Marksist Teori’nin dosya konusu “Erkeklikle toplumsal yüzleşme” olan 61’inci sayısında Yeliz İsyan imzasıyla yayınlanan “Tasfiyecilikle Mücadelede Erkek Egemen Örgütsellikle Yüzleşme” başlıklı yazısını yakın bir zamanda okuduk. Gözümüzden kaçan yazı, Umut Gazetesi’nde Jale Emeç / Zahide Sertbudak imzalarıyla yayınlanan “Feminizm: Patriyarkanın Devrimci Örgütlerdeki Yüzüne De Bir Yanıt” başlıklı yazıya 62’inci sayıda Sema Duru Boran imzasıyla verilen “Feminist Hareketin Eşitsiz İlişki Kültürü” başlıklı yanıt vesilesiyle gündemimize girdi.
Yazıların ilkinde birkaç cümleyle ve oldukça kibirli bir tutumla Alınteri geleneğinin kadın mücadelesine bakış açısı özetlenivermiş. 62’inci sayıda Umut Gazetesi’ndeki yazıya verilen yanıttaysa devrimciler arasındaki ilişkide asla olmaması gereken “geçerken omuz atma” kıvamında bir cümleyle konuya ilişkin şeceremiz ortaya serilivermiş!
Her iki yazıyı okuduğumuzda devrimci basını daha dikkatli takip etmenin önemini bir kez daha anlamış olduk. Keza gerek 61’inci gerekse 62’inci sayılarda yer alan iki yazıda da hakkımızda kurulan hüküm cümlelerini görünce devrimci olmanın teoride-siyasette özenli olmaya, söyleyeceğin sözün ağırlığını bilmeye yetmeyebileceğini bir kez daha gördük. Özenli olmanın devrimci dürüstlük ve samimiyeti de içeren bir yaklaşıma tekabül ettiğini belirtmek isteriz.
Açıkçası Marksist Teori yazarlarının dile getirdiklerine ilişkin daha bütünlüklü bir değerlendirme yapmak isterdik. Ancak yazılardaki özensizlikleri, kulaktan dolma bilgilerle çiziktirilenleri görünce bunun anlamsız kalacağını düşündük. Alınteri geleneğinin pek çok konuda olduğu gibi örgüt içinde ve genelde kadın sorunu-mücadelesiyle ilişkileniş konusunda da tarihsel gelişim içinde nasıl bir iç sorgulama ve muhasebe süreci yaşadığına dair tek bir satır okunmadan cümle kurma “rahatlığı”yla hareket edildiğini gördük. En temel metinleri bile okumadan söz söyleme sorumsuzluğuyla hareket eden bir anlayışla devrimci bir polemik yürütmenin aslında yararsız bir çaba olacağını düşündük. Keza karşımızdaki kibirden beslenen özensizliğin söyleyeceklerimizi devrimci bir ciddiyetle dikkate alacağına dair bir güven sorunu yaşadık.
“Tasfiyecilikle Mücadelede Erkek Egemen Örgütsellikle Yüzleşme” başlıklı yazıda da “Feminist Hareketin Eşitsiz İlişki Kültürü” başlıklı olanda da bu muamele sadece bize yapılmıyor. Her ikisinde de aklımıza gelebilecek hemen tüm devrimci özneler ve Marksist Teori literatürüyle “emekçi sol harekete” ilişkin aktüel bir yaklaşımla klavye tuşlarına vurulduğuna, geçerken omuz atıp geçme yöntemine tenezzül edildiğini gördük. Hemen belirtmeliyiz ki yazının bütününde yer yer girilen ve belirli bir derinlik taşıyan ideolojik-siyasi çözümlemeler de bu yaklaşımla silikleşmiş, o karmaşada boğulmuş. Devrimci ve kendilerinin deyimiyle “emekçi sol harekette” “siyasi dedikoduculuk” diye tabir edilebilecek tarz geçer akçedir. Bu tarz okur da bulur, ateşli tartışmaları da tetikler, ama kimseye bir yarar sağlamaz.
O nedenle de böyle bir cangıla girmektense sadece bize dair söylenenlerin hiçbir araştırma-inceleme yapılmadan söylendiğini, kulaktan dolma bilgilere ve dahası kuşaktan kuşağa aktarılmış yargılara dayandığını anlatmakla sınırlı kalmanın kâfi geleceğini düşündük.
Bunu sadece “biz, dediğiniz gibi değiliz” yaklaşımı ve kendimizi kanıtlama çabasıyla yapmadığımızın bilinmesini isteriz. Elbette ki Marksist Teori yazarının damgaladığı haliyle akıllara kazınmak istemeyiz. Ama esas olarak devrimciler arasındaki ilişkilerde, devrimciler arasındaki polemik ve eleştirellikte özenli olmak konusunda bir şerh düşme isteğimiz belirleyicidir. Birbirimizi sarsma sorumluluğu yani… Teorik-siyasal üretimin ciddiyetine uygun bir araştırma-inceleme üzerinden konuşmalıyız birbirimizle. Kendi özensizliklerimizle de aynı biçimde samimi bir hesaplaşma yaşayacağımızın bilinmesini isteriz.
Marksist Teori’nin 61’inci sayısındaki Yeliz İsyan imzasıyla yayınlanan “Tasfiyecilikle Mücadelede Erkek Egemen Örgütsellikle Yüzleşme” başlıklı yazıda pek çok devrimci özneye dair değerlendirmeler var. Bize dair de o sayıda şöyle bir tespit yapılıyor:
“Alınteri / Devrimci Proletarya’da yayınlanan yazı ve tartışmalarda, kadınlar arasında örgütlenmeyi büyütme görüş açısı olumlu bir yan olarak öne çıkıyor. Değerlendirmelere konu diğer öncelikse feminizm ‘tehlikesi’ ve ondan korunma yolları. Alınteri, kadın hareketi ile ilişki pozisyonunu, ‘sınıf mücadelesine çıkmayan bir çalışmanın içinde olmaktansa hiç olmamak daha yeğdir’ görüş açısıyla tarif ediyor. Kadın hareketinin sınıf mücadelesi ile ilişkisine sorular sorarken, sınıf mücadelesinin kadın hareketi ile ilişkisizliğini sorgulamıyor”.
İnsan gerçekten neresinden tutacağını bilemiyor. Yazar lütfedip “Kadınlar arasında örgütlenmeyi büyütme görüş açısı olumlu bir yan olarak öne çıkıyor” diyerek bize de bir olumluluk payesi veriyor. Ardından bizi hiç tanımadığını, yazı yazmak gibi ciddi bir işe girişip ithamlar sıralarken en azından son yazılarımıza bile dönüp bakmadığını ele veren cümleler sıralıyor. Değerlendirmelerimize konu olan diğer önceliğin “feminizm tehlikesi ve ondan korunmak” olduğuna hükmediyor. Kendisine “bu konuda tek bir cümlemizi gösterir misin?” diye sorsak sanırız afallayıp kalır. Keza bizim de feminizmle ilişkiler konusunda eskinin dar, yer yer dogmatik katı yaklaşımımızdan yıllar önce koptuğumuzu bilmediğine göre yazılarımızın bir tekini bile okumadığı ortada.
Bizim feminizm konusundaki görüş ve düşüncelerimiz bellidir. Elbette komünist olmamızdan gelen bir eleştirellikle birlikte onu kadın mücadelesinin önemli dinamiklerinden biri olarak görüyor ve karşımızda değil yanımızda ittifak yapabileceğimiz bir güç olarak ele alıyoruz. Elbette feminizmin tüm ekolleriyle değil. Kendi içinde oldukça heterojen bir bileşime sahip olan feminist harekette burjuva feminizmin çıplak ifadesi olan liberal feminizmin yıllar önce sistem tarafından özümsendiğini, onun bir parçasına dönüştüğünü biliyoruz. Fakat sosyalist feministler başta olmak üzere hareketin militan damarını temsil eden feminist ekollerle ittifak ilişkisi içerisinden ilişkilenebileceğimizi savunuyoruz. Bırakalım güçlerimizi feminizmden korumayı, onlardaki anti feminist yaklaşımları Marksist bir ideolojik derinleşmeyle kırmaya çalışıyoruz. Feminizmin komünist olmaya içerili bir yaklaşım olarak da ele alarak gerek örgüt içinde gerekse kadın mücadelesi cephesinde gücümüz oranında yapıp ettiklerimizle bu yaklaşımı diri tutmaya çalışıyoruz. Hatta Marksist Teori yazarı çok şaşıracak belki ama konuya dair en keskin iç tartışmalarımız güçlerimizde feminizme yönelik olarak zaman zaman dile gelen toptancı reddiyecilikle yaşandı.
