“Kepaze bir zamanda yaşıyoruz”. Her gün ekmeğimiz küçülüyor, emeğimizse posası çıkıncaya kadar sömürülüyor. İş güvencemiz hayal oldu. Burjuvazi kriz koşullarını fırsata çevirmek için elinden geleni yapıyor. Devleti de onun adına en ön safta yer alarak tam karşımızda konumlandığını açıkça ilan ediyor. 2022’nin son gününde ardı ardına gelen iş cinayeti haberleri bile çalışmanın ölümle daha fazla özdeşleştiğini açıkça gösteriyor.
Bütçeler; faiz, savaş, patronların üstlenilen borçları için hazırlanıyor. Geliri ise bizden alınacak ve her gün arttırılan dolaylı vergilerden. Enflasyon karşısında eridikçe eriyen ücretlerimize yapılan artış “enflasyon farkı” diye yutturuluyor. Asgari ücrete yapılan zam aldatmacası bunun son örneği oldu. Kiraların bile en az 4 binden başladığı bu koşullarda aylık 3 bin 500 liraya mahkum edilen emeklilerin maaşlarına yapılacak artışınsa onu bile geride bırakacak bir oranda kalması bekleniyor.
Büyük bedellerle kazandığımız grev hakkımıza yönelik saldırının son halkası araba lastiği teli üreten Bekaert’ta ilan edilen yasak kararı oldu.
Patronlar, yasaların sunduğu avantajı tepe tepe kullanacak bir pervasızlıkla hareket ediyor. Sendikalaşma yönelimine giren ya da yetki alınan tüm işyerlerinde işçi kıyımı devreye giriyor. Son olarak buna Bağımsız Maden-İş üyesi Polyak ve Eczacıbaşı işçileri, Koç Üniversitesi Hastanesi işçileri eklendi. Petrol-İş’in yetki aldığı Pulver Kimya’da yaşanan işçi kıyımı sonrasında başlayan direniş aylardır sürüyor. Lila Kağıt’tan Barutçu Tekstil’e kadar sayısız işyerinde sendikalaşma karşısında hırsla saldırıyor patronlar.
“Hak” diyenin karşısına jandarma-polis çıkarılıyor. Bunun son örneği, Özyeğin-Fiba Holding’e bağlı Polyak Eynez Madencilik’te yaşandı. Jandarma, Bağımsız Maden-İş’e üye olan işçinin işten çıkarılmasına karşı başlayan direnişin karşısında Özyeğinlerin özel askeri gibi saldırdı.
Eğitim-sağlık-ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarımız ticaret nesnesi haline getirilmiş durumda. Eriyen ücretlerimizle bunlara ulaşmamız daha fazla zorlaşıyor, adeta imkansızlaşıyor.
Maden-inşaat-turizm patronları için bir sömürü ve yağma cennetine, bizim içinse cehenneme dönüştürülmüş durumda hayat. Dağlar-taşlar-yaşam alanlarımız bu yamyamlara peşkeş çekiliyor. “Doğamı, yaşamımı, geleceğimi savunuyorum” diyerek iş makinelerinin önüne dikilen emekçi köylüler jandarma dipçiklerine, gözaltı ve ceza terörüne maruz bırakılıyor. Doğanın bu ölçekte metalaşmasına tarihte ender rastlanır. Yağma için ne gerekiyorsa yargı da polis de jandarma da anında seferber oluyor. En hızlı çözüm yoluysa bir gece ansızın çıkarılan kararnameler oluyor.
Kentlerin yağmasında da tablo değişmiyor. “Acele kamulaştırma”, “riskli alan” kavramları kent yağmasının özeti gibidir. El konulmak istenen yere anında bu damga vurularak emekçilerin evleri bir anda başlarına yıkılıyor.
Doğanın talanı maden patronlarının almadıkları önlemler, yapılmayan denetimlerle zehirli atıkların hayata karışmasıyla da birleşiyor.
Yaşamımız ekonomik-siyasi-ideolojik saldırılarla daha fazla hücreleştirilmeye çalışılırken cezaevlerindeki tecrit dışardaki hayatın tecridiyle uyumlu olarak katmerlendiriliyor. Özgürlüğün kavram olarak bile bilinçlerden silinmek istendiği faşist bir saldırganlıkla karşı karşıyayız.
Bunlar olup biterken savaş harcamalarına işaret edilerek “Bir kurşunun fiyatını biliyor musunuz?” diye soruluyor. Kürt halkı değişmez hedef olmaya devam ediyor. Burjuvazinin yayılmacı-saldırgan politikalarının karşısındaki en önemli engellerden biri olarak görülüyor. Adına “Çöktürme planı” denilen kirli savaş politikalarıyla tüm tarihsel kazanımlarından vazgeçmeye, örgütlü yapısını dağıtmaya zorlanıyor. Türkiye işçi ve emekçileri “beka” denilen hamasi nutuklarla şovenizmle zehirlenmeye çalışılıyor.
Göçmen düşmanlığı kullanışlı bir araç olarak her açıdan devrede tutuluyor. Yunanistan’a efelenmelerle bu milliyetçi histeri sürekli köpürtülüyor. Bu efelenmeler tırmandırıldıkça bizim ekmeğimiz daha da küçülüyor, soluduğumuz hava daha da zehirli hale geliyor, yaşamımız her açıdan hücrelere sokulmaya çalışılıyor.
Sınıf düşmanlarımızın tahayyül ettiği gerçeklik sadece kısaca özetlediğimiz bu tablonun daha da karanlık hale getirilmesidir.
Fakat onun tahayyülünü bozacak ve emeğin kurtuluşuyla birlikte dünyanın da kurtuluşunu sağlayacak olan bizlerin örgütlü mücadelesidir.
Türk-İş Bakanı Ergün Atalay gibi asgari ücret için açlık sınırını kırmızı çizgi ilan eden ya da “ben sermaye düşmanlığı yapmam” diyenlerin en büyük sınıf örgütlerinin tepesine çöreklenmesine izin vermemek bu mücadelenin önemli ayağını oluşturur.
Kadınların bitmeyen direncini, orada burada yağma ve talanın karşısında duran emekçi köylülüğün haklılıktan aldığı cesaretin, geleceksizliğe sürüklenen gençlerin öfkesinin, sendikal örgütlenme saldırısına ve hak kayıplarına karşı birçok yerde ısrarla direnen işçilerin ayrı ayrı kanallardan akan mücadelelerini tek bir potada toplamaya emek koymak da diğer ayağını oluşturur.
Bizler tam da bu noktada her alanda örgütlenelim diyoruz. Mahallede, fabrikada, yaşamın aktığı her mecrada komitelerde, konseylerde, meclislerde örgütlenelim. Sendikalarımızı sarı renkten kızıla dönüştürecek bir tarih yapıcılığıyla yürüyelim.
Mevcut direniş odaklarının birleştiği bir adres olalım diyoruz. Mevzilerimizi, deneyim ve tarihsel birikimlerimizi sahiplenip yenileriyle güçlendirelim.
Bu çağın sihirli kavramı, dayatılan örgütsüzleşmeye karşı örgütlenmek, dayanışmaktır. Eskinin köhnemiş alışkanlık ve kültürünü devrimci bir iradeyle “yıkıp” geleceği fethetmeye odaklanmış yeniyi kurma iradesidir.
Yaşadığımız bu “kepaze zamanda” umut bizde, umut örgütlenmek ve ayağa kalkmakta…
Bu köhne düzeni birlikte değiştirelim…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!