Ölmeyiz, Biz Ölmeyiz!



4 Ocak’tan bu yana yoğun bakımda tedavi gören Edip Akbayram 2 Mart’ta yaşama veda etti. İsyan, direnç ve umut yüklü tınılarıyla yaşayacak!


Poyraz Soysal

Bir dalga vuruşu gibi alır sürüklerdi sesi…

Çünkü bir isyanın dışavurumuydu. Yanık bir isyan tüm baskılanmaya inat, inadına insan kalmanın çığlığı.

Çeşitli röportajlarda bu baskıları gözetme zorunluluğundan duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Bir şarkısında bu durumu şöyle dillendirir: “Yüküm umut yüklüydü yar / suça saydılar.” Yıllarca isyanın türkülerini söyleyen bir halk sanatçısı olarak bunun altındaki nedeni şöyle niteler: “12 Mart ve 12 Eylül’ün sindirdiği halk, daha tam olarak kimliğini ve kişiliğini bulamadı.” Her ne kadar “Sivri şeyler söylemeden derdimizi anlatmaya çalışmak zorunda kalıyoruz” dese de ölümsüzleşen devrimcilerin adını geniş kitlelere duyuran bir rolü oldu müziğinin. Halkın isyanlarını, özlemlerini dile getirmekten geri durmadı. Bu neoliberal bataklığın içinde hızla eski camlar bardak olurken o çamuru kendinden uzak tutmaya çalıştı. Adeta vasiyet gibi bir şarkısında “onur dolu bir yaşamın olsun oğlum” diyordu. Koşuya bizimle başlayıp bizden kalarak bitirerek onurlu bir miras bıraktı.

Mücadelenin Rüzgarından Müzikal Devrime

Kuşkusuz Edip Akbayram’ın Edip Akbayram olmasındaki etkenlerden biri müziğe başladığı dönemdeki toplumsal uyanış. Köyden kente göçenlerin işçileştiği, köylülerin toprak işgallerinin gündelik olay haline geldiği, gençliğin boykotlarının ve eylemliliklerinin yükseldiği, işçi sınıfının 15-16 Haziran fırtınasını yarattığı, ’71 devrimci kopuşuna önderlik eden devrimcilerin katledildiği ve sistemin bütün karalamalarına inat toplumsal bir sahiplenişle kucaklandığı bir süreç… Yani 12 Mart köhne düzeninin kan emicilerinin büyük bir nefretle dile getirdikleri sosyal uyanış dönemi. Elbet sanat ve müzik alanı da bunun dışında kalmıyordu. Özellikle halkın kendi içinden çıkan halk ozanları yükselen dalganın şu ya da bu şekilde etkisinde kalıyor, hızla örgütleniyorlardı. Artık yoksulluğa, sömürüye karşı yakılan türkülere; 12 Mart’ın katlettiği gençlerin devrimcilerin ağıtları ekleniyordu. Örtülü ya da açık, halk haykırıyordu öfkesini ve acısını. Balyoz kanlı katilin elinde komik bir nesneye dönüşüyor, “erim erim eriyesin” haykırışları balyoz olup kendi yüzünde patlıyordu.

Bu süreç aynı zamanda kentli gençlerin rock müzik ile tanıştığı, hatta Avrupa’ya gidip gözlemler yaptığı ve rock motifleriyle halk türkülerini harmanlama denemeleri yaptıkları bir süreçti. Bu süreçte öne çıkan grup ve müzisyenlerin çoğu kendi alanında bir ekol haline gelecekti. Bu grup ve sanatçıların bir kısmı Pir Sultan’dan, Mahsuni’den türküler söylemeye başladı. Edip Akbayram böyle bir sürecin içinde müzik hayatına başladı. Türkülere hakimdi; yaratıcılığını bu yeni müzik türüyle birleştirince ortaya kendi tarzı çıktı. Örneğin bir halk türküsünün Cem Karaca’nın düzenlemeleri ve yorumunda rock motifleri daha baskınken, Edip Akbayram’ın düzenlemeleri ve yorumunda türkü ve rock özelliklerini aynı anda duyabiliyoruz.

