6 Şubat Depremleri Toplumsal Sarsıntılarıyla Sürüyor



6 Şubat depremlerinin üzerinden koskoca 2 yıl geçti, depremi yaşayan kentlerde halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi adına değişen hiçbir şey yok.


Eylül Gökçin

Karşımda Antakyalı genç bir kadının duru ve berrak yüzü, arkasında derme çatma çadırlar, konuşmaya başlıyor genç kadın: “Depremin 2. yılı geldi Hatay’da hâlâ çözülmeyen, çözüme kavuşturulmayan birçok sorunla karşı karşıyayız. Eğitimden sağlığa, ulaşımdan barınmaya kadınlar olarak, gençler olarak, çocuklar olarak, Hatay halkı olarak bizleri burada bu sorunlarla baş başa bırakıyorlar… ÇED raporu adı altında hâlâ buradaki köylere maden şirketleri girmeye çalışıyor. Acele kamulaştırma adı altında hukuki süreçler kazanıldığı halde yine tekrar karşımıza acele kamulaştırma ve istimlâkla çıkıyorlar. 6 Şubat yaklaşırken mahallelerimizde yasımızla, öfkemizle; unutmadık, affetmedik, helalleşmedik diyoruz.”

6 Şubat depremlerinin üzerinden koskoca 2 yıl geçti, depremi yaşayan kentlerde halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi adına değişen hiçbir şey yok. İletişim Başkanlığı’nın verilerine göre bile 651.955 kişi konteyner kentlerde yaşamını devam ettirmek durumunda. Hatay’da hâlâ 200 bin kişi büyüklüğü 21 metrekare olan konteynerlerde yaşam savaşı veriyor. Halkın büyük bir çoğunluğunun temiz suya, yeterli gıdaya erişimi yok. Üstelik sık sık elektrik kesintileri yaşanıyor. Konteynerleri yaz aylarında böcekler, kış aylarında ise sel suları basıyor. İktidar ise yıllardır sürdürdüğü rant düzeninden bir adım dahi gerilemiyor ve zemin etüdü yaptırmadan diktiği TOKİ binalarının anahtarlarını depremzedelere teslim ettiği propagandasını yaymaya devam ediyor. Eğitimde hâlâ uygun koşullar sağlanmıyor. Hâlâ kentlerin en basit sorunları çözülmüş değil. Yetkililer geldiğinde görünür yerlerin asfaltlanması, diğer yerlerin olduğu gibi bırakılması iktidarın bölgeye bakış açısının tamamen rant ve görüngüden ibaret olduğunu ironik bir şekilde gösteriyor. Depremin üzerinden 2 yıl geçti. Koca 2 yıl! Hâlâ bir milyona yakın insan konteyner kentlerde… Bölgedeki koşullar gündeme bile getirilmiyor. Salgın hastalıkları önlemek, depremden etkilenen insanların travmalarını hafifletmek için psikolojik destek sağlamak için en küçük bir girişim yok!

Eğitimin sağlıklı koşullarda kesintisiz devamını sağlamak için hiçbir adım atılmıyor. Akıp giden yıllara meydan okurcasına, deprem bölgesindeki koşulların olumlu yönde değişimi için hiçbir adım atılmıyor.

Fakat başka bir gözle baktığımızda ise değişen çok şey var. Mesela moloz kaldırma işlemlerinin ihale edildiği şirketlerin zenginliklerine zenginlik katmaları gibi. Mesela deprem enkazları için açılan ihalelerle bu şirketlere enkazlardaki değerli malzemeleri alma hakkının tanınması gibi… Bu ihalelerle depremzedelerin eşyalarına el konulması ve yine bu eşyaları isteyen depremzedelere eşyalarını para karşılığı alabileceklerinin söylenmesi gibi. Mesela 2023’ün Ağustos ayında Hatay Valiliği tarafından alınan bir kararla maden ve taş ocağı açmak için “ÇED raporu almaya, ÇED toplantısı yapmaya gerek yok” denilerek Hatay’ın maden şirketlerine peşkeş çekilmesi gibi… Mesela rezerv alan bahanesiyle halkın evlerine, dükkanlarına, tarlalarına, zeytinliklerine çökülmesi gibi… Hatay’ın Defne ilçesindeki yedi merkez mahallenin rezerv alan ilan edilmesi gibi…

Rezerv alan, endüstri bölgesi gibi bahanelerle halkın mülküne çökmek, insanlara kendi evinin enkazındaki kendi eşyalarını bile parayla satmak, halkın yaşam alanlarına moloz dökmek, deprem bölgesine asbestli hava solutmak, iki yıldır bölgeye olumlu anlamda hiçbir şey yapmamak… Bu düzenin emekçi halklar ile nasıl ilişkilendiği ve kendi göbeğimizi kendimizin kesmesinden başka gerçeklik olmadığını yalın bir şekilde gözönüne seriyor.

Dayanışmayı diri tutarken, haklarımızın gasp edilmesine karşı güçlü bir tepki oluşturmalıyız. Konteyner kentlerde görünmez emeği kölelik boyutunu bile aşacak oranda yükselen, artan şiddet ve tacize karşı kadın dayanışmasını yükseltmek, eğitim hakkına bile ulaşamayan çocukların çocukluğunu yaşayacakları koşulların mücadelesini vermek, koşulların değişimiyle erişilebilirliğin ortadan kalkması sonucunda bütün yaşamları değişen ama bu sorunların gündeme bile getirilmediği engellilerin yaşam koşullarını öznelerle birlikte sağlamcı olmayan bir biçimde çözmek, geleceksizliğe ve intihara itilen gençlere başka bir hayatın mümkün olduğunu göstermek en temel görevimiz olmalı.

Çürümüş olanla yeni bir hayatın tohumunu açık ve net gösterdi bu süreç. Bir tarafta halka geleceksizlikten başka hiçbir şey vermeyen sistem, bir tarafta halkın kendi elleriyle nasıl güzel bir gelecek inşa etme potansiyelinin olduğu ayan beyan ortaya çıktı.

Geleceğimizi elimize almak, mücadeleyi ilmek ilmek büyütmek ve birbirimize güvenmekten başka çaremiz yok. Bu doğa olayı göz göre göre felakete dönüştü. Bundan sonra da aynı acılı süreç yaşanmasın diye hiçbir girişimde bulunmuyorlar. Adalar’daki sismik hareket Yunanistan’ı öyle ya da böyle görünür bir tedbir almaya yönlendirdi. Burada ise yetkililerden ses yok. Büyük Marmara depremi uyarısını uzmanlar sürekli tekrarlıyor. Atılan dişe dokunur bir adım yok. Bu da bize halkın örgütlü ve bilinçli bir mücadele yürütmesinden başka çıkar yol olmadığını her şeyiyle gösteriyor.

Biz yaralarımızı sarmaya, acıyı ve umudu paylaşmaya alışığız. İlkçağlardan bugüne o ya da bu şekilde gelen kolektif yaşam kültürünü geliştirmeliyiz. Dünyayı bizim ellerimiz yaratıyor zaten. Basit doğa olaylarının bile katliama dönüşmediği bir yaşamı da yaratabiliriz.

Yeter ki, bizi kuşatan ve her haliyle etimizde tenimizde duyumsadığımız acıları, yoksunlukları ve insan olmaktan çıkarma saldırıları ve uygulamalarını elimizin tersiyle itmesini bilelim.

Yeter ki, örgütlü bir halk olmanın yollarına dökülelim.

Yeter ki, birbirimize anlatacak, birbirimize gösterecek, hepimizi besleyecek ayağa kalkış öyküleri yaratalım.