Bazı günler vardır, kimse bilmez ahvalinizi. Başkaları anlamaz olmadığından değil. O anı yaşayanlar daha bir farklı duyumsar da ondan. Çoğu zaman anlatamazsınız, çünkü kelimeleriniz yetmez. Çoğu zaman da zaten kelimeler yetmez diyerek anlatmak istemezsiniz.
Memet’i toprağa bıraktığımız 4 Mart 1992 de o günlerden biridir benim için.
‘91 yaz sonu yanlış hatırlamıyorsam. Lise bitmiş, üniversite sınav sonuçlarını beklediğimiz zamanlar sanırım. Haber geldi. Tahsin Amca (1996 SAG-ÖO kesitinde ölümsüzleşen yoldaşımız Tahsin Yılmaz) bizi “devredecek”. Tahsin Amca niye devrecek, onu görebilecek miyiz… akılda binbir soru.
Fahrettin Altay’da randevulaşıyoruz. Tahsin Amca dahil herkes tam vaktinde orada. 17-18 yaşında olan bizler için 35’lerinde olan Tahsin Amca zaten bizden “çok büyük” birisi. Yanında da ona göre daha genç ama bizler için “abi” sayılacak bir kişi: Memet. Kısa bir an nereye gidelim tartışması oldu ayaküstü. Memet birden hareketlenip eliyle bir sokağı işaret ederek “Yoldaşlar, bu taraftan” diyerek grubu harekete geçirdi.
“Yoldaş” mı? Örgütleneli neredeyse 1 yıl olmuş. Tahsin Amca dahil kimseden “yoldaş” kelimesini duymamışım aramızda. Bu gencecik adam öyle içten “yoldaşlar” dedi ki, o an kitaplarda okuduğum komünistlerden olduğumu hissettim ve içimi ona karşı sıcacık bir sevgi kapladı. Evet, bizler “yoldaş”tık. Bu kadar net ve basit.
Asfalt veya beton alanında çalışan belediye işçilerinin başlattığı bir direnişe ziyaret organize edilmiş. Bir minibüs “yoldaş” ziyarete gidiyoruz. Yoldaşlar arasında “sakallı”, “büyük” olanlar da var. Liseden örgütlenmenin getirdiği bir kafayla bir an düşünüp “Yahu biz o kadar yaşlı bir siyaset miyiz” diye şapşal bir soru soruyorum kendi kendime.
Minibüs hareket halindeyken Memet arka taraftaki bizlere doğru geliyor: “Zayıf ihtimal ama gözaltı olabilir. Ziyarete geldik diyeceğiz. Eğer TİKB sorulursa ağzımızı açmıyoruz.” Bunu söyledi ve gitti. Yıllar sonra düşündüğümde Memet’in bu basit ve çok kısa gibi gözüken bilgilendirmesinin altında yoldaşlarına güven duygusu yatıyordu.
Gidilen direniş sonlandırılmış. Boşa düştük bir an. Daha önceden alınan bir karar mıydı yoksa hemen o an mı verildi bilmiyorum, minibüs rotasını yeni başlayan Yurt-İçi Kargo direnişine çevirdi. “Devrimci Proletarya” pankartını açarak giriyoruz direniş alanına. İşçiler karşılıyor bizi, selamlaşıyoruz. Çaylar ikram ediliyor, sohbetler başlıyor.
On beş – yirmi jandarma eri ile güvenlik sağlanmış sadece. Bağlamamız da var. Başlıyoruz türkülere. Bir ara Ferhat Tunç’tan “Özgürlük Mahkumları”nı söylerken grupta bir dalgalanma oldu. Bir bakıyoruz ki, bir er bizimle birlikte ayağı ile tempo tutarak türküyü söylüyor. Bakışlar ere yönelmiş, gülümsüyoruz. Ama erin başına bir şey gelmesin diyerek ona yönelen bakışlarımızı hemen geri çekiyoruz.
İşçilerle sohbet ederken bir işçi nereli olduğumu soruyor. Benim de acemiliğime gelip gerçek memleketimi söylüyorum. İşçi öfke ile sevgi arasında gidip geliyor. “İçerde senin hemşerin var. Grev kırıcısı. Bu ay sonu evlenecek. Aramızda yardım toplamıştık ama o gitti grevi kırdı” diye söyleniyor.