“Kükredi Çimenler” ile aldığı ödül, Edip Akbayram’ın daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlar. Dönemin politik rüzgarıyla halkın özlemlerini ve acılarını dile getiren ezgileri birleştiğinde, içinde yaşadığı toplumla kopmaz bir bağ kurar. Artık bir ekol ve “Aldırma Gönül, Gam Üstüne Gam Yapılır, Eşgıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, Gidenlerin Türküsü” gibi onlarca eseri halklaştırır.

“Bir türkü söylüyorlardı içerde / bu giden kardeşimin türküsüydü / arkadaşlar bakmayın gözlerime / bu milyonların gerçek öyküsüydü” Nazım’ın bu güzelim dizelerinden bestelediği şarkı yıllarca hüzünlerimize yoldaş oluyor. Hepimizin öyküsü oluyor. Sabahattin Ali’nin Sinop zindanının duvarlarını aşıp gökyüzüne ulaştığı “Aldırma Gönül” özellikle onun sesiyle zihnimize kazındı. Rejim tehlikeli madde muamelesi yapsa da her kapı önünde en az bir kere duyulurdu “Aldırma Gönül” onun sesinden. Kentlerin çeperlerine itilen emekçiler, en tercih edilen zaman geçirme seçeneklerinden biri olan akşam kapı önü oturmalarında, türkü söylerler. Bu türkülerin vazgeçilmeyenlerinden birisi “Aldırma Gönül” olur. Çay ya da bazen rakı eşliğinde gelişen bu doğal korolarda, tehlike görülen türkü daha da “tehlikeli” hale getirilir be halkın özlemi ikinci nakarattan itibaren dile gelir. “Ağladığın duyulmasın / aldırma Deniz Aldırma / Aldırma Mahir aldırma / Ulaş aldırma” Mutlaka arkasından “Şarkışlaya düşürmesin / Allah sevdiği kulunu” diye devam eder.

Bizim Edip Akbayram’ın sesinde bulduğumuz bununla da sınırlı değildir. Hatta Edip Akbayram ile de sınırlı değildir. Çünkü dize şairin kaleminden çıktığında, nakarat artık sahiplenilip dillere düştüğünde o tüm emekçi halkındır. Vedat Türkali’nin partinin gizli görevini yerine getiren komünist bir kadını da anlattığı “İstanbul” şiiri türkü olup dillere düştükten yıllar sonra; genç bir kadın komünistin dilinde hayat buldu. Hayatı hücreleştirme saldırısına karşı süren direnişin ortasında, gaz sağanağı altında Lale Çolak yoldaşımızın dilinde şiir olup direnişe moral taşıdı, yumruklarımızın haramilerin saltanatını yıkacağının bir kez daha hatırlatılması oldu. O yüzden Edip Akbayram’ın yanık sesinden dinlediğimiz “İstanbul” bir şarkının çok ötesindedir.

Yine Fatsa’da cunta tarafından katledilen dört devrimci için seslendirdiği “Kara Deniz” Erdal Eren için seslendirdiği “Büyü” gibi ezgiler birçok kişinin bu değerlerle tanışmasına vesile oldu. O nedenle 1981-1988 yılları arası TRT’de yasaklandı. Yıllarca baskıya uğradı, konser veremedi. 90’ların başında karanlık zamanlarda da devrimcilerin, ilericilerin yanında oldu. Fetullahçı çetenin ülkede borusunun öttüğü zamanlarda, onların verdiği ödülü kabul etmeyerek onurlu bir duruş sergiledi.

Erdoğan’ın “Sanatçı Müsveddeleri” sözüne “Ben bu işe başladığımdan beri sekiz on cumhur başkanı değişti.” Şeklinde bir yanıt verdi. Gezi davasında yargılananlara destek açıklamasında bulundu. Tekel işçilerinin direnişine moral konseri verdi. Halkı sanatıyla sarsmayı, uyandırmayı ihmal etmedi. Sivas katliamı sonrası seslendirdiği bir eser şöyle bitiyordu: “Yorguni andıkça kabarır için / Nesimi yüzüldü sorarım niçin / Senin bu gafletten uyanman için /otuzar otuzar yanman mı gerek?” Bir şarkısında da “Ölmeyiz biz” diyordu.

Edip Akbayram bıraktıklarıyla yaşayacak.