Sendika.Org’un bu dosyasında içerik olarak hakkında en fazla söz söylenecek kısım bu başlıkla ilişkilidir. Ayrıntılarda bile sayfalar dolusu yazılabilecek konuları çıkarmak, görmek mümkün. Ancak öncelikle bu yazının sınırları bu kadar geniş değil. Diğer yandan yazının temel amacı Sendika.Org’un bu dosyasında -ayrıntıların önemini gözardı etmeden- belirgin biçimde kendisini gösteren kısımları ele almaktır.
Eleştiri ve özeleştirinin bu topraklarda sıklıkla tenkit[14] ile karıştırıldığını en başa yazmak gerekir. Eleştiri, nesneyle ilişkilenerek, o nesnenin kendisinin analizi, o nesneyi ele alanlardaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılmasıdır. Özeleştiri de eleştirinin öznenin kendisine uygulanmasıdır. Ancak bu topraklarda eleştiri, özeleştiri adına ortaya konulan tenkit ise kötüleme, ayıplama ekseni üzerinde yükselirken, bunun karşıtı da olumlama değil, yüceltme haline bürünüyor.
Bu başlıktaki değerlendirmelerimizi iki alt başlıkta ele almak mümkün. Birincisi yöntem, nesne ile ilişki sorunu. İkincisi kibir, özne ile ilişki sorunu.
Gerçekliğin tarifi ve tahrifi
Yöntem meselesi dönüp dolaşıp Engels’in “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” çalışmasında “modern felsefenin temel sorunu” olarak veciz biçimde formüle ettiği “düşünce ve varlık” arasındaki ilişkide düğümleniyor: Varlık mı düşünceyi belirler, düşünce mi varlığı?[15]
Siyasetler adına konuşanlar “devrim”, “sınıf”, “karşı devrim”, “reformizm”, “devrimcilik”, “halk”, “kapitalizm”, “sosyalizm” vb. kavramlarla cümleler kuruyor, böylece bu kavramlar aracılığı ile yöntemin uygulandığı gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu terimler kullanıldığında nesneye yöntem de uygulanmış sayılıyor. Hal böyle olunca Hegel’in başaşağı durmasından farklı olarak hacıyatmaz gibi bir sağa, bir sola doğru sertçe salınan ama bir türlü sabitlenmeyi başaramayan bir sonuçlar, düşünceler dizgesi ortaya çıkıyor.
Dosyada yöntem konusunda siyasetler adına katkıda bulunanların çoğunluğu ile doğrudan bir siyaset ile ilişkisi olmayan veya bunu açıklamadan kişisel birikimleri ile katkıda bulunanlar arasında bir ton farkından söz edebiliriz. Öyle ki, dosyaya bir siyasetin temsilcisi olarak değil, sadece bir akademisyen olarak katkı sağlayan Utku Balaban’ın yazısı[16] ile siyasetler adına hem de programatik söyleme sahip olanların çoğunun tespitleri arasından açı farkını görmemek mümkün değil.
Elbette amaç akademisyenlerin kendilerine has yetenek ve bilgi birikimleri ile siyasetlerin devrimci deneyimle harmanladıkları teorik birikimlerini karşı karşıya getirerek aralarında bir hiyerarşi kurmak değil. Ancak dosyada siyasetler adına katkıda bulunanların çoğunluğu böyle bir dosya kapsamında teorik birikimlerini ortaya çıkarmak yerine daha çok temel devrimci kavramlara dayanarak analiz yapmayı yeter saymışlar.
Utku Balaban’ın yazısında[17] eleştiri ve özeleştirinin başlangıç noktası olarak her şeyi “kuram”a daraltmasına haklı bir itiraz getirsek bile, onun kapitalizm-emperyalizmin gelişimi ve bunun Türkiye’de ortaya çıkardığı ekonomik, siyasal gelişmeler ve tüm bunların seçime ve de devrimci mücadeleye etkisinin analizinde (örneğin AKP Hükümeti’nin istihdam sorununu çözmek için girdiği ciddi çaba ve bunun sınıf üzerindeki “olumlu etkisi” olduğu tespitini) en geniş haliyle sosyalistleri hem bir nesne (sistemin var edicisi) hem de özne (sistemin değiştiricisi) olarak “sınıf materyalini gözden kaçırma, yok sayma” eleştirisini gözardı etmek mümkün mü?
Sosyalist Emekçiler Partisi adına yazan Güneş Gümüş’ün[18] “sınıftan, yoksul halktan kopukluk” tespitini sadece siyasetlerle sınırlı tutmadan meslek odaları, sendikaları, öğrenci hareketini de kapsayacak eleştirilerine karşı “o halde cevabımız sınıf çizgisidir” derken sınıfın güncel halinden, görünümlerinden hiç bahsetmemesini nereye koyacağız? Bu bağlamda tersten bir yaklaşımla H. Selim Açan’ın[19] “Fakat Yeniden Refah Partisi denilen geçmiş kalıntısı gerici bir parti bile, üstelik Tuzla, Gebze, Kocaeli, Sakarya gibi işçi havzalarında hepimizin toplamından fazla oy alabiliyor. ‘Sosyalistlik’ iddiasında olanların takkeyi önlerine koyarak düşünmeleri -yanısıra utanmaları- için bundan daha sarsıcı bir uyarı olabilir mi?” vurgusu nasıl gözardı edilebilir?
Devrimci İşçi Partisi adına yazan Sungur Savran’ın yazısında[20] “işçi sınıfı odaklı politika”, “sınıf bağımsızlığı” ve “böylece proletaryanın hegemonyasını kurmak” ifadeleri geçerken “sınıf dışı toplumsal gruplara” “proletaryanın programı etrafında toplamak” sınırları içinde dil ucuyla değinilmiş. Bunun aslında neredeyse “işçicilik” seviyesinde tarif edilecek biçimde “sadece işçi sınıfı adına ve işçi sınıfı için”, Lenin ve Troçki arasındaki hem devrim öncesi hem de devrim sonrası “devrimde ittifak sorunu” tartışmasının günümüzde bir izdüşümü olduğunu; yoksul kesimler/emekçiler, kadın ve cinsiyet, ekolojinin hem devrimde bir ittifak tartışmasında yok sayılmasını hem de işçi sınıfı dışındakileri dair çözümün “devrim sonrasına atılanlar” torbasına doldurulmasını nasıl gözardı edebiliriz ?
Dosyaya kişisel olarak katkı sunanların (ya da siyasetlerini belirtmeyenlerin) yazılarına bakıldığında ise bilgi, birikim olarak derinlikli yanları olsa -veya var gibi görünse de- bilgi birikimlerine bağlı olarak kendi önemsedikleri konuları merkeze çekiyorlar, diğer yandan “çözüm önerileri” de entelektüel sınırlarını aşamıyor.
Fuat Yücel Filizler[21] emek-sermaye çelişkisinin solda “bir kutupta servet, diğer kutupta sefalet birikimi” olarak “doğru ama dar biçimde anlaşıldığını” belirtiyor. Filizler’e göre “… işçi sınıfı ne kadar genişlemiş, karmaşıklaşmış ve toplumsallaşmışsa, solun ve sol muhalefet hareketlerinin işçi sınıfına bakışı da o kadar dar, düz ve kördür” diyerek genel bir sol eleştirisi yapıyor. Devamında “üretici güçlerin toplumsallaşma niteliğini defterden silerseniz, sosyalizmi de defterden silmiş veya en azından silikleştirmiş olursunuz” diyerek uzun uzun bunun analizine girişiyor ve neler yapılması gerektiğini söylüyor.
Ancak işaret ettiklerini, eleştirilerini bir an için doğru kabul etsek bile “mütevazı öneriler” başlığında “ne yapmalı” sorusuna verdiği cevap “kapitalizmi, sınıfı durup dinlemeden döne döne analiz etmeyi önermenin” -aslında yöntem olarak akan suya sadece bakmak- ötesine geçmiyor
Sol-sosyalist ekseni daha çok TİP, TKP, TKH, Sol Parti sınırları içinde ele alan Fatih Yaşlı da yazısında[22] “ne yapmalı” sorusuna “akademik çalışmalar yapmak, entelektüelleri bir araya getirmek, konferanslar düzenlemek” cevabını veriyor. Ancak Yaşlı, örneğin Filizler’den bariz biçimde farklı olarak “İşçi çalışmasını işçi, herhangi bir sektörün çalışmasını o sektördeki çalışan, mahalle çalışmasını o mahallede yaşayan kişinin yapacağı bir örgütlenme modeline ihtiyacımız var” diyerek pratiği dıştalamayan önerilerde bulunuyor.
Yöntem konusunda ele alınabilecek son bir konu da bağlam ve/veya tarihsel “kopukluk”. Hemen her yazıda az ya da çok kopukluklar olsa da bazı yazılarda kendisini gösteren kopukluk insanın ağzını açık bırakacak düzeyde.
Marksist Teori dergisi yazarı Olcay Çelik yazısında[23] “kitleselleşme ihtiyacı”na vurgu yaparak “devrimciliği de reddetmeden” çareyi de ilkine, yani ekonomik-demokratik mücadelelerinin dar sınırlarına geri çekilmekte ve “devrimciliğe bulaşmadan bir süre kitleler içinde kök salmakta arayamayız” diyor. Çelik, bu konuda bir tutarlılık içinde, devrim tarihinde ekonomizm, Menşevizm’in temel savlarını öneriyor. Çelik’in bu önerisine itiraz etsek de iç tutarlılığa sahip.
Ancak Çelik paragraflar sonra ise şunu öneriyor: “Dayak yemek istemiyorsak, hukuk zeminine duyduğumuz karşılıksız aşkı sonlandırıp, dövüşmeyi öğrenmemiz ve örgütlememiz gerekiyor… mutlak yoksullaştırmaya her serzenişinde faşizmin balyozunu giderek daha dolaysız şekilde ensesinde hissedecek olan halkımızın yasadışı/gizli çalışma çağrılarımıza yanıt verme ve yeni dönemin kadroları olabilme potansiyelinin artacak olması…”
“Devrimciliğe bulaşmadan ekonomik-demokratik mücadelenin dar sınırlarına çekilme” önerisi ile “halkımızın yasadışı/gizli çalışma çağrılarımıza yanıt verme ve yeni dönemin kadroları olabilme potansiyelinin artacak olması” arasındaki bağlam kopukluğunu izah etmek cidden çok zor. Bu kopukluğun temel nedeni de Çelik’in kapitalizm ile faşizm arasındaki ilişkiyi koparak, faşizme karşı mücadeleyi dar anti-faşizm sınırları içine sıkıştırmasıdır.[24]
Yaşar Ayaşlı’nın “İp koptuğu yerden bağlanır”[25] yazısı ise sosyalistlerin tarihsel bir “kopukluğuna” işaret ediyor. 12 Eylül yenilgisinin hesabının çıkarılamamış olmasını kopmanın yeri olarak tanımlayarak, düğümün de buradan atılması gerektiğini belirtiyor. Ayaşlı’nın bu tespitinin yanlış olduğunu söylemek haksızlık olur. Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) 12 Eylül’e dair özeleştirisini yapmaktan her zaman kaçınmıştır.
Ancak Ayaşlı’nın kopukluk iddiasını sadece 43 yıl öncesine dayandırmasının kendisi de başlı başına tarihsel kopukluktur. Örneğin 19 Aralık’la cisimleşen 2000 yılında ortaya çıkan tarihsel kopukluk tek başına 12 Eylül’e bağlanamayacağı gibi sadece 12 Eylül üzerinden de tarif edilemez. Öyle ki, 19 Aralık 2000’de TDH’nin cezaevlerinde olan ana gövdesinin, 12 Eylül’den farklı olarak “dövüşe dövüşe” yenilmeleri bile ciddi bir tarihsel farklılık değil midir? Ancak bu dövüşerek yenilgi tasfiyeci dalganın önüne set çekemedi. Tersine, 1990’ların ortalarından itibaren alttan alta mayalananı açığa çıkarıp kamçıladı. TDH günümüzde belini hâlâ doğrultamadıysa ‘dönüm noktası’ asıl burada -2000 sürecinde- aranmalıdır. Tasfiyeciliğin 2000’lerdeki yıkıcı etkisinin bir yanı Ayaşlı’nın işaret ettiği gibi elbette 12 Eylül’e dayanır ama 12 Eylül’le sınırlı değilken her şeyi, her zaman 12 Eylül’e bağlamak da pek mümkün görünmüyor. Hatta Ayaşlı 12 Eylül’e bu kadar “büyük” bir düğüm attığında, 1989’da revizyonizmin utanç biçimde çöküşünün, sadece Türkiye’de değil, dünyada da yarattığı ideolojik-ruhsal yıkımı gözden kaçırmış oluyor.