Memet’e dair yazarken kendime dair hikaye anlattığım sanılmasın. Memet bu hikayenin her yerindeydi. Memet’i o gün bir dakika bile yerinde dururken görmedim. Vızır vızır her yere koşturuyordu. Bizler onun bu koşturması sayesinde işçilerle bağ kurabiliyorduk.
Kuruluş yıldönümü gelip çattı. Bir bölgeye afişleme yapılacak. Akşam vakti dalıyoruz sokağa. Sokak dik bir yokuş. Bunun dışında dikkat çeken bir özelliği yok. Yani ha o sokağa yapmışız afişlemeyi ha yan sokağa. Ama sokağa girerken Memet yoldaş sokağa dair basit fakat önemli bilgiyi veriyor: “Sabahları bu sokaktan işçi ordusu akıyor”.
Bir sokakta afişlemeye devam ederken “harrrr harrrr” diye bir ses duyuldu. O dönemi yaşayanlar bilir. Bu ses ancak Ford minibüslerden gelir. Akşamın o saatinde Ford minibüs demekse yüksek ihtimalle polis ekibi demektir. Sesten emin ama araçtan emin olmayarak, yüksek ihtimalle başlatan bendim, panikleyip sokağın diğer tarafına doğru koşmaya başladık. En sonu bir arsaya gelip soluklandık. Memet sakinledikten sonra “Yoldaşlar böyle panik halinde koşulmaz ki” diyerek uyarısını yaptı yapmasına ama aslında afişlemenin en başında polisle karşılaşma olasılığında ne yapıp ne yapmayacağımızı konuşmadığımız da ortaya çıktı. Etrafın sakinleştiğinden emin olunca bu defa kendimize gelen güvenle de birbirimizi omuzlara alarak direklerin ulaşabildiğimiz en yüksek noktalarına kuruluş afişlerimizi asarak bitirdik çalışmayı.
Kuruluş yıldönümü geldi dedim ya, İzmir’de sokak gösterisiyle kutlama yapma kararı alınmış. Hummalı bir çalışma var. Bu sokak gösterisine dair Memet’in bir ifadesi ve bu ifadeye yaklaşımı beynime kazınmış durumda. Memet ısrarla yapılacak sokak gösterisi için “miting” kelimesini kullanıyordu. Bize de sürekli olarak “Tanıdığınız bildiğiniz işçileri, kişileri mitinge çağırın. O mitingte istediklerini konuşabileceklerini söyleyin” derdi. Ama onun miting dediği şeye biz “korsan” diyorduk. Çünkü korsan daha macerayı içeriyordu. Miting de neymiş?
Ancak daha sonrasında Memet’in “korsan” yerine “miting” kelimesini tercih etmesinin basit bir tercih olmadığını kavradım. Evet “korsan gösteri”nin özellikle devlete karşı gelme bağlamında güçlü ve etkileyici bir anlamı vardı. Ama Memet’in kullandığı “miting” ifadesi o eylemi devlete göre değil tam tersine bize göre tanımlayan, katılanların yasal sınırlar olmadan konuşma hakkı olduğu ve bu anlamda da daha doğru bir ifadeydi.
Kuruluş yıldönümü ile ilgili ilk miting yapılamamıştı. İkinci miting için 4 Mart günü belirlenmişti. Öğleden sonra mitingin yapılacağı Gültepe’de bir yoldaşla buluştuk. Miting alanına bizi o götürecekti.
Gültepe, ’80 öncesi İzmir’de “Küçük Moskova” olarak anılan ’90’larda da devrimcilerin yoğun olduğu, kısacası devrimciliği belirgin bir semti. Miting alanına giderken bir sokakta oynayan çocuklara denk geldik. Çocuklar bizi görür görmez, o semtin görünmez bilinci ile kim olduğumuzu anladılar ve “Abi ortalık polis kaynıyor, şu an yan sokaktalar,” dediler. Hiç tereddüt etmeden başka bir sokağa daldık. Ama ne yapacağımıza da karar veremedik bir türlü.
Sokaklarda dikkatlice dolanırken Memet ile birlikte bir başka yoldaşa denk geldik. Meğer devlet mitingi öğrenmiş ve Gültepe’yi ablukaya almış. Memet de etrafta dolaşarak gelenleri yeni miting alanına Yenişehir/Tepecik’e kaydırmakla meşgul. Bize de buluşma saatini söyleyerek Yenişehir/Tepecik’e gitmemizi istedi. Bu arada ara sokaklarda dolaşırken Memet’le karşılaşıncaya kadar tek bir polise bile denk gelmedik. Mitingin yapılacağı bölgeye doğru giderken karşımızdan bir çevik kuvvet otobüsünün geldiğini görünce durumun ciddiyetini kavradık.
Buluşma saatinde biz Yenişehir/Tepecik’in Hilal tarafındaki bir ara sokaktan caddeye doğru çıkıyorduk. Tam o anda Memet trafik lambalarının önüne gelmiş. Bizi fark ettiği anda eliyle “gelin” işareti yaptı. Bizim caddeye çıkmamızla sloganlar patladı, molotoflarla yol kapatıldı. Çok fazla sürmeden “Yoldaşlar dağılıyoruz” anonsu duyuldu.
Tepecik SSK Hastanesi tarafına doğru koşmaya başladığım an arkadan peş peşe silah sesleri geldi. Arkama baktığımda kilolu bir tipin peşimden koştuğunu ve silahını çıkardığını fark ettim, ara sokağa daldım süratle.
İzmir’i bilenler bilir Yenişehir/Tepecik tarafı Roman mahalleleridir. Yabancı birisi girdiğinde de dikkat kesilirler. Silah seslerinin duyulmasından olsa gerek ben son sürat koşarken bir kişi bile benim önümü kesmeye çalışmadı, güvenle başka bir bölgeye geçebildim.
Ertesi günkü buluşmaya gelen yoldaş bir kaybımız olduğu haberini verdi. Haberi getiren yoldaş vurulanın kim olduğunu kesin bilmemekle birlikte Memet olabileceğini söyledi. Utanmamız mı gerekir hala emin değilim ama oradaki üç yoldaş da “Memet olmasın” diye dillendirdik. Bir yoldaş Yeni Asır’ı alıp geldiğinde acı gerçekle yüzleştik. Toprağa düşenimiz Memet – Erap Yazar’dı.
Sana ve diğer yoldaşlarımıza, devrim ve sosyalizm için hayatını feda eden tüm komünist ve devrimcilere “devrim ve sosyalizm” sözümüz hala geçerli Memet yoldaş. Hem İzmir için hem Türkiye hem de dünya için…
Memet yoldaş ölümsüzdür!
Yoldaşın olmaktan her zaman onur duymuş olan Yunus
***
Eralp Yazar: “Parti Benim” Ruhun Neferi
Eralp Yazar yoldaş, 4 Mart 1992’de TİKB’nin kuruluş yıldönümü için yapılan korsan gösteride ölümsüzleşti
“Geçmişe sayısız emeği geçmiş, sonrasında cüceleşenlerin yanında o bir devdi!” Bu sözler, Eralp Yazar yoldaşın ölümsüzleşmesinden sonra, birçok görevde olduğu gibi Eralp’in şehit düştüğü eylemde de omuz omuza olduğu Tahsin Yılmaz yoldaşın Orak Çekiç’te onu anlatan yazısından.
Eralp yoldaşı, Tahsin yoldaştan ayrı anlatmak bir yönüyle çok zor. Ayrı anlatılacakları bir kesit var ki; Eralp’in oynadığı misyonu ortaya çıkaran tam da bu kesit. Devrimci hareketin 12 Eylül’ün ölü toprağını yavaş yavaş atmaya, toparlanmaya başladığı dönemde TİKB İzmir’de bunu yarmaya başladı.
Üniversite gençliği ve sınırlı işçi ve semt çalışmasıyla devlet bu yol açıcılığı başlamadan boğmaya çalıştı. Operasyonla Tahsin yoldaş da dahil İzmir örgütünü cezaevine doldurdu. İlk mahkemede bırakılan bir kişi ve operasyondan kurtulan Önder Çakmakçı yoldaşla yeniden toparlanmaya çalışıldığı dönemde ikinci operasyon yaşandı. Eralp taraftar olduğu bir dönemde dışarda yalnız kaldı.
Ölümsüzlerimizin güçlü yanları yanında zayıflıklarının da bütünlüklü biçimde anlatılmayışından haklı olarak yakınırız. Öğreticilik bu diyalektik içindedir biliriz. Bu tür anlatımlarda; ölümsüzlerin içimizden biri değil erişilmezler katında gibi algılanmaması için özel olarak dikkat ederiz. Eralp Yazar yoldaşı anlatırken gönül rahatlığıyla bu baskılanmayı yaşamayabiliriz. Bu yazıda onun eksiklerinin değil, gencecik yaşına rağmen önder kurucu kadro özelliklerinin vurgulanmasından doğal bir şey olamaz. O, 3. Konferans’ımızın tanımladığı bütünsel kadro özelliklerini, 2. Konferans’ımız sonrası yaşayan ve yakalayan bir yoldaştı. Geleceğin temsilcisiydi.
Çalışmamız olan bir lisede tanıştı yoldaşlarıyla Eralp. Tutarlı demokrat yapısından ödün vermeyen bir ailenin çocuğuydu. Ailenin dik duruşu ve tavizsizliğini ileri taşıyıp doğallığında devrimci bir kişilik haline getirmişti. Babası banka müdürü olarak Diyarbakır Lice’ye gönderilince, çocukluğu ve gençliği Lice’de geçmişti. Kürt değildi fakat o bir savaş çocuğuydu. Savaş ortamında büyüyen insanların tüm doğal özelliklerini, sağlamlığını taşıyordu. Bütün savaş çocukları gibi erken büyümüştü. Daha 11 yaşındayken, evlerinde çay partisindeki subay eşlerini, vurulduktan sonra yerlerde sürüklenen kadın gerillaya laf ettikleri için evlerinden kovmuş. Lice Lisesi‘nde kirli savaş protestolarının doğal önderlerinden. Okul müdürü de dahil herkesin saygı ve hayranlığını kazandığı için, devletin eline geçmemiş. Aileye şikayetlerle yetinip devlete ihbar etmemişler.
Bir süre sonra, özgürlük hareketinin yerel kadrolarını, pratik yaşamlarında beğenmeyip eleştirmeye başlamış. Kendisinin ulusal hareketle organik bir ilişkisi olmamasına rağmen, adaletine olan güvenden dolayı eleştiri ve şikayetler ona gelmeye başlamış. Zaten ailesi tarafından apar topar İzmir’e getirilmesi de “Bu çocuk dağa çıkacak” korkusundan. Kürdistan’ın doğal sıcak insan ilişkilerini bulamamanın sıkıntısını, uyum sorunlarını yaşarken, haksızlık yapanları döven bir grup içerisinde buldu onu yoldaşları. Eralp, doğal örgütçü ve önder kadro potansiyelleri, çok yönlülüğüyle hazır geldi. Yoldaşlarının yaptığı, onu TİKB programına ikna etmekti. Bunda ölümsüzlüğe uğurladığımız Önder Çakmakçı yoldaşın payı büyüktür.
Aynası gelecekti
Kuşkusuz, içinde yaşadığı çevreleyen koşullar, herkesi Eralp gibi hazır önder kadro potansiyelleriyle devrime getirmez. Eralp’i Eralp yapan, bu özellikleri doğal ve içselleştirmiş olarak ustaca kullanmasıydı. Ama bundan da önemlisi, yüzyılların özgürlük tutkusunu kazanma iradesine dönüştüren, bunu yaşamın her alanında dönüşüm olarak yansıtan bir halkın, manyetik etkisinde büyümesiydi. Yaptığı her işe bu perspektiften bakmasıydı.
Bunu komünist kişiliğe dönüştürmesi zor olmadı. Gündelik işler içerisinden ileriye bakmazdı Eralp. İlerden birkaç yıl sonrasından bugüne bakarak düşünür ve iş yapardı. Attığı her adımda kalıcılığı ve kökleşmeyi hedeflerdi. Buna alışmıştı. Eralp’i anmak ve yaşatmak atılan her adıma sosyalizm ve sınıfsız toplum odağından bakarak düşünebilmektir. Çünkü Eralp en çok bu özelliğiyle anılmayı ve yaşatılmayı hak eden bir yoldaş. İktidar perspektifini yaşamda iktidar, yapılan her işte iktidar ve kök salma, gelecekten bugüne bakabilmekte somutlayan, kendisinden ileri yoldaşlara da öğreten bir yoldaş. Herkes Eralp gibi doğal, hazır yeteneklerle partiye gelmez fakat 21. yüzyılın parti kadroları olarak, iktidara kenetlenmenin tutkusunu pratiğe yansıtmak, bunun kolektif araçlarına yine tutkudan da öte kenetlenmek, illa çok yönlü hazır özellikleri de gerektirmez.
Bütün yoldaşlarının cezaevine doldurulduğu bir dönemde, devletin de şaşırdığı bir tarzda faaliyet sürer. Eralp Bornova-Atatürk Mahallesi’nde tesadüfen tanıştığı Çorumluları sadece gençleriyle değil, bütün aileleriyle yakınlaştırmıştı. Bu, semtin dörtte biri demekti. İşçi olanla sınıf çalışmasını, öğrenci olanla okullarda faaliyeti, anneler ve babalarla lojistik imkanları kalıcılaştırdı. Ortada örgütlü insan yok gibi gözükürken, örgüt işleri tıkır tıkır yürüdü. Kendi ailesi de dahil bütün doğal çevresinin imkanlarını kullandı. Lice’den İzmir’e taşınanlar içerisinde doğal bir çevre ve lojistik imkanlar oluşturup politik bir etki yarattı. Özgürlük hareketine sempati duyan bu insanlar, yiyecek, giyecek, para ve başka ciddi yardım teklifleri için hazırdılar. Evlerinin anahtarı zaten cebindeydi. Lice’lilerin, “Abovv bu OsmanYaşar Yoldaşcan serok kadar büyük adam” demelerini kendine has sevimli gülüşüyle anlatırdı.
Yetemediği, sıkıştığı yerler de oldu. Böyle anlarda, sıkılarak da olsa “yakında yoldaşlar gelecek zaten” dedi. Fakat “Parti benim” ruhunu hiç kaybetmeden.
Kolektif önderlik ve doğallığı
Eralp’i Eralp yapan başka bir özelliği 22 yaşında gencecik bir delikanlıyken örgütün önder kadroları da dahil yoldaşlarıyla eşitlenmesidir. Onunla aranızdaki yaş farkını da, örgütsel deneyim açısından açı farkını da unuturdunuz. Bu sadece yaşının üstünde olgunluğundan kaynaklanmıyordu. Kimlikli ve kişilikli kadro özelliklerini hem sıcacık sarmalayan eleştirelliğiyle her fırsatta hissettirir hem de öneri ve yaptıklarını ilerden kuruşuyla bu farkı pratikte kapatırdı.
Örgütsel deneyimi ve geçmişi itibariyle Tahsin yoldaşın yanında çocuk değil bebekti. Fakat Basmane’nin ara sokaklarında içilen işkembe çorbaları sırasında Tahsin yoldaşın gururla gülümsediği, çoğu kez de sarılıp öptüğü yapıcı eleştirellikleri ve ortaklığıyla sadece Tahsin yoldaşa değil kolektif önderliğe çok şey kattı Eralp. O bunu öylesine doğallığında yapardı ki, kendisine de neler kazandırdığının çok farkında değildi. Diğer yoldaşlarıyla ilişkilerinde de aynı kafa yoran ön açıcı önerileriyle kim örgütsel olarak daha ileridir, kimin daha gelişkin yanları vardır harmanlanarak silikleşir, tek potaya akıverirdi.
Eralp’in beklediği yoldaşları gelmişti. Bu sırada Pınarbaşı yolunda bir fabrikada çalışıyordu. Fabrika kapısında birbirini tanımayan üç yoldaşın sımsıcak kucaklaşması nasıl olursa öyle bir karşılaşmaydı işte. İlk anlattığı, fabrikada yakaladığı ilişkiler ve onlara yemek boykotu yaptırdığı oldu. Sonra, çalışmadaki aceleciliğinden göze battığını, yakında atılabileceğini çıkardığı derslerle birlikte aktardı. Yoldaşları gelmişti fakat cezaevinden çıkan kadroların ezici bir çoğunluğu ya uzaklaştı ya da yan duruş eğilimleri sergiledi. Dışardaki çevremiz İzmir’in ve dönemin yoz-geri özellikleri ve ilişki sistematiği içerisinde yüzmekteydi. Ortalıkta örgüt yoktu. Fakat Tahsin ve Eralp gibi herbiri tek başına örgüt, iki kitle örgütçüsü yoldaş vardı. İkisinin de çevresinde biz olmayan bizler vardı. İzmir bizim ve diğer yapıların yeraltında fazla dikiş tutturamadığı, her toparlanmada darbe yiyen bir bölge. Legalist kafa yapısının yaygınlığından dolayı bu ayrıca zor. Ve TİKB hem yeraltı oluşturmak hem de sendikalar ve legal alanlarda varlık göstermek, 2. Konferans’ımızın kararları doğrultusunda kitlelere açılmak zorunda. Legalin yeraltını güçlendirdiği, tek başına fetişleştirilmediği bir süreç yaşandı. Ama aynı zamanda sağlam bir yeraltı çekirdeğinin temelleri atıldı.
Başlarda Eralp ve Tahsin yoldaşlar gündüz legal alanlarda, geceleri illegal işlerdeydiler. Demirel Hükümeti’nin yarattığı demokrasi beklentisi, uluslararası arenada “Yeni Dünya Düzeni” martavallarının yaydığı demokrasi, insan hakları beklentilerinin en sol gözükenleri dahi etkisine aldığı zorlu bir süreç. İzmir Emniyeti legal afişlerde herkese izin verirken bize “Siz gündüz legalleri, gece illegalleri yapıyorsunuz size yok,” demeye başladı. Devlet legal açılımların içerisinden özgürlük alanının olanaklarının örüldüğünün farkındaydı. Görüşmelerde gösterilen titizlikten dolayı Eralp’i fazla tanımıyordu. Tahsin hakkında ne yapıp edip tutuklama kararı çıkarmak, elini legal alandan çektirmek için kıvranıyordu. Yakalanan herkese Tahsin hakkında ifade almak için özel işkence yapıyordu. Umutsuz çabalarla gördükleri yerde alıp tehdit ediyorlardı. Tahsin yoldaşın “Götürecekseniz götürün, yoksa bırakın işim gücüm var” çıkışmalarıyla elleri iki yana sarkık bırakıyorlardı. Bu koşullarda, Yurtiçi Kargo Direnişi, İzmir-Ankara Belediye İşçilerinin Yürüyüşü gibi döneme damgasını vuran direnişlerde varlık göstermemizde bu iki yoldaşın örgütleyiciliğinin rolü azımsanamaz.
Konak’ta çay içeceğiz
“İki yıl lokal dışında darbe yemezsek kalıcılaşırız. Konak’ta demliği koyup emniyetin karşısında çay içeceğiz”. Bu hem aramızda bir espri, aslolarak da iddia ve hedefti. Konak’ta çay içme sözümüzü koşullardan kaynaklı yerine getiremedik. Fakat 3 yıl darbe yememeyi, yeraltı temelini oturtmayı, belli bir kitleselliği yakalamayı başardı TİKB. Eralp, artık TİKB üyesi ve talebi doğrultusunda büyük bir aşkla istediği İsmail Cüneyt Müfrezesi üyesiydi. Evet silaha yatkınlık da doğal eğilimleri arasındaydı. Fakat dünyanın en gelişkin özelliği dahi, birincisi kolektife akıtılmadan ve alınmadan, ikincisi aynı içerikte kolektif tarafından beslenmeden ve kolektifi beslemeden Eralp’teki gibi doruklaşmaz. Doğal yetenekler işi bir parça kolaylaştırsa da, Eralp çok yönlü yeteneklerini ileri çekmeye iradi olarak yön veren bir yoldaştı, dahası yoldaşlarını buraya akıtan bir yoldaştı. Bilmediği, acemisi olduğu işlerde de aynı tutku ve iradeyi görürdünüz. Kan-ter içinde ilk kez rapor yazarken karşılaşıldığında “sıkