Neoliberalizmin son tuzağı: Mindfulness (II)



Ronald Purser Çeviri: Can Koçak Stresi azaltmayı, kişisel mutluluk ve refahı artırmayı satmak elbette ki adaletsizlik, eşitsizlik ve çevresel yıkımla ilgili ciddi soruları satmaya kıyasla daha kolay. İkinci yol toplumsal düzeni karşına almayı gerektiriyor, ilki ise insanların odaklanmalarını keskinleştirmek, iş hayatında ve sınavlardaki performanslarını geliştirmek, hatta daha iyi seks hayatları sunmak gibi vaatleriyle doğrudan mindfulness’ın …


Ronald Purser
Çeviri: Can Koçak

Stresi azaltmayı, kişisel mutluluk ve refahı artırmayı satmak elbette ki adaletsizlik, eşitsizlik ve çevresel yıkımla ilgili ciddi soruları satmaya kıyasla daha kolay. İkinci yol toplumsal düzeni karşına almayı gerektiriyor, ilki ise insanların odaklanmalarını keskinleştirmek, iş hayatında ve sınavlardaki performanslarını geliştirmek, hatta daha iyi seks hayatları sunmak gibi vaatleriyle doğrudan mindfulness’ın önceliklerini karşılıyor. Mindfulness psikoterapinin yepyeni bir tekniği gibi paketlenmekle kalmadı, kullanışlılığıyla kişisel gelişim olarak da pazarlanmaya başladı. Böyle bir markaya dönüşmesi maneviyata dayalı uygulamaların kişinin kendini ilgilendireceği düşüncesini destekliyor. Özelleştirilmesiyle de bu uygulamalar artık rahatlıkla sosyal, ekonomik ve politik kontrol için kullanılıyor.

Mindfulness çoğunlukla bireylerin ve kuruluşların açgözlülük, kötü niyet ve aldatmacanın hastalıklı köklerinin farkına varmalarını sağlamaktansa aslında bu kökleri destekleyen alelade bir kişisel gelişim tekniği olarak kullanılıyor.

Mindfulness’ın 4 milyar dolarlık bir endüstri olduğu söyleniyor.  Amazon’da 60.000’den fazla kitabın başlığında “mindfulness” sözcüğü bir şekilde geçiyor, ebeveynlik, yemek yeme, eğitmenlik, terapi, liderlik, parasal durum, ulus, hatta köpek sahibi olmak, önünde “mindful” sıfatıyla kullanılıyor. Ayrıca başlı başına çok satan bir alttür olarak mindfulness boyama kitapları var. Kitaplar dışında atölyeler, çevrimiçi kurslar, şaşaalı dergiler, belgeseller, akıllı telefon uygulamaları, çanlar, minderler, bilezikler, güzellik ürünleri ve çeşit çeşit alet edevatın yanı sıra hayli kârlı ve gelişmeye devam eden bir konferans ağı var. Mindfulness programları okullarda, Wall Street ve Silikon Vadisi şirketlerinde, hukuk firmalarında ve resmi dairelerde kendisine yer bulmuş durumda. Buna Amerikan ordusu da dahil.

Mindfulness’ın piyasa dostu ve geçici bir çözüm olarak sunulması, popüler kültürde bu denli hoş karşılanmasını açıklıyor. İşyerlerinin düşünce yapısına o kadar iyi uyuyor ki, statükoya karşı sunduğu tek gerçek tehdit insanlara sidik yarışında daha başarılı olmaları için önerdiği yöntemler. Modern toplumun neoliberal uzlaşısı, güç ve zenginlik sahibi kimselerin daha fazlasını elde etmek için başıboş bırakılmaları gerektiğini iddia ediyor. Bu yüzden Kabat-Zinn Davos’ta meditasyondan yola çıkarak rekabette avantaj sağlamaya dair sözler söylemekle ilgili bir rahatsızlık duymazken CEO’ların da pazarın temel mantığını kabul eden mindfulness tüccarlarını çok sevmesi pek şaşırtıcı değil.