Şeytanın en sevdiği günah “kibir”
Sendika.Org’un büyük bir iyiniyetle hazırladığı bu dosyada insanı en üzen yanı ise katılımcıların büyük çoğunluğunda kendisini kesif bir biçimde gösteren “kibir” oluşturmaktadır. Kibir de en çok kendisine dair özeleştiri yapmak bir kenara, lafzını dahi etmemekle kendisini gösteriyor.
Köz Gazetesi’nden Ömer Yıldız’ın yazısının başlığı olan “Bir kez daha haklı çıkmaya değil…” anlamlı bir başlıktır. Keza, Yıldız yazısının ortalarında “Reformistlerin bozgunundan sonra “Biz haklı çıktık”larla bezeli “Tek yol devrim/sınıf mücadelesi” sloganları atarak “Bize katılın!” çağrıları yükseltmek devrim fikrini itibarsızlaştırmakla kalmaz, devrimci faaliyeti lafazanlığa indirgeyerek devrimci militanların da maneviyatını bozar” diyerek çok anlamlı bir vurguda bulunuyor.
Ancak yazının çeşitli yerlerine serpişmiş (örneğin “Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da tek başımıza kalsak da” gibi) vurgularıyla kendi eliyle kurduğu kibir karşıtlığının tersine düşebiliyor.
Açıkçası kibir konusunda Yıldız’ı çok net bir örnek olduğu için aktarmak durumunda kaldık. Bu anlamda dosyada yer alan hiç kimseyi rencide etmek gibi bir niyetimiz yok.
Kibir konusunu genel birkaç soru ile kapatacağız.
Dosyaya katkıda bulunanların çoğunluğu “en iyiyi, en doğrusunu, en gerçek olanı” kendisinin bildiğini, uyguladığını iddia ediyor. Ki bu iddianın doğal bir yanı var. Sonuçta en başta kitlelere öncülük iddiasına sahiplikten kaynaklanır bu doğallık.
Ancak dosyadaki yazıları okuyan birisi de yazıları okurken; madem bunları söylüyorsunuz neden yapamadınız, neden eleştirdiklerinizin aksini siz inşa edemediniz, madem en doğru politik analiz, çözümleme hatta pratik sizinkiyse neden bir avuçsunuz hâlâ, hadi kitlelerin görüş alanına bir nedenle giremediniz ama diğer siyasetler için de bir çekim gücü neden olamadınız, diye soracaktır.
Bir siyasetin kendisiyle gurur duymaması mümkün değildir. Ancak gurur ve kibrin nasıl, nerede birbirine dönüşeceğini kestirmek çok güçtür. Kibre karşı da elimizde tek bir panzehrimiz var: Eleştiri ve özeleştiri silahı. Buna açık olanlar, kibir tehlikesinden de açık biçimde korunurlar.
3- Yeniden inşa
Dosyanın son üst başlığı sol-sosyalist hareketin gelecekte ne yapacağına dairdir. Bu başlıkta yazarlardan “yeniden inşa” sınırları içinde tartışması istenir.
Açıkçası bu çok önemli başlık yazıların tamamında kendiliğinden bir biçimde en zayıf kalan nokta olarak kendisini hissettiriyor. Çünkü yazıların çoğunluğu “yeniden inşa” konusunda “eleştirdikleri şeyleri kendileri yapmayarak”, haliyle “kendi yolumuzda yürüyeceğiz” ekseninde şekillendiriyor. Yeniden inşa üst başlığının önemli alt konularından birisi olan “birlik/ittifak” konusu bile bu çerçevede ele alınıyor.
