Ataman tipi örgütçülük -I



Her siyasi yapının kimliğini oluşturan belirli çizgiler vardır. doğum kesitleri sırasında atılan temeller, kazanılmaya çalışılan alışkanlıklar, bu alışkanlıkların kolektif bir düşünüş-eyleyiş biçimine dönüşmesi, giderek o yapıyı karakterize eden çizgiler, onun adeta ruhu haline gelmesi süreçlerin zorlu sınavları içinde gerçekleşir.


[Aşağıdaki metin, TİKB’nin 12 Eylül öncesi kuşak kadrolarından Esmahan Ekinci’yle o dönemin mücadele koşulları ve o yıllara dair tanıklıkları konusunda yapılan bir sohbetin bant kaydı çözümlemesidir. Sohbetin özet bir bölümü Devrimci Proletarya dergisinin Ocak-Şubat 2024 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır.]

Burjuva ya da devrimci-komünist olsun her siyasi yapının kimliğini oluşturan belirli çizgiler vardır. Burjuvazinin siyasi temsilcileri açısından temsil ettikleri sınıf ve katmanların özellikleri siyasi ifadesiyle karşımıza çıkar. Bu çizgiler zamana göre farklı biçimler kazansa da özsel olarak aynı kalır. Devrimci-komünistler açısından da aslında bu böyledir. Genellikle mücadelenin gelişim süreçleri içinde oluşturulur kimliğin temel çizgileri. Ama onlarda da temsil ettikleri sınıfın ideolojik ruhudur siyasetin diline tercüme edilen. Bu ruhun zaman içinde başkalaşması, devrimci yönde derinleşip sıçrama yaşaması kadar zayıflayıp silikleşmesi hatta zıddına dönüşmesi de olasıdır. Sürecin hangi yönde seyredeceği kendisini çoğu kez yolun başında belli eder. O doğum kesitleri sırasında atılan temeller, kazanılmaya çalışılan alışkanlıklar, bu alışkanlıkların kolektif bir düşünüş-eyleyiş biçimine dönüşmesi, giderek o yapıyı karakterize eden çizgiler, onun adeta ruhu haline gelmesi süreçlerin zorlu sınavları içinde gerçekleşir. 

Bizim için de böyle oldu. O temellerin atıldığı yıllara kadar gider bugünümüz. İlk andan itibaren, daha grup dönemindeyken işçi sınıfı çalışmasını esas alan ve o yolda yürüyerek kendisini inşa eden, ruhunu bunun oluşturduğu, bunu kuşaktan kuşağa koşulların değişim ve farklılaşmasına göre aktaran bir hikâye bizimki de.  Tam bu noktada o ilk temellerin atıldığı yılların içinde saklı bugünü ve bugünden geleceğe taşınacak olanı görebiliyor insan. 

O temellerin daha somut anlaşılabilmesi için somut bir örneğe, Ataman İnce’nin bizimle kurduğu ilişkiye bakmak yeter. O dönem her açıdan kuruculuk gerektiriyordu. Bizler devrimcileşme süreçlerinin henüz başlarındaki öğrencilerdik. Yaş olarak bizlerle yaşıt ama politik seçimini yıllar öncesinde yapmış sorumlumuz Ataman, bu bilinç ve gelecek tasavvuruyla bizimle ilişkileniyordu. Oluşturduğu toplantı düzeni, çalışma tarzı ve ilişkilenme biçimine bakmak bile atılmaya çalışılan bir temelin tüm şifrelerini kavramak için yeterlidir ya da çok şey anlatır. Bu tarz aslında o ve önceki kuşaktan yoldaşların yaklaşımındaki rafine sınıf devrimciliğinin, devrim ve sosyalizm bilinç ve isteğinden beslenen güçlü bir komünist bilincin ifadesidir.

Sorumlumuz Ataman’dı…

Bir mahalle çalışmasında tanıdım Ataman’ı. O da gençti, bizim gibi… Sorumlumuz olarak gelirdi. Biz ona kafamızda bir yığın sorun ve sıkıntıyla giderdik. Ama onun değişmez bir kuralı vardı: Önce Marksist-Leninist eğitim! 

O dönem bizi hem burjuva hem de diğer popülist parti ve örgütlerden ayıran temel fark pratiğin sorunlarıyla teoriden gelerek ilişki kurmaktı. Ki, dönemin tipik özelliği teoriye uzaklıktı. Teorinin gri olduğunu biliyorduk. Ama, yaşamın yeşil ağacındaki meyveleri, dalları, yaprakları birbirini bütünleyen gerçekleriyle kavramamızın onunla mümkün olacağını da biliyorduk. 

O dönem teoriye ilgi duyan başka çevreler de vardı. Bizim ilişkilenişimizdeki fark, teoriyi yaşamın-mücadelenin sorunlarına daha bütünsel bakabilmenin, onları çözmenin anahtarı haline getirmekteki çabamızdaydı. Ataman’ın teoriyle ve dolayısıyla bizimle kurduğu ilişki bunun somut ifadesiydi. 

Bu bağı ben sonraki yıllarda daha iyi anladım. O zamanlar “yoldaşlar böyle düşünmüşler, teoriye önem veriyoruz demişler, teori yapıyoruz” diye düşünürdüm. Bunun yaşamımla bağını o zamanlar çok fazla kuramamıştım. Çevremizdeki birçok insan için de bu öyleydi. “Yoldaşlar ‘önemlidir’ diyorlarsa bir bildikleri vardır…” diye düşünenler az değildi.

Biz bu ısrarı yaşamımızda çok net görüyorduk. Ataman’ın bizimle yaptığı toplantıların birinci gündem maddesi teorik çalışma olurdu. Biz oraya bir sürü gündelik sorunla gitmişizdir, birbirimizi sık göremediğimiz için de önceliğimiz bunları konuşmaktır. Fakat Ataman, okuyup hazırlanmış olarak gelmemiz için daha önce belirlediğimiz Marksist klâsiklerden okuma parçasıyla açardı toplantıyı. Birinci gündem illâ bu şekilde olurdu. Hatta “Ya önce şunları konuşalım” derdik. O, “Hayır, çok önemli bir gelişme, ölüm kalım meselesi olmadığı sürece belirlediğimiz gündeme uyalım” der, taviz vermezdi. Sonra o makale okunur, tartışılır, konuşulurdu.

“Biz bir semte rastgele girmezdik”

Önemli bir gündem konumuz da şuydu: Faaliyet yürüttüğümüz semtin kuşbakışı krokisini çıkarmak. Hangi fabrikalar var, bu fabrikaların özellikleri, işçi bileşimleri, servislerinin nerelerden geçtiği, işçilerin uğrak mekanlarının nereler olduğu, evleri, yoğunlaştıkları sokaklar, memleketleri vs., vs.’ye kadar ayrıntılı bir çalışma yapılırdı. 

Yani biz bir semte rastgele girmezdik. İlk önce oranın sınıfsal haritasını çıkarmak için özel bir çaba içinde olurduk. Bunun kendisi başlı başına örgütleyici, öğretici bir süreçti. O semtteki tanıdıklarımız ve onların çevresine saplanıp kalmamızı engelleyen, hedefi ilk önce kuşbakışı görüp bu görüşten çıkarılacak fotoğrafı birebir ilişkili olduklarımız üzerinden doldurma yoluna giden bir tarz. Ataman bize gündelik pratik çalışmada da tümden gelim, tüme varım yöntemiyle düşünüp eylemeyi öğretiyordu, daha doğrusu titiz bir yöneticilikle bunu bir kültüre dönüştürmeyi sağlamış oluyordu. 

Bu belirlemenin ardından aramızda işbölümü yapıyor, o semtteki fabrikaları paylaşıyorduk. Herkesin sorumlu olduğu fabrikalar vardı. Herkes kendi üzerine aldığı fabrikanın ayrıntılı araştırmasını yapardı, o fabrikada çalışan işçilerin, patronunun ve diğer çalışanların özelliklerini, kültür yapısını, sosyal çevrelerini, hepsini öğrenmeye çalışırdık. Sonra bu bilgiler üzerinden diyelim ki orada Sivaslılar çoksa hemen Sivaslı tanıdıklarımıza gidip, “Sizin akrabanız ya da hemşeriniz var mı o fabrikada?” diye sorardık. Ya da başka bölgeler… O zamanlar kırdan göçle proleterleşen kitlelerde hemşeri bağları güçlüydü çünkü. 

Kısacası ilk önce sınıfsal haritayı çizerdik, o haritadan hareketle çevremizle ilişkiyi biz belirlerdik. Yani ilişkiler bizi belirlemezdi.

“O bir mühendis/mimar gibi çalışırdı”

Ben Ataman’ın değerini daha sonraları daha iyi kavrayabildim. Şu anlamda: Hakikaten bir mühendis-mimar gibi çalışırdı. O kadar ince ayrıntıları tek tek irdelemesi, sorularıyla bizi bu yönde yönlendirmesi bizim dar pratikçilikten uzak bir örgütçülükle şekillenmemizi getiriyordu. Elbette Ataman tek değildi, o da bu yaklaşımı diğer yoldaşlarla etkileşim üzerinden oluşturuyordu, ama o yaklaşımı pratiğin diline ustaca çeviriyordu. 

Onun için bizim toplantılarımızın ikinci gündem maddesi herkesin sorumlu olduğu fabrikayla ilgili raporunu sunmasıydı. İki toplantı arasında geçen sürede ne yapmış, yeni neler öğrenmiş, o fabrikaya ve semte yönelik olarak bundan sonra ne yapmayı düşünüyor ne öneriyormuş… Bunları konuşurduk. Politika oluşturmaya yönelik öneriler ve planlama aşamalarında toplantı canlanır, fikir ve öneriler havada uçuşurdu.

Ataman’ın bir özelliği vardı: Yoldaşlar konuşurken kesinlikle söze girmezdi. Çok iyi dinler, not alır, bu arada bizim de kafamızı açacak çok güzel sorular sorardı. Daha geniş düşünmemizi sağlayacak sorular… Zaten soruların cevabını kendisi vermezdi, o sorular konuyu bizim kendi içimizde daha farklı perspektiften tartışmamızın önünü açardı. 

Kısacası toplantı gündemlerimizin birinci ve ikinci maddeleri belliydi ve o bununla hep çıtayı en üste taşımak yaklaşımıyla hareket ederdi. ML bakış açısıyla önce nerede durduğumuzu, dünyanın neresinde olduğumuzu hatırlatmak… Ondan sonra sınıf hareketinin neresinde, nasıl bir alanda bulunduğumuzu hatırlatmak… Bu hatırlatmalardan sonra aramızdaki kimi sorunlar gözümüze o kadar küçük görünürdü ki, çoğu kez kimse o sorunları toplantıda gündeme bile getirmezdi. Getirse de yine o sorunların sınıf çalışmasının bütünüyle bağlantısını kurarak çözümü de orada aramaya yönlendirirdi.

Harita üzerinden sınıf çalışmasının plânını çıkarmak

O yüzden Ataman deyince benim aklıma hep o toplantı düzeni gelir. Birincisi teori çalışma, ikincisi o sınıfsal çalışmanın haritasını çıkarıp o harita üzerinden onu toparlamak. Mimar gibi çalışırdı gerçekten 

Bizi popülist yaklaşımlardan uzak tutmaya çalışırdı. Benim bu anlattıklarım 12 Eylül’den hemen önceki dönem. O yıllarda sonuçta herkes silahlıydı ama biz yapı olarak silahı her şey olarak gören, devrimciliği silahlı biçimlere indirgeyen maceracı ve popülist anlayışlardan uzaktık. Her gün bir yerde çatışma olurdu. Bazı örgütlerin pratiğinde sivil faşistlerle çatışma çizgileşmişti, temel faaliyet biçimi olmuştu neredeyse. Bir iki faşist vuran “kahraman” olarak görülür,  özellikle semt gençliğinin sempatisini kazanırdı. Ataman bizim o popülizme düşmememiz konusunda özel çaba harcardı. O yüzden o eğitimler sadece teorik eğitim değildi. Semt çalışmamızı proleter devrimci bir rotada yürütmemizi sağlayan bir sigortaydı.

Ataman, Fatih, Mehmet Ali, Tahsin gibi yetkin bir örgütçüydü. Andığım yoldaşlar gibi onun örgütçülüğünün de güçlü yanı sınıf örgütçüsü olmasıydı. Kafakolculuk diye bir şey yoktu onda. Adam kazanmaya değil, insanları devrim ve sosyalizm için mücadeleye kazanmaya çalışırdı. Birilerini kendimize kazanmaktan ziyade sınıfın bütününü harekete geçirecek bir perspektifi esas alırdı. Hemşericiliğe, şuculuğa buculuğa önem vermezdi. Belirli bir alanın bütününü ve sınıfı devrimci bir temelde örgütlemek önemliydi. Örgütçülüğü biz ondan böyle öğrendik.

Ataman’da her şey sınıf çalışmasına bağlanırdı 

Ataman’da her şey sınıf çalışmasına bağlanırdı. Mesela rasgele yazılama yapmazdık İşçi servislerinin güzergâhıydı bizim yazılama yerlerimiz. Riske göre hareket etmezdik. Riskli de olsa ona göre tedbir alırsın ama mutlaka servislerin geçtiği yerleri hedeflersin. Ya da bir sokakta fabrika işçileri yoğun olurdu, o sokak hedefimize girerdi. Faaliyet plânlamaları buna göre yapılırdı. Orak-Çekiç dağıtımı ya da yazılama gibi çalışmalara çıkmadan önce nerelere yapılacağını bu anlayış üzerine planlardık. 

Orak-Çekiç o zaman çok önemli bir araçtı. Bilgi çok değerli bir şeydi. Herkesin ulaşamadığı bir şeydi bilgi. Çünkü telefon bile sınırlı sayıda insanda var, gazeteler zaten sınırlı sayıda insan ulaşabiliyordu. Ama diğer taraftan bizim de OÇ’yi on binlerce basacak gücümüz yoktu, elde basılıyordu sonuçta. Elde basılan bir yayın on binlerce olamaz zaten. O yüzden bizim için de çok değerliydi o, boşa gitmemesi için önceden tespit edilmiş işçi adreslerini hedef alırdık. Mesela bir sokak vardır, insanların çoğu demokrattır oraya tümden dağıtabiliyorduk. Gericiler ve faşistlerin yoğun olduğu sokaklarda ise hedeflediğimiz evlerin açığa çıkmaması için çevrelerindeki 5-10 eve de dağıtırdık. O yüzden çok ihbar yediğimiz oldu.   

Ataman özgülünde anlatmaya çalıştığım bu pratik, dediğim gibi, kurucu bir dönemin ifadesidir. O dönem bizim Halkın Kurtuluşu’yla (HK) ayrışma yaşadığımız dönem. Biz HK’dan neden ayrıldık, ondan temel farkımız neydi, sorun sadece ideolojik görüş farklılıklarından mı ibaretti? Aslında bu soruların yanıtı bizim tarih sahnesine çıkışımızdaki kurucu iradede somutlanıyordu. Ataman o kurucu iradenin, kolektif gücün bir parçasıydı ve her kurucu dönem gibi ince ince işliyor, temeller atıyordu.

Ayrışma süreci  

Ayrışma sürecinde bizim yaklaşımımız teori-pratik ilişkisini doğru bir noktadan kurmak, her iki alanda da militan devrimci bir tarzda birbirini bütünleyecek şekilde oluşturmak üzerinde şekilleniyordu. Bu o kadar basit değildi, yani mekanik bir şekilde ya o ya bu gibi bir seçenekten ziyade bizimkisi üçüncü bir seçenekti. Yani hem teori hem pratik birlikte olmak zorundadır, en önemlisi ikisi de militan devrimci bir karakterde olmak zorundadır. HK’yla ayrışmamızda asıl bunun belirleyiciliği vardı. Hem militan bir pratikten giderek uzaklaşılmasıyla hem de teoride devrimci proleter sosyalist çizgiden uzaklaşma eğiliminin hortlamasıylaydı sorunumuz. Üstelik olduğu kadarıyla teori ayrı bir yerde duruyordu pratik ayrı bir kanalda akıyordu. Aralarındaki ilişki zeytinyağı-su ilişkisi gibiydi.

‘80 öncesi dönem çok sayıda siyasetin bütün propaganda ve faaliyeti sadece gösterişli eylemler yapmak üzerine şekillendirdikleri, propagandanın eksenine bunu koydukları bir dönemdi. TKP ve kısmen TİP dışında sınıfa yönelik planlı ve ısrarlı bir yönelim yoktu. Biz HK’daki teoriyi pratiğe indiremeyen yaklaşımla da propagandayı eylem derekesine indirgeyen yaklaşımla da mesafelenerek varlığımızı inşa ediyorduk. Bu iki uç yaklaşıma alınan bir tutumdu bizimki. İkisinin devrimci bir sentezini yakalamak, yaratmaktı derdimiz. Ataman’da vücut bulan da buydu. [Sürecek]