeyecekleri halen ve en fazla işçi ve emekçilerin kendisine bağlı.

Ya Squid Game’deki vahşetin, çürümenin oyuncağı olacağız ya da…

Nebati’nin röportajının tamamı için tıklayınız.