Biz gelenek olarak uzun yıllar kadın kadro ve taraftarlarımızın çokluğuyla, özelde de MK dahil yönetici organlardaki kadın ağırlığımızla ve kadın direnişçiliğimizle bilinen bir geleneğiz. Hatta bu ileri yanımız, iç ilişkilerimizde gerek kadın gerekse erkek yoldaşlarımızda varolan ataerkil yaklaşımlar konusunda özel bir hassasiyetin gelişmesini ketleyici bir rol oynadı. Ancak bu konuda hiçbir dönem başkaları gibi ciddi sürtünmeler ve iç gerilim de yaşamadık. Süreç ilerleyip mücadelenin koşulları değiştiğinde, toplumsal altüst oluşla birlikte bizim de dokumuzda sorun su yüzüne çıktığında belki acemice, yer yer yetersiz kalarak bu konuda bir kültür yaratmayı esas aldık. Geç kaldıklarımız, eksik bıraktıklarımız da oldu belki ama yönelimimiz netti: Örgüt içinde erkek egemen yaklaşım (her iki cins açısından) kabul edilemez!
Bu konuda özellikle 2010 sonrasında kaleme alınan yazılarımızda sorun birçok boyutuyla işlenmiştir. Yazar merak ederse “Çıkışsız Değiliz” broşürümüzden başlayabilir. Ki o broşür geniş iç tartışmalar içerisinden süzülen kolektif bir yaklaşımın ürünüdür. Daha girişinde -Önsöz’de- şunun altı çizilir:
“Broşürdeki hemen tüm yazılar, komünistlerin sınıf kavgasının en önemli parçalarından biri olan kadın mücadele dinamiğiyle buluşmalarının tarihsel bir zorunluluk olduğunun, sosyalizm mücadelesinin bu dinamikle buluştuğu ölçüde güçlü bir toplumsal eksene oturabileceğinin görülmesi / gösterilmesi motivasyonuyla kaleme alınmıştır.
Yanı sıra, komünist kadın ve erkeklerin, “kadın sorunu” olarak tanımlanan bu tarihsel sorunla kendi iç dünyalarında da yüzleşmeleri ve toplumun bir parçası olarak kendilerindeki gerici toplumsal cinsiyet rolleriyle hesaplaşmalarını kışkırtmak hedeflenmiştir.”
Yine kadın sorunu ve mücadelesinin devrimle birlikte aşılıp geçilecek basit bir demokratik sorun olmadığını da döne döne anlatmaya çalıştık. Hatta SSCB deneyimini de bu yönleriyle çeşitli kereler irdeleyip sorunun sınıfsız topluma kadar mücadelenin konusu olacak ve özel mekanizmalar içinde sürekli ele alınması gereken bir sorun olduğunu vurguladık.
Yazar için bunlara dönüp bakmak zor ya da gereksiz geliyorsa geleneğimiz açısından temel bir belge olan TİKB 5’inci Konferans Belgeleri’ne bakabilir. (“Tarihin En Kadim Sorusundan Ne Anlıyoruz?”, TİKB 5. Konferans Belgeleri)
Kestirmeden gitmek isterse, yayınına yeniden başladığımız Devrimci Proletarya Dergisinin ilk sayısında yer verdiğimiz “Kadın Örgütlenmesinin Uğrakları” başlıklı yazıya göz atabilir. Elbette neyi ne kadar okuduğumuz değil nasıl okuduğumuz önemli: Önyargısız mı yoksa önceden verilmiş peşin hükümle mi?
O yazıda hem feminizme hem de kadın sorununa-mücadelesine nasıl baktığımız genel hatlarıyla konulmuştur. Mesela feminizm konusunda şunu söylemişiz:
“Güç ve eylem birliği arayışlarımızda görüş alanımızda olması gereken üçüncü dinamiği feminist çevreler oluşturur. Fakat hem feminizme yönelik eleştirel kayıtlarımız hem de zaten feminist hareketin kendisinin homojen, yekpare bir blok olmayışı nedeniyle bu çevrelerle ilişkilerimizde dogmatik bir sekterlikten olduğu kadar onların güç ve avantajlarının etkisinde kalarak eleştiriyi bir yana bırakan bir sürüklenme halinden de uzak durmak zorundayız. Gerek Türkiye’de gerekse uluslararası planda feminist çevrelere yaklaşırken içlerinde kendilerini sosyalist feminist olarak tanımlayan kanatlarla sistem karşıtı militan yön ve potansiyelleri görece daha güçlü olanlarla ilişkilenmeyi ön planda tutarız. Diğerleriyle ilişkilerimiz ise eleştirel bir uyanıklık temelinde daha çok eylem bazlı geçici eylem ortaklıkları sınırları içinde kalır.“
Bunların hepsini geçtik. Fakat Marksist Teori yazarının bize dair hüküm cümleleri kurarken nasıl bir savrulma yaşadığı ibretlik! Şu cümleyi okurun takdirine bırakıyoruz:
“Alınteri, kadın hareketi ile ilişki pozisyonunu, ‘sınıf mücadelesine çıkmayan bir çalışmanın içinde olmaktansa hiç olmamak daha yeğdir’ görüş açısıyla tarif ediyor. Kadın hareketinin sınıf mücadelesi ile ilişkisine sorular sorarken, sınıf mücadelesinin kadın hareketi ile ilişkisizliğini sorgulamıyor.”