Geçtiğimiz birkaç on yılda neoliberalizm muhafazakâr köklerini aştı. Kamusal söylemi öyle bir ele geçirdi ki, kendini ilerici addeden Kabat-Zinn gibileri dahi neoliberal terimlerle düşünmeye başladı. Piyasa değerleri insan hayatının her bir köşesini işgal etmiş durumda, çoğumuzun dünyada yaşama ve onu yorumlama biçimimizi tanımlıyor.

Neoliberalizmin belki de en açık tanımını onu saf piyasa mantığını sekteye uğratma ihtimali olan kolektif yapıları yıkmaya yarayan bir programa benzeten Fransız sosyolog Pierre Bourdieu yapmıştı. Genellikle piyasaya dayalı toplumun, beşeri sermayemizi ve kişisel değerimizi geliştirmek için bize (eşit olmasa da) yeterli fırsat tanıdığını düşünmeye şartlanmışızdır. Kişisel özgürlük ve potansiyelimizi tam anlamıyla hayata geçirmek için de içsel kaynaklarımızı ustaca yöneterek kendi refahımızı, özgürlüğümüzü ve mutluluğumuzu olabilecek en yüksek seviyeye çıkarmalıyız.

Rekabet işin merkezinde olduğu için, neoliberal ideoloji toplumun nasıl yönetileceğine dair tüm kararların, rakiplerin kendi iyiliklerini maksimum seviyeye çıkarmaları için en etkili düzeneğin, yani piyasanın işleyişine bırakılması gerektiğini söylüyor. Devlet, hayır kurumları ve diğer toplumsal aktörler, kusursuz işleyen piyasa mantığının önünde yalnızca birer engel.

Neoliberal toplumun bir aktörü için mindfulness ekip biçilecek bir beceri ya da iyi değerlendirilmesi gereken bir kaynak. Uzmanlaşıldığı takdirde, peşin hükümlerden arındırıp âna odaklanmanızı sağlayarak sizi rekabetin getirdiği kaçınılmaz stres ve endişeden uzaklaştırıyor, kapitalist okyanusun hileci akıntılarında yolunuzu bulmanızı sağlıyor. Mindfulness kişisel refahınızı olabilecek en üst seviyeye çıkarmanıza yardımcı oluyor.

Bütün bunlar gece daha rahat uyumanızı sağlayabilir. Toplumda ise hayli vahim sonuçlar doğurması olası. Slovenyalı filozof Slavoj Žižek bu eğilimi inceledi. Ona göre mindfulness insanların akli dengeleri yerindeymiş görünümünü koruyarak kapitalist devinime tam anlamıyla katılmalarına yardımcı olarak kendisini küresel kapitalizmin baskın ideolojisi olarak kabul ettirdi.

Dikkatlerin yönünü kapitalist kültürdeki toplumsal yapılar ve maddi koşullardan öteye çeviren mindfulness, rahatlıkla olmadığı bir şeymiş gibi gösterilebiliyor. Ünlüler onu kutsuyor, Google, Facebook, Twitter, Apple ve Zynga gibi Kaliforniya merkezli şirketler onu markalarını tamamlayan bir unsur olarak benimsiyor. Google’ın eski tam zamanlı çalışanlarından mindfulness üstadı Chade-Meng Tan’ın titri Jolly Good Fellow’du, gerçekten. İş arkadaşlarına ve okurlarına “kendi içinize bakın” telkininde bulunuyordu, çünkü sorunlarınızın kaynağı oradaydı, kesinlikle kurumsal kültürde değildi.

“Kendi kendinin efendisi olmak”, “dirençli olmak” ve “mutluluk” söylemleri, refahın basitçe bir beceri geliştirmekten ibaret olduğunu varsayıyor. Mindfulness amigoları bu benzetmeden çok hoşlanıyor, daha mutlu olmak için beyinlerimizi geliştirebileceğimizi iddia ediyorlar, tıpkı kaslarımızı çalıştırırmış gibi. Mutluluk, özgürlük ve refah, bireysel çabanın birer ürünü hâline geliyor. Bu tür “beceriler” dış etkenlere, ilişkilere ya da toplumsal koşullara bağlı olmaksızın geliştirilebiliyor. Mindfulness, tedaviyle ilgili söyleminin altında sorunların seçimlerin sonuçları olduğu iddiasını gizliyor. Kişisel dertler hiçbir zaman politik ya da sosyoekonomik koşullarla ilişkilendirilmiyor, doğası gereği psikolojik addediliyor ve birer hastalıkmış gibi teşhis konuluyor. Dolayısıyla toplumun radikal bir değişime değil, terapiye ihtiyacı var. Mindfulness girişimlerinin devlet politikasına yön verenler nezdinde bu denli tutulmasının nedeni belki de bu. Eşitsizlik, ırkçılık, yoksulluk, bağımlılık ve bozulan akıl sağlığı gibi temelleri olan toplumsal sorunlar tedavi gerektiren bireysel psikoloji terimleriyle yeniden tanımlanabiliyor. Hatta savunmasız bireylere bunu kendi kendilerine sunmaları gerektiği söylenebiliyor.

Neoliberalizm dünyayı kazanan ve kaybedenler olarak ayırıyor. Bunu da ideolojik temel taşı, yani her tür toplumsal olgunun bireyselleştirilmesi aracılığıyla başarıyor. Özerk (ve özgür) birey toplumun asli odak noktası olduğu için toplumsal değişim siyasi eylemler, örgütlenme ya da toplu eylemlerle değil, yalnızca serbest piyasa ve bireylerin atomlarına ayrılmış hareketleri aracılığıyla mümkün. Kolektif yapılarla bu durumu değiştirmeye dair her türlü çaba neoliberal düzen için can sıkıcı. Bu yüzden de pek hoş karşılanmıyor.

Bunun aydınlatıcı bir örneği  geri dönüşüm uygulamaları. Esas sorun şirketler tarafından seri üretime geçilen plastik ve onun perakende satışta gereğinden fazla kullanımı. Buna rağmen tüketicilere altta yatan nedenin kişisel savurganlık olduğu, bunun da alışkanlıklarını değiştirirlerse çözülebileceği söyleniyor. Yakın zamanda  Scientific American’da yapılan bir araştırmanın ortaya koyduğu gibi: “Bir çiviyi geri takmanın düşen bir gökdelene ne kadar faydası varsa plastiği geri dönüştürmenin de Dünya’yı kurtarmaya o kadar faydası var.”

Yine de neoliberal bireysel sorumluluk öğretisi, el çabukluğuyla bizi esas failden uzaklaştırdı. Bu da aslında dünün haberi. 1950’lerde “Keep America Beautiful” (Amerika’yı Güzel Tutun) kampanyasıyla bireyler kendi çöplerini toplamaya teşvik edilmişti. Proje Coca-Cola, Anheuser-Busch ve Philip Morris gibi şirketler tarafından finanse ediliyordu, onlarla işbirliği yapansa bu çağrıya uymayanlar için “litterbug” (çöpböceği) terimini ortaya atan Ad Council’di (Reklam Konseyi). Yaklaşık 20 yıl sonra ünlü bir televizyon reklamı bir motorcunun attığı çöpe ağlayan bir Kızılderili’ye yer veriyordu. Slogan da “Çevre Kirliliğini İnsanlar Başlatıyor. İnsanlar Durdurabilir”di.  Scientific American’da yayımlanan, Matt Wilkins imzasını taşıyan yazı, işin bu tür maskaralıkların ardındaki içyüzünü görüyor.

