Sağın sağa karşı seçimi



2010’un “yetmez ama evet”i 2014 yerel seçimlerinde “tatava yapma bas geç”e dönüşmüştü. 2023’te ise bu sefer “oy ver gitsin” olarak yeniden tarih sahnesine çıkıyor.


Nəriman Bakı

CHP’de sular durulmuyor. (Okuyucu böyle bir girişi yutar. Aferin bana!) 14 Mayıs akşamı CHP Genel Merkezi’nde neler olup bittiğini kamuoyu net biçimde öğrenmeli. (Bravo! Bir taşla iki kuş. Hem oyuma sahip çıkıyorum, hem de sorguluyorum!) CHP içinden kaynaklarımın bana “ekmek mushaf çarpsın” diyerek verdiği bilgileri açıklasam yer yerinden oynar. (Güzel, güzel. Hem kaynağım var hem de bilgiler. Ufff acayip!) Ortalığı karıştıranın kim olduğunu biliyorum ama ikinci turdan sonra… (Harika. Hedef göster ama kim olduğunu da söyleme!) Eyyy Kılışdaroğlu! Cumhurbaşkanı olmak istiyorsan, bu pislikleri etrafından temizle! (Ya sen bu işi biliyorsun. Yalnız Kılış mıydı, Kılıç mıydı onu bir kontrol etmek gerek. Hadi devam…)

Seçim hengamesinin ardından son birkaç gündür ortalık yukarıdakine benzer yazılar, düşünceler, ses kayıtlarından geçilmez oldu. “Nasıl oldu da kazanamadık” şaşkınlığını gidermek için toplumsal, siyasi analiz yerine komplo teorileri katına ulaşan kelle avına çıkıldı. Birkaç kelle (Tuncay Özkan, Onursal Adıgüzel) bulundu ve sonuncusunun kellesi de alındı.

İşin magazinel kısmı bile Türkiye’deki yerleşik egemen sınıf politik aklının sağcı, ufku entrika ötesine geçemeyen, her şeyi her durumu tek ve biricik bir olaya, duruma ve/veya kişilere bağlayan bir akıldan fazlası değil. AKP-MHP-Ergenekon bloğunun pisliklerini ifşa peşinde koşan bu aklın, bu bloğun birebir benzer biçimde hareket ettiğini görmek gerek. Öyle ki, CHP’de seçim gecesine dair olan bitenlerin peşinde koşan gazeteci Bahar Feyzan, İmamoğlu ve Yavaş’a seçim gecesi yapılanları anlatmama gerekçesi olarak şunu diyebiliyor: “Yandaş basın kullanır.”

Hangisi sağ ?

14 Mayıs seçim sonuçları Türkiye’deki siyasal iklimin nasıl sağcılaştığını, gericileştiğini, faşist tonun daha belirgin hale geldiğini gösterdiği noktasında hemen herkes hemfikir. Yalnız problem şurada: Herkes kendisini bu sağa kaymanın dışında, liberal terminolojiyle ifade edersek “merkez”de tarif ediyor.

Seçim öncesinde AKP’nin eriyen oylarını gidermek, en azından hızını kesmek için gideceği siyasi adresler bir elin parmağını geçemeyecek düzeydi. O da bu kapıların neredeyse hepsini çaldı. Öyle ki, DSP’ye bile bir iki vekillik kırıntısı sunarak binler düzeyindeki oylarına talip oldu. Liberal gözüken tabanının hatta kankası MHP’nin tepkilerine aldırış etmeden Hizbullah’ın devamı HÜDA-PAR’la Covid’e karşı üretilen aşıları yaptırırsanız “kuyruğunuz çıkar” diyen Fatih Erbakan’ın Yeniden Refah Partisi’ni ittifaka dahil etti. Gerçi hem HÜDA-PAR hem de Yeniden Refah ittifakları sadece oy hesabına dayalı değildi. Bunlar Erdoğan iktidarının önümüzdeki dönem izleyeceği siyasetin ipuçlarını da içeren ideolojik ittifaklardı. Bunların her ikisi de AKP’nin yıpranmış, dahası çürümüş ‘İslamcı’ makyajını tazelemesine olanak veren incir yaprakları işlevi görmenin yanında, YRP AKP’den uzaklaşan işçi ve küçük esnaf kesimleri yeniden etkilemenin, Barzani’yle kolkola pozlar veren HÜDA-PAR ise hem Kürt halkı içindeki milliyetçi duygulara hitap etmenin hem de alttan alta korku salmanın aracı olarak bloka dahil edildi.