Birlik/ittifak sorununun negatif yanı ya Başaran Aksu gibi “Sol birlik diye bir sorun yoktur… halkın işçi sınıfının örgütlenmesini beklemek dışında çaresi de yoktur.”[26] biçiminde bir uvriyerizmle ya da Hülya Osmanoğlu gibi “içimden geçen ilk cevap ‘aman birlik olmasın birleştikçe küçülüyoruz, açıkçası”[27] biçiminde kişisel bir serzeniş olarak tarif ediliyor.
Birlik/ittifak olanaklarına dair tartışmanın bir yanında H. Selim Açan’daki gibi “…hayatın her alanına müdahale, özellikle de sınıfı, emekçi kitleleri ve sistem tarafından dışlanıp ötekileştirilenleri ilgilendiren her konuda muhataplarımıza güven vermekle kalmayıp onları heyecanlandırarak motive edecek alternatiflerin temsilcisi militan sosyalist bir odak olarak görünür hale gelmek” varken; diğer yanında “Türkiye ve Kürdistan’ın çok zengin sosyalist gelenekleri var..” gibi güçlü bir girişten sonra birlik konusunu HDP-TİP’in seçim dönemindeki vekil çıkarma gerilimine eşitleyerek “Ciddi farklılıklarımız var;… gereğinde ittifak yaparak, gereğinde (birbirimizi çiğnemeden) birbirimizi eleştirerek olgunlaşabiliriz ancak” diyen Cihan Tuğal[28] var.
Öte yandan örtük, açık ya da utangaç biçimde “birlik gerekli ya da gerekiyorsa da ancak bizde birleşiriz” diyen de az değil. (bkz: Başaran Aksu, Gamze Taşçı, Ömer Yıldız, Muhammed Hizmetçi, Gülümser Seyitcemaloğlu’nun yazıları)
Açıkçası “birlik/ittifak” konusunda başta seçim ekseni üzerinde “birlik/ittifak” kuranların kendileri de dahil olmak üzere sol-sosyalist harekette yakın bir zamanda gözle görülür bir birliğin çıkmayacağı veya 2024 Yerel Seçimi’ne endeksli olacağı bu dosyada kendisini bariz biçimde göstermektedir. Öyle ki, “birlik/ittifak” konusu -Devrim Hareketi adına yazan Erçin Fırat’ın yazısında olduğu gibi-[29] 2024 yerel seçimine endeksli veya endekslenmesi gereken bir olguymuş gibi ele alınabiliyor.
“Birlik çalışmaları yapalım”, “birlik şartları şunlar olabilir” diyen de var elbette… Nabi Kımran’ın peşinen düşülecek “fikirlerin maddi kuvvete” dönüşmesinde “fiili-meşru mücadele ve örgütlenme hattını bugünün başat mecrası…” olarak göstermesi; Levent Kara’nın[30] “düzen dışı hareketleri yapabilecek biçime” özeleştiri ve “yeniden kuruluş iradesi”ni önermesi; H. Selim Açan’ın “günümüzde tayin edici halkayı” eylem vurgusunu da yaparak konunun “teori-siyaset-örgütlenme-pratik bütünlüğü içinde” ele alınması gerektiğini söylemesi “birlik/ittifak” konusunda üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken çağrılardır.
Birlik/ittifak konusunda bu dosyaya katkı sunanlar başta olmak üzere devrim, sosyalizm adına cidden silkinip kendine gelmeyi tarihsel bir görev ve sorumluluk duyanlar yakın zamanda ortaya çıkmazsa, bu dağınıklığın karşılığını hayat acı bir biçimde verecek gibi görünüyor.
Yakın geleceğin görünümü
Dosyanın yeniden inşa sorusu ve buna karşı oluşturulan cevaplar, tutumlar, teoriler aslında yazılarda kendisini gösteriyor. Seçim ekseni üzerinde de olsa dünün, bugünün ve yarının değerlendirilmesi “sınıf”a yaklaşım temelinde şekillenecek.
