Siyasi iktidarın tepesindeki Erdoğan’ın 5 Eylül 2012 yılında sarfettiği “İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız. Bilal-i Habeşi’nin, İbn-i Arabi’nin türbesinde, Süleymaniye Külliyesi’nde, Hicaz Demiryolu İstasyonu’nda kardeşliğimiz için özgürce dua edeceğiz” sözlerinin üzerinden 11 yıl geçti. Suriye’de başlayan sürece benzin taşıyarak Kürt korkusunu bastırmaya, yayılmacı hayallerini gerçekleştirmeye girişen iktidar, o zaman savaştan kaçan Suriyelilere “gelin, gelin” diye çağrılar yapıyordu.
Kendisinin kışkırtıcısı ve sürdürücüsü olduğu bu savaşın en önemli çıktılarından biri de göç ve göçmenlik olgusu oldu. “Gelin, gelin” diye davet edilen Suriyeli göçmenler bu politikada hızla çok amaçlı kullanım değeri kazandı. Bir taraftan uluslararası politika masalarında Avrupalı emperyalistlere baskı oluşturacak bir şantaj unsuru haline getirildiler, diğer taraftan yine bu baskıyla akıtılan milyarlarca Euroluk fonlar için kullanıldılar. İşlerine geldiğinde de krizin yarattığı ekonomik sosyal yıkımın günah keçisi ilan edilip tarihsel gericilik birikimini kaşıyacak bir araç muamelesi gördüler. Bu yaklaşımlara göçmen emeğinin en güvencesiz, en ağır işlerde ucuz işgücü olarak kullanılmasının cazibesi eşlik ediyordu. Oralarda istihdam ettiği paramiliter cihatçı çetelerin buralardaki uzantılarının oluşturulması da cabası.
Bugünlerde seçim propagandasının en ateşli konusu haline getirilen göçmenler konusunda sermayenin genel eğilimini ise Dışişleri Bakanı koltuğunda oturmaya devam eden Mevlüt Çavuşoğlu ifade etti. İktidar aklının berrak bir özeti olan Çavuşoğlu’nun açıklamaları sadece ucuz emek meselesini kapsamıyor elbette. Suriye’deki süreçte ilhak ettiği bölgelerin kalıcılaştırılması, buna uluslararası kurumlarca destek verilmesi, Esad’la başlaması hesaplanan süreçte göçmenlerin uluslararası siyasetteki anlamının tüm ağırlığıyla kullanılarak kendi lehlerine bir tazyik oluşturulması gibi oldukça kapsamlı hesapları ifade ediyor. AKP’nin ayrıca oy devşirmek, sermaye yatırımı adı altında kimlik dağıtmak, mülk satışı başta olmak üzere pekçok yolla sermaye akışına kanal yaratmak gibi başka sayısız hesapları da var. Bunlar işin politik boyutları.
Çavuşoğlu’nun tane tane anlattığı ucuz emek gücü meselesiyse sermayenin ikiyüzlülüğünün alenen ifşası oldu. Suriyelilerin geri dönüşü için yol haritası hazırladıklarını söyleyen Çavuşoğlu, “Tamamını yüzde 100 göndereceğiz dersek doğru olmaz. Şu anda Türkiye’de tarım sektörü, sanayide, hallerde istihdama ihtiyaç var. Benim babamın koyunları var mesela çoban bulamıyorum diye söyleniyor. Şu anda işgücüne ihtiyaç var. Dönmesi gereken çok sayıda Suriyeli var. Onları güvenli şekilde göndereceğiz” diye konuştu.
Tam da bu noktada gerek şimdilerde keskin bir göçmen karşıtı kesilen, propagandasını “Sınır namustur” retoriği üzerinden kuran Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği sermaye kesimleri gerekse AKP ve diğerlerininkiler açısından bu noktanın son derece kritik olduğunun altını çizmek gerek.
Çünkü karşımızda Türkiye nüfusunun yaşlanma oranları artarken doğum oranlarının düşmesi gibi bir gerçek var. Bu, bizzat TÜİK verileriyle açıklanan bir gerçek.
Türkiye nüfusunun yaş yapısının değiştiğini gösteren bu verilere göre yaşlı nüfus, diğer yaş gruplarındaki nüfusa göre daha yüksek hızla artış gösterdi. 65 ve daha yukarı yaştaki nüfusun 8,5 milyon kişi ile yüzde 9,9’a ulaştı. Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranının yüzde 10,0’u geçmesi nüfusun yaşlanmasının bir göstergesi olarak kabul ediliyor.
Diğer taraftan TÜİK verileri bin nüfus başına düşen canlı doğum sayısını ifade eden kaba doğum hızının 2001 yılında binde 20,3 iken 2022 yılında binde 12,2’ye gerilediğini belirtiyor. Yani 2001 yılında bin nüfus başına 20,3 doğum düşerken, 2022 yılında 12,2 doğum düştü.
Tam da bu noktada “Sınır namustur” retoriğinin burjuvazisi ve siyasi temsilcileri açısından ikiyüzlülük dışında bir anlam ifade etmediğini belirtelim. Sermayenin ucuz-genç emek gücüne ihtiyacı olduğu sürece bu faşist-gerici söylem de retorik olmanın ötesine geçemeyecektir.
Çavuşoğlu bunu babasının çoban bulamamasından tutalım en ağır, angarya işler olan tarım sektörü, sanayinin emek yoğun alanları, haller gibi çeşitli sektörlerdeki işgücü ihtiyacı olarak tanımlıyor. Ama işin esası hemen tüm emek yoğun sektörlerde yakıcı bir göçmen emeği istihdamına ihtiyaç duyuyorlar. Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i haline getirmek için didinip duran sermaye açısından bu son derece yakıcıdır. Öyle ya havalimanlarını, duble yolları, raylı sistemleri, yeni kent planlamalarını, bol reklam koksa da silah sanayisine yapılan yatırımları boşuna yapmıyorlar. Hayaller belli: Avrupa’nın ucuz işgücü cenneti, bölgenin ise belirleyen gücü olmak! Bu hayallerle nüfus yaş yapısının yaşlanma yönünde değişmesi arasındaki açı farkı göçmen emeği dışında nasıl kapatılabilir?
O açıdan da ırkçılık ve şovenizme, tarihsel gericilik birikiminin süreklileşmiş biçimde kaşınmasına malzeme edilen göçmenler/mülteciler sermayenin kapsamlı ihtiyaçları bunu gerektirdiği için hep olacak, daha fazla olacak. Açık kapı siyaseti sadece politik niyetlerle değil, aynı zamanda bu stratejik ekonomik hedeflerle belirlenen bir siyasettir. İşçi sınıfının bu oyuna düşmemesiyse göçmen emeğini kendisinin organik parçası olarak görüp bu gerici ablukayı ortak örgütlenmeyle sağlanabilir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!