Çiçek Özgen
Koronanın uzun süredir gündemden düşmüş/düşürülmüş olması, toplumda -tam da istenildiği gibi- salgının bittiği, virüsün etkinliğini yitirdiği olarak algılanmasına neden oldu. Gerçek ölüm oranlarının, gerçek vaka sayılarının artık sorgulanmadığı bir döneme girildi. Oysa son bir yıldır günde yüz kişinin altına düşmeyen (o da açıklanan oranlar, gerçekte bu oranların çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor) ölüm oranları bile artık kanıksanmış durumda.
Ekonomik kriz gibi kendini daha yakıcı hissettiren başka sorunlar da, ilginin başka yöne kaymasına neden oldu. Ama toplumda “salgın bitti” havasının estirilmesinde, salgın sürecini yürütemeyen, dolayısıyla ölümlerden de sorumlu olan iktidarın bilinçli bir yönelimi söz konusu. Salgının ilk günlerinden itibaren gerçek ölüm oranlarını, vaka sayılarını saklayan iktidar, kısıtlamaların getireceği ekonomik kriz odaklı patlamalardan kaçınmak için, sağlık konusunu vazgeçilebilir olarak görüyorlar. Alınan önlemlerin minimum düzeyine indirilmiş olması, test yapılmaya kısıtlamaların getirilmesi, karantina bitiminde kontrol testinin yapılmaması gibi uygulamalar virüsün çok daha hızlı yayılmasına neden olmuş durumda.
Sanıyorum ki herbirimiz çevremizden, tanıdıklarımızdan sürekli hastalık haberleri alıyoruz. Hatta ikinci kez, üçüncü kez hastalığa yakalananlar olduğunu görüyoruz. Yani hastalığın yayılma hızında bir düşüş görülmüyor aslında. Vaka sayıları aynı hızla sürüyor. Ancak, test yapılmasına kısıtlama getirilmesi, hastalığı daha hafif atlatanların “habersiz” bulaştırıcılar olarak ortada gezinmesine neden oluyor. Bu da daha fazla yayılım, daha fazla vaka sayısı demek. Birbirini tetikleyen bir döngüden bu!
Son varyantın (Omicron) hastanede yatışa çok fazla neden olmadığı biliniyor. Ancak yaşlılar, başka bir hastalığı olanlar için durum hiç de böyle değil. Hastane yatışlarında ya da ölüm oranlarında hala bu riskli grup önde gözüküyor. Kaldı ki, sürekli mutasyona uğrayan, kendini yeni koşullara adapte eden bir etkenden bahsediyoruz. Elbette ki her mutasyon, onu daha tehlikeli bir hale getirmeyebilir, tersi yönde de etkide bulunabilir. Ancak bu olasılıklara göre hareket etmek, önlemleri olasılıklar dahilinde gevşetmek, salgın durumları için riskli bir uygulama. Önlemleri kaldırıp kaldırmayacağımız, virüsün etkisini yitirip yitirmediği vb gibi şeyleri bize söyleyecek olanların bağımsız bilimsel çevrelerin yaptığı/yapacağı araştırmalar, incelemeler olması gerekir. Salgın politikaları da buna göre belirlenip, yol haritası çıkarılmalı.
Elbette olması gereken bu ama tam tersi bir uygulamanın devreye konulduğu bir dönemdeyiz. Bilimsel verileri değil, ülkelerin ekonomik politikalarının sağlık politikasını belirlediği bir dönem bu dönem. Dünya genelinde bu yönlü bir eğilim olduğunu görüyoruz. Çünkü kapitalizm, kendisini var eden özünden çıkmıyor/çıkmıyor/çıkamaz. Bu durumda da ilk gözden çıkarılacak şey, insan sağlığı, insan yaşamı oluyor.
Türkiye’deki son durum da bundan farklı değil. Ülkede aşılanma oranlarının henüz hedeflenenin çok altında olduğu biliniyor. Doğru düzgün bir aşılama programı yürütemeyen devlet, aşılanma oranlarının bu kadar düştük olduğu bir toplumda, teşvik edici önlemler almak yerine başını kuma gömmeyi tercih ediyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, aşıların uygulanması sırasında aradan geçen süre arttıkça, virüste mutasyonlar (değişiklik geçirerek daha tehlikeli hale gelmesi) da daha sık görülüyor. Birinci doz aşıdan sonra diğer dozları yaptırmayanların oranı oldukça fazla. Bu da virüse değişime uğraması için zaman “sağlıyor”. Devlet uzun bir süredir -her ne kadar itiraf etmese de, amacın bu olduğu ortada- sürü bağışıklığı politikasını benimsemiş görünüyor. Oysa yapılan pek çok araştırma, bizi virüsten koruyacak antikorların birkaç ay içinde azalarak kaybolduğunu gösteriyor. Üstelik oluşan antikor, eğer virüsün başka bir mutasyonu ortaya çıkarsa sizi ondan korumuyor. Yani sürü bağışıklığı olası değil -üstelik aşılama oranlarının bu kadar yerlerde süründüğü bu durumda bu mümkün değil! Bunu elbette onlar da biliyor. Ama bilip bilmemezliğe gelmek, kandırmak, yalan söylemek bu rejimin en iyi bildiği iş. Ve o en iyi bildiği işi yaparak, günü geçiriyor, ömrünü uzatmaya çalışıyor.
Testlere getirilen sınırlamalar, bazı ülkelerde ücretsiz test uygulamaların kaldırılması gibi uygulamalar pozitif test oranlarının ve vaka sayılarının da düşük görünmesine neden oluyor. Yani benzer politikalar, dünya genelinde de farklı yoğunluklarda devreye sokuluyor.
Şurası gerçek ki, söz konusu olan henüz tamamlanamamış, ortadan kalkmamış bir salgın süreci. Virüsün yeni mutasyonlara uğrayıp uğramayacağı, daha güçlenip güçlenmeyeceği belirsizliğini koruyor. Hastalıktan koruyacak antikorların belli bir süre sonra koruma yüzdelerinin düştüğü biliniyor, koruyuculuk ortadan kalkıyor. Yani birçok belirsizliğin olduğu bir durumda, topluma “hastalık bitti” izlenimini vermek, aksine ileride işin içinden çıkılamaz sonuçlara sebep olabilir. “Ölen ölsün kalan sağlar bizimdir” anlayışındaki rejimin salgın politikasının bizi getireceği yer burası gibi görünüyor.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!