Bu tür çabalar görünürde iyiliksever olsa da gerçek sorunu, plastik sorununda kurumsal düzeyde kirliliğe imza atanların oynadığı rolü gizliyor. Bu akıl dolu aldatmaca sonucunda gazeteci ve yazar Heather Rogers, dikkatleri tüketicinin geri dönüşüm davranışlarına çektiği ve atık yönetimi için üreticinin sorumluluğunu artıracak düzenlemelerin yapılmasını önlediği için Keep America Beautiful’u ilk “yeşil yıkama” örneği olarak gösteriyor.

Bize tekrar tekrar verilen bir mesaj var, toplumsal sorunları çözmenin tek gerçek yolunun bireysel eylemden geçtiğini, dolayısıyla sorumluluk almamız gerektiğini söylüyor. Eleştirel ve radikal düşünceyi bastırdığı için kültür eleştirmeni Henry Giroux tarafından “hayalsizlik makinesi” olarak adlandırılan bir neoliberal hipnozun içinde sıkışmış durumdayız. İçe dönmemiz, kendi kendimizi yönetmemiz için fırça yiyoruz. Hayalsizlik, yeni olasılıklarla ilgili yaratıcı fikirleri terk etmemize yol açıyor. Kapitalizmi parçalarına ayırmanın ya da onun fazlalıklarını dizginlemenin yollarını aramaktansa taleplerini kabul etmeli ve piyasada daha etkili olmak için öz disipline başvurmalıyız. Dünyayı değiştirmek için kendimize mesai harcamamız gerektiği söyleniyor, daha bilinçli, daha az peşin hükümlü olmalı, şartları kabul ederek zihinlerimizi değiştirmeliyiz.

İnsanların sorunlarının kaynağının kafalarının içinde yer alması, neoliberal mindfulness akımının temel inançlarından biri. Stresi ilaç kullanarak giderme eğilimi, deva arayışını ve uzman tedavisine duyulan ihtiyacı beraberinde getiriyor, bu da mindfulness müdahaleleri şeklini alıyor. Buradaki ideolojik mesaj şu: Eğer sıkıntı veren koşulları değiştiremiyorsanız koşullara verdiğiniz tepkileri değiştirebilirsiniz. Bu bazı açılardan faydalı olabilir, sonuçta pek çok şey bizim kontrolümüzde değil. Ancak onları düzeltmek için çaba sarf etmeyi bırakmak abartılı görünüyor. Mindfulness uygulamaları adaletsiz, kültürel açıdan zehirli ya da çevre için yıkıcı olabilecek şeylere eleştirel bir yaklaşıma ya da onlar üzerinden dönecek bir tartışmaya izin vermiyor. Bunun yerine ortaya koyulan “peşin hükümlere varmadan, âna odaklanan farkındalıkla her şeyi olduğu gibi kabul etmek” mecburiyeti, statükoyu koruyan bir toplumsal anestezi işlevi görüyor.

Mindfulness hareketinin (aynı zamanda pozitif psikolojinin de şiarı olan) “insanın serpilmesi” vaadi, bir tür toplumsal değişim önerisi ortaya koymaya en yaklaştığı tanım. Öte yandan bu görüş de bireye özgü ve daha bilinçli olmaya dair kişisel tercihe dayanıyor. Mindfulness destekçilerinin elbette neoliberalizmden farklı politik amaçları olabilir. Yine de kişisel dünyalarına ve tekil kimliklerine, yani neoliberal güç odaklarının tam da onların olmasını istediği yere çekilme riski mevcut.

Mindfulness, Jennifer Silva’nın “ruh hâli ekonomisi” olarak adlandırdığı şeyin içine gömülmüş durumda.  Yetememek: Belirsizlik Çağında İşçi Sınıfının Yetişkinliği kitabında Silva, risk nasıl özelleştirildiyse ruh hâli ekonomisinin de bireyleri kendi duygusal akıbetlerinin tek sorumlusuna öyle dönüştürdüğünü açıklıyor. Bu durumda duygular, birinin “duygusal sermayesini” artırmak için düzenleniyor. Google’ın “Search Inside Yourself” (Kendi İçinde Ara) adlı mindfulness programının müfredatında “duygusal zekâ” (emotional intelligence -çn) kavramı sıklıkla geçiyor. Program Google’ın mühendislerine kariyerlerinde başarılı olmaları için şartmış gibi pazarlanıyor, mindfulness uygulamalarıyla uğraşmaları sonucunda duyguları yönetmek, sermaye edinmeye benzer şekilde ihtiyaç fazlası değer yaratmaya başlıyor. Ruh hâli ekonomisi ayrıca aksiliklerden toparlanma, istikrarsız bir ekonomik bağlamda üretken kalma becerisini talep ediyor. Pozitif psikoloji gibi mindfulness hareketi de “mutluluk bilimiyle” birleşmiş durumda. Bir kere böyle paketlendi mi hayatı kolaylaştıran ve kişiye göre uyum sağlayan bir teknik olarak satılabiliyor, böylelikle bireyleri sosyal dünyalarından koparıyor.

Mindfulness vaatlerinin hepsi, Chicago Üniversitesi’nden kültür teorisyeni Lauren Berlant’ın “zalim iyimserlik” olarak adlandırdığı, neoliberalizmi tanımlayan özelliklerden birini andırıyor. Zalim, çünkü birileri bir hayale oldukça yüksek miktarda duygusal yatırım yapıyor. Bize mindfulness çalışmalarına başlarsak ve bireysel hayatlarımızda işleri yoluna koyarsak mutlu ve güvende olabileceğimiz söyleniyor. Sabit bir işte çalışmak, bir eve sahip olmak, sosyal hayatın hareketliliği, kariyer başarısı ve eşitlik gibi şeylerin de doğal olarak, onun peşi sıra geleceği ima ediliyor. Ayrıca kendi kendimizin efendisi olmayı başarırsak, zihnimizi ve duygularımızı kontrol ederek kapitalizmin önceden kestirilemeyen çılgınlıkları arasında serpilip gelişebileceğimiz vaat ediliyor. “Mindful Calculations” (Bilinçli Hesaplamalar) adlı tezinde Joshua Eisen’in yazdığı gibi: “Karalahana, acai çileği, spor salonu üyelikleri, vitaminli su ve diğer yeni yıl kararları gibi mindfulness da yoğun bir değişim isteğinin listesini çıkarıyor, ama temelinde kendini kontrol etmek ve serbest faaliyet gibi neoliberal hayallerin yeniden ortaya konması var.” Bizim tek yapmamız gereken ise sessizce oturmak, nefesimize dikkat etmek ve beklemek. Bu da iki kat zalimlik, çünkü “iyi hayatın” kurallarını belirleyen bu hayaller hâlihazırda neoliberalizmin altında paramparça oluyor. Eğer biz de kendi hislerimize odaklanırsak durumu daha da kötü hâle getiririz. Ortak hassasiyetlerimizi ve karşılıklı bağlılığımızı reddederek kendimizi korumamıza yarayabilecek kolektif yöntemlere dair hayallerimizi de yitiriyoruz. Korumacı hayaller de ne kadar boş olursa olsun onlara sarılmaya devam ediyoruz.

Mindfulness özünde zalim değil. Yalnızca bir fetişe dönüştürülüp şişirilmiş vaatlere bağlandığında zalim yanı ortaya çıkıyor. O zaman da Berlant’ın dediği gibi bağlanmanı sağlayan nesne, en başta seni ona götüren amacı engelliyor. Zalimlik, değişim edebiyatı yaparken statükoyu desteklemekten geliyor. Neoliberal mindfulness, insanın serpilmesi için sunduğu bireyci görüşün reklamını tam da böyle, bilinçlenmiş hâlde kapitalizmin tahribatına tahammül gösterip her şeyi olduğu gibi kabul etmemiz için bizi kandırarak yapıyor.

Ve’posta