MHP’yi faşist biliriz. Bu bağlamda MHP’nin sağcılığının daha da sağcılaşmasını tahayyül etmek zor. Ancak hükümet bloğunun bir damla oya olan yakıcı ihtiyacı MHP’nin de kendi “ilkeleri” bağlamında sağa kaymasına neden oldu? Yıllarca fanatik Kürt düşmanlığının bayraktarlığını yapan MHP, programında ve söylemlerinde “Kürdistan” diyen, “andımız”a cepheden karşı çıkan, Anayasa’da Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak tanınmasını isteyen, bu bağlamda Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihsel ve politik söylem ve taleplerinin bazılarını İslami gericilik kılıfı altında dillendiren diğer bir katil sürüsü HÜDA-PAR’ın varlığına gık diyemedi. Faşist Sinan Ateş’in öldüren tabancanın dumanı henüz dağıtılamamışken MHP, HÜDA-PAR’ın namlularının meclise taşınmasına teşne oldu.

CHP’nin sol görünmesine rağmen sağcılaşmasının tarihi ise sanıldığı gibi kısa değildir. İşçi sınıfının mücadelesinin yükseldiği 70-80 aralığında sol görünürken bile her yanı tel tel dökülen bir sağcılığa sahipti. Ancak CHP tarihinde bile sağcılık belki de hiç bu kadar bilinçli ve görünür bir hale bürünmedi. Erdoğan’ı yenmek adına mevcut burjuva bloğunun artıkları (MHP’nin artığı İYİP, AKP’nin artığı Saadet, Gelecek ve DEVA, tarihsel artık Demokrat Parti) ile 6’lı Masa kurdu.

AKP ve MHP’nin artıklarını sandığa taşımak için “elle kalp” yaparak yürüttükleri kampanyanın eksenini ise siyasette de ekonomide de neoliberalizmin 20 yıl öncesini hortlatma vaadi oluşturdu. Ekonomik vaatlerinde bile 5’li çetenin sermaye akışını tıkama vaadi dışında kamusal denebilecek bir model sunamadılar. “Olağanüstü projeler”miş gibi pazarlamaya çalıştıkları bütün vaatler TÜSİAD burjuvazisinin 2021 sonbaharında gündeme getirdiği “Geleceği İnşa” stratejisinin unsurlarıydı. Onların hayatlarına değen bir yön ve içerik taşımadığı için de işçi ve emekçi yığınlar tarafından umursanmadı.

Sonuç olarak, burjuva hükümet ve muhalefet bloğunun sağcılığı kitlelerde yansımasını buldu. Yıllardır birikimli biçimde ilerleyip derinleşen toplumsal sağcılık 2023 seçimlerinde kendisini ‘ürkütücü’ bir somutlukta gösterdi. Türkiye tarihinin en gerici-faşist meclisinin ortaya çıktığı doğru bir tespittir. Ancak kimsenin henüz fark etmediği yön ise Türkiye tarihinin burjuva anlamda en demokratik meclisinin de ortaya çıktığıdır. Seçim pusulasında yer alan 26 partiden 12’si (yani yarıya yakını) mecliste sandalye elde etti.

Bildik bütün büyük partiler oy ve sandalye kaybederken, kayıpları kendilerine endeksledikleri partiler olarak meclis sahnesine taşındı. Bu nedenle sağın sağa karşı seçiminde sağ kazanmış oldu. (*)

Hangisi sol ?  

TİP’in Yeşil Sol Parti ile ittifaka güvenerek “baraj sorunumuz yok” algısı gerçeklik duvarına çarptı.

“Yüzde 3 oyumuz” var diyerek bazı yerlerde Emek ve Özgürlük İttifakı’nın vekil çıkarmasını engelleyecek “bağımsız olarak seçime girme” stratejisi tuzla buz oldu. TİP değil yüzde 3’e ulaşmak, kendi adına topu topu yüzde 1,73 oy alarak yüzde 2,81 oy alan Yeniden Refah Partisi, hatta Ümit Özdağgillerin ırkçı faşist Ata İttifakı’nın dahi arkasından nal topladı.

TİP’in yüzde 7 barajını aşabilmek için kanatları altına girdiği ittifakla ortak liste çıkarmak yerine kendini gösterme merakının Emek ve Özgürlük İttifakı’na kaybettirip kaybettirmediğine dair sosyal medyada yapılan tartışmalarda ölçü-ayar kaçmış durumda. Yeşil Sol Parti yönetimine egemen olan parlamentarist orta sınıf anlayışının Kürt illerinde dahi nasıl belirgin bir güç ve itibar kaybına yol açtığı gerçeği ortada dururken bütün günahı TİP’e yıkmak hem hem haksız hem de yakışıksız olur. Fakat TİP yandaşlarının da işi pişkinliğe vurarak dürüstçe özeleştiri vermek yerine matematik oyunlarına başvurarak zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışmaları sadece komik olmakla kalmayıp tepkiyi hak ediyor. Sonuç olarak herkes kendi tanrısından medet umuyor.

İkiyüzlü bir tutumla bir taraftan Yeşil Sol Parti’nin desteğiyle barajı geçmenin hesabı yapılırken bir taraftan da Kürt düşmanı kentli orta sınıf milliyetçiliğinin CHP’den kaçan oylarından nemalanmaya oynayan, işçi sınıfı adına sinik, sol-devrimci-sosyalist politika bağlamında sağcı olan politik suret kendisini TİP’in oylarında gösterdi. İşçi sınıfına “kendisi için sınıf” bilinci kazandırmayı bırakalım “kendinde sınıf” geri bilincine bile hitap etmekten uzak solumtrak parlamentarist popülizm TİP somutunda gerçeklik duvarına tosladı.

Yeşil Sol Parti’nin seçim sürecinde de maruz kaldığı saldırıları yeniden hatırlatmaya gerek yok. Buna rağmen Kürt halkı saldırılar karşısında yılgınlık gösterip geri çekilmediği gibi bütün hoşnutsuzluk ve eleştirilerine rağmen yasal partisinin politikalarının arkasında durmayı sürdürdü. Türkiye’nin en kitlesel, bilinçli ve militan demokrasi dinamiği olan Kürt halkı, her zamanki siyasi disiplini ile cumhurbaşkanlığı seçiminde Amed’i Ege’nin incisi yapmayı başardı.

Ancak Yeşil Sol Parti’nin cumhurbaşkanlığı seçiminde abartılı -daha doğrusu hayali- bir yeni çözüm süreci olasılığını merkeze alarak Kılıçdaroğlu’na “tam destek” sunması örgütlü Kürt halkında yansımasını bulurken aynı sahiplenme milletvekili seçimlerinde görülmedi. Yeşil Sol Parti bu kez 100 vekil çıkarmayı hedeflerken 2018 seçimlerinin bile gerisine düşerek -kesinleşmemiş sonuçlara göre- 63 vekilde kaldı. 2015 Haziran ve Kasım sürecinde ağır savaş ve saldırı koşullarında bile çıkarılan 51 vekile karşılık bütün baskı ve saldırılara rağmen o döneme kıyasla rüzgârın muhalefet lehine daha güçlü estiği koşullarda 63 vekilde kalınmasının bir nedeni ve anlamı olsa gerek.

Listelerinde Hasan Cemal ve Cengiz Çandar faciaları gibi Kürt halkının da içine sinmeyen isimlere yer vermenin yanında seçim kampanyasını da esnaf ziyaretleriyle büro açılışlarına indirgemenin bu sonuç üzerindeki payının üstü örtülemez. Fakat sorun daha derinde ve HDP döneminden itibaren yapısallaşmış durumda. Esas sorun siyaseti seçime ve parlamentoya indirgeyip onu da kendi dışındakilerin ağzına bakan sinik kuyrukçu bir düzleme hapsetmekte yatıyor. Uzun süre kendini Millet İttifakı’na “beğendirme” bekleyişine mahkûm eden HDP-Yeşil Sol Parti yönetiminin Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda sergilediği yalpalamaları gözönüne getirmek yeter. Öyle ki, bugün Sinan Oğan’ın şımarıkça kullandığı yüzde 5’lik oyu karşısında Yeşil Sol Parti, Kürt halkının iradesini, taleplerini, örgütlülüğünü ve bunun yansıması olan oyları daha en baştan burjuva sağ muhalefete altın tepside teslim etti ve bu nedenle de artık geriye de dönemiyor.

Peki nicelik olarak azlığımıza rağmen sol-devrimci-sosyalist siyasetler olarak biz bu sağ akıntıdan kurtulabildik mi? Cevabı açık bir hayır! Tüm tarihsel ve güncel iddialarımıza rağmen başta işçi sınıfı ve emekçilerle aramızdaki kopukluk nedeniyle CB seçimlerinde oy vermeme, meclis seçimlerinde şerh ve rezervlerle kısmi destek veya seçimi boykot etmenin ötesine geçemedik. Tarihsel neden ve zorunlulukları asla gözardı etmeden sonuçta kendisini seçimlerde de en net biçimde gösteren Türkiye toplumunun her sınıf ve katmanının kitlesel sağcılaşması gerçeği karşımızda tüm gövdesiyle ve acı biçimde duruyor. Ne bu tablo birkaç aylık kampanya sürecinin yarattığı bir sonuç ne de bizlerin ‘etkisiz eleman’ konumu yeni bir durum. Her ikisinin gerisinde de yılların birikimi var. Ama sosyalist-devrimci güçler olarak bir an önce silkinip kendimize gelmezsek durduğumuz yerde yavaş yavaş çürüyüp ölmekten kaçınamayacağımız gerçeğini görmek zorundayız! Burjuvaziden bağımsız bir siyasi hattı işçi sınıfını, kent ve kır yoksullarını ve kadınları merkeze alarak öyle ya da böyle, şu ya da bu biçimde kurmak tarihsel zorunluluğu daha fazla ertelenemez bir tarihsel sorumluluk, dahası varlık-yokluk sorunu olarak karşımızdadır.

Son not: “Yetmez ama evet” versiyon 3.0

Kemal Kılıçdaroğlu, 18 Mayıs günü yaptığı basın toplantısıyla 2. turun startını verdi. İlk tur öncesi herkesi kucaklayan Piro gitti, yerine otoritesini konuşturmak için masaya yumruğunu vuran ailenin çekilmez dedesi geldi. Mülteci düşmanlığından “her türden terör örgütüne karşı olma”ya kadar öfke kusmadığı düşman kalmadı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsında ortaya çıkan ve burjuvazinin kendi uzlaşmaz iç çelişkilerinin bir torbaya sokulması yansımasını da hemen buldu. 19 Mayıs’ta imzaya açılan bir çağrı metni kamuoyuna duyuruldu. Aralarında aydın, sanatçı, gazeteci, sendikacı, hak savunucusu ünlü isimlerin yer aldığı çağrı metni cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turuyla ilgili. Metnin sloganı 2010 anayasa referandumunda ortaya çıkan “yetmez ama evet” ruhunun yeni versiyonu: “28 Mayıs’ta oy ver gitsin, bu karanlık bitsin!”. 2010’un “yetmez ama evet”i, 2014 yerel seçimlerinde “tatava yapma bas geç”e dönüşmüştü. 2023’te ise bu sefer “oy ver gitsin” olarak yeniden tarih sahnesine çıkıyor.  

Kılıçdaroğlu’nun ırkçı hezeyanlara prim verip göz kırpan açık ve net gerici söyleminin hemen arkasından gelen bu çağrı, kitlelere yön, fikir verebilecek entelektüel-aydın aklın da sıkıştığı geri konumu göstermesi bakımından kayda değer.

Her şey bir yana, 2. tur için “oy ver gitsin” sloganına “yetmez ama evet” aklı, başta CHP olmak üzere burjuva muhalefete dönüp de “o kadar estiniz gürlediniz, o kadar destek verdik, birinci turda bitiyordu bu iş, hani, neden olmadı” diye hesap sormak yerine kitlelere “umut verme” adına nelere destek olduğunu görmek ürkütücü. Özünde panik havasının bir yansımasıdır bu çağrı metni. Birinci turda herkesi esir alan “Erdoğan gitsin de, nasıl giderse gitsin” ruhunun nelere gebe olduğunun ve nerelere savrulabileceğinin somut kanıtıdır bu.

Sonuç olarak sağın sağa karşı girdiği ve sağın kazandığı bir seçim sonrasında “umudu ayakta tutmak” adına ırkçı faşist önyargılara prim verip şirin görünmeyi düşünüp desteklemek ilericilik-solculuk adına sağın da sağına savrulmanın daniskasıdır ve utanılacak bir tutumdur. Günü kurtarmak adına alnımıza böyle bir lekenin düşmesi kabullenilemez!

(*) CHP’nin ve tabanının sağcılaşmasının en ırkçı, en faşist, en mide bulandırıcı göstergelerinden birisi de deprem bölgesinde AKP’nin yüksek oy elde etmesiyle kendisini gösterdi. Özellikle sosyal medyada depremzedelere karşı girişilen faşist söylem ve saldırılar insanın kanını donduracak hale geldi.