Tek tek yanıtlayalım: Alınteri, kadın sorununun bu çağda güçlü bir emek sermaye çelişkisi muhtevası kazandığını düşünüyor. Bu açıdan da sorunun toplumsal cinsiyet, yeniden üretim ya da diğer bütün bağlamlarının esasında güçlü bir sınıfsallık kazandığını belirtiyor. Kadın hareketini sınıf mücadelesinin bütünü içinde ele alıp onu güçlendiren bir dinamik olarak görüyor. Alınteri’ne göre aslında sınıf mücadelesiyle yolu çakışmayan bir kadın hareketi yok. O açıdan da bırakalım içinde olmamayı tam göbeğinde yer almak ister. Nesnel koşulları bugün için buna elvermese de kadın yoldaşlığı içinde Marksist çizgisini koruyarak o hareketin emektarı, katkıcısı, sürükleyicisi olmak ister. Marksist Teori yazarı bunun için kaygı duymasın.
Ama biz, “Kadın hareketinin sınıf mücadelesi ile ilişkisine sorular sorarken, sınıf mücadelesinin kadın hareketi ile ilişkisizliğini sorgulamıyor” cümleleri nedeniyle o ve doğal olarak Marksist Teori için kaygılıyız. Bir devrimci,sınıf mücadelesinin bütününden sorumludur. Eğer bugün sınıfın ezici gövdesi ataerkinin en uç yansıması olan faşist-gerici ideolojik-siyasi hegemonyanın etki alanı içindeyse bu Marksist Teori’nin de derdi olmalıdır. Sınıf hareketinin şu halinden çıkması, ataerkinin ve her türlü gerici ablukanın çemberini kırması için ne yapmak gerekir, kadın hareketiyle sınıf mücadelesinin birbirini besleyip büyüten devrimci içerikte militan bir etkileşim içinde olması için hangi yollara girmek gerekir diye sadece kafa patlatmakla da yetinmeyip pratik tutumlarla da bunun için canla başla çalışmalıdır.
Marksist Teori’nin 62’inci sayısında Umut Gazetesi’nde yayınlanan yazıya verilen yanıtta da hakkımızda şunlar söyleniyor:
“Feminizmin erkek egemenliğinden daha tehlikeli olduğunu değil savunmak, 30 yıldır emekçi solun erkek egemen yaklaşımlarına eleştirilerimizin en keskin ucu bu yaklaşıma yöneliyor. Diğerleri bir yana, bizzat bahsettiğiniz yazıda, 2000’li yıllarda devrimci hareketin gelişimi tartışması içinde ve güncel olarak da Alınteri’ne yönelik eleştiride tam da bu yaklaşım merkeze konuyor ve şiddetle eleştiriliyor. Biz bu sonuca sadece yanlış anlama veya çarpıtma yoluyla ulaşılabileceği iddiasındayız.”
Arkadaşlar, geçmiş bir yana güncel olarak hangi platformda bize yönelik “şiddetli bir eleştiri” yapmışlar bilemedik. Fakat feminizme yönelik eleştirelliği kendileriyle kurulan ilişkiye göre belirleyen bir yaklaşım sergileyen arkadaşların o arada bize de omuz atıp geçmelerine pes doğrusu demek dışında bir şeye dilimiz varmıyor. Umut Gazetesi yazarlarına dönük eleştiride sarfedilen “Biz bu sonuca sadece yanlış anlama veya çarpıtma yoluyla ulaşılabileceği iddiasındayız” cümlesini biz de kendileri için kullansak çok mu ağır olur?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Marksist Teori yazarları ne Alınteri geleneğinin temel metinlerinden haberdar ne günlük basında yazıp çizdiklerinden… Dolayısıyla, Marksist Teori dergisi yazarlarına birilerini eleştirmeye kalkmadan önce konuya dair özenli bir araştırma yapmalarını öneririz. Bu her şeyden önce samimi olmanın bir gereğidir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!