Bu konuda iki ana hat var karşımızda: Birinci hat Ayşe Düzkan’ın ifadesi ile “proleterleşme süreci, yani özellikle beyaz yakalı olarak tanımladığımız emek gücünün itibar ve ücretindeki gerileme, alım gücünün daralması, hayat koşullarının zorlaşması…” ile “orta sınıf” konumunu kaybedenleri -literatürdeki ismi prekarya konumuna düşenleri- esas sınıf ve güç olarak tanımlayan bir hat var. Diğer hat ise Utku Balaban’ın güncel verilere dayanarak işaret ettiği, çoğunluğu “ülkedeki genel gelir seviyesinin de altında ve sürekli gerileyen asgari ücret alan”, tam da Marx’ın işaret ettiği, işçi sınıfını tanımlayan bir hat. Tabii bu iki yazar dışında bu iki hattın iç içe geçtiği ya da sınıf tanımının “sınıf” kelimesiyle kendinden menkul olduğu ya da “halk” biçiminde de muğlaklaştığı hatlar da var.
Önümüzdeki sürecin politik belirlenimleri bu iki hat üzerinden yürüyecek gibi gözüküyor. Eğer sınıf hareketi, kapitalist krizin geldiği aşamada 2023 Temmuz ortasından itibaren, sergilediği dinamizmi korur, istikrarlı bir yapı kazandırarak devam ettirirse bu süreç iki hattın gelecek pozisyonlarını belirleyecektir. Aksi halde bu iki hat ya kendi algıladığı ya da gerçeklikte gördüğü “sınıflar” üzerinden varlıklarına devam edecektir.
Başa dönerek bitirecek olursak, Sendika.Org’un kayda değer bu dosya çalışması, tekrar tekrar okunması, üzerinde düşünülmesi, dersler çıkarılması gereken bir çalışmadır. Ancak böyle bir dosya çalışması sadece bu başlıkla ve sadece Sendika.Org tarafından değil, ister kendilerini birbirine yakın gören siyasetlerce, isterse birbirinden çok uzakta duranların yan yana gelebileceği platformlarda, mecralarda sürdürülmesi gereken bir çalışmadır.
Ortada sol-sosyalist hareketin “neye ihtiyacı” olduğuna yönelik bir kakofoni olsa da bu kakofoniyi bir devrim senfonisine dönüştürme potansiyelimiz bugün için zayıf görünse de bu potansiyeli hayata geçirme ihtiyacımız bugün, özellikle yarın ve yarınlar için çok daha fazladır.
Dipnotlar:
[14] Tenkit: kötüleme ya da bir şeyin içindeki kötü kısmı ayırma.
[15] Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, Ankara, 1992, sf. 20
[16] Utku Balaban: “2023 seçimlerini okuyamama hâli, bu seçime ilişkin konjonktürel bir hata değil; 1980 sonrasındaki süreci okuyamama hâlinin bir uzantısıdır”, (https://sendika.org/2023/07/utku-balaban-2023-secimlerini-okuyamama-hali-bu-secime-iliskin-konjonkturel-bir-hata-degil-1980-sonrasindaki-sureci-okuyamama-halinin-bir-uzantisidir-688943/)
[17] Utku Balaban: “2023 seçimlerini okuyamama hâli, bu seçime ilişkin konjonktürel bir hata değil; 1980 sonrasındaki süreci okuyamama hâlinin bir uzantısıdır”, (https://sendika.org/2023/07/utku-balaban-2023-secimlerini-okuyamama-hali-bu-secime-iliskin-konjonkturel-bir-hata-degil-1980-sonrasindaki-sureci-okuyamama-halinin-bir-uzantisidir-688943/)
[18] Güneş Gümüş: “Kimlikçiliğin ve postmodernizmin baskın eğilim olarak yükselmesi sosyalist solu kitlelerden daha çok kopardı”, (https://sendika.org/2023/07/gunes-gumus-kimlikciligin-ve-postmodernizmin-baskin-egilim-olarak-yukselmesi-sosyalist-solu-kitlelerden-daha-cok-kopardi-689054/) [19] H. Selim Açan: “Sosyalizmi unuttuk, sınıflar gerçeğini ve işçi sınıfını unuttuk, devrimci kitle çalışması anlamında ‘suda balık olmayı’ unuttuk”, (https://sendika.org/2023/07/h-selim-acan-sosyalizmi-unuttuk-siniflar-gercegini-ve-isci-sinifini-unuttuk-devrimci-kitle-calismasi-anlaminda-suda-balik-olmayi-unuttuk-688688/) [20] Sungur Savran: “Yüzünü işçi sınıfına çevirmeyen sosyalizm modern küçük burjuvazinin oyuncağı olarak kalır, AKP’ye karşı da hiçbir işe yaramaz!”, “(https://sendika.org/2023/07/sungur-savran-yuzunu-isci-sinifina-cevirmeyen-sosyalizm-modern-kucuk-burjuvazinin-oyuncagi-olarak-kalir-akpye-karsi-da-hicbir-ise-yaramaz-688723/) [21] Fuat Yücel Filizler, “Üretim ve mücadele yetilerinin toplumsallaşması, sınıf ve sol”, (https://sendika.org/2023/07/uretim-ve-mucadele-yetilerinin-toplumsallasmasi-sinif-ve-sol-688338/) [22] Fatih Yaşlı: “Krizi aşmanın yolu ‘halka gitmek’ten geçiyor; ‘dışarıdan’ bilinç götürmek ama ‘dışarıdan’ olmamak…”, (https://sendika.org/2023/07/fatih-yasli-krizi-asmanin-yolu-halka-gitmekten-geciyor-disaridan-bilinc-goturmek-ama-disaridan-olmamak-688600/) [23] Olcay Çelik, “Yenilgiyi ilan eden şey seçim sonuçları değil, seçimlerin tek başına tayin edici bir durak”, (https://sendika.org/2023/07/olcay-celik-yenilgiyi-ilan-eden-sey-secim-sonuclari-degil-secimlerin-tek-basina-tayin-edici-bir-durak-olarak-bellenmesidir-688324/) [24] Diğer yandan Ayşe Düzkan, Olcay Çelik gibi illegal yanlısı olmasa da zor dönemler de kadroların korunması gerekliliğini kafayı kuma gömmek üzerinden tarif ediyor: “Rejimin sertleşeceğini öngörüyorsak, kadroları korumak gerekiyor. Bu, yüzlerin göründüğü sosyal medya paylaşımlarından vazgeçmekten, başı darda olanları koruyacak mekanizmalara ve burada anmamın gereksiz olacağı önlemlere kadar bir dizi değişiklik gerektiriyor” (agm, boldlar bana ait)Ayşe Düzkan’a ve onun gibi, haklı da olan, “kadroları koruma” endişesine sahip olanlara, Moskova Önleri romanında General Panfilov’un Momiş Uli’ye verdiği öğüdü hatırlatmakta fayda var: “Askerini korumak mı istiyorsun ? Onları savaşa sok.”
[25]Yaşar Ayaşlı, “İp koptuğu yerden bağlanır”, (https://sendika.org/2023/08/ip-koptugu-yerden-baglanir-689445/) [26] Başaran Aksu: “Bir güç siyasetine ihtiyacımız var, bu ihtiyaç da sola hâkim olan söylem, gösteri siyasetinden kopuşu zorunlu kılar”, (https://sendika.org/2023/07/basaran-aksu-bir-guc-siyasetine-ihtiyacimiz-var-bu-ihtiyac-da-sola-hakim-olan-soylem-gosteri-siyasetinden-kopusu-zorunlu-kilar-688790/) [27] Hülya Osmanağaoğlu: “Sosyalist sol 20 yıllık sürekli yenilgisine yeni bir halka taktı sadece”, (https://sendika.org/2023/07/hulya-osmanagaoglu-sosyalist-sol-20-yillik-surekli-yenilgisine-yeni-bir-halka-takti-sadece-689059/) [28] Cihan Tuğal, “Yan yana yürüyüp beraber vurabilmek”, (https://sendika.org/2023/07/yan-yana-yuruyup-beraber-vurabilmek-689190/) [29] Erçin Fırat, “Sosyalistler kendi kavgasının yolunu örmemiş ve başkalarının kavgasında figüran olduğu için yenilmiştir”, (https://sendika.org/2023/07/ercin-firat-sosyalistler-kendi-kavgasinin-yolunu-ormemis-ve-baskalarinin-kavgasinda-figuran-oldugu-icin-yenilmistir-688967/) [30] Levent Kara, “Reel Sol”, (https://sendika.org/2023/07/reel-sol-689232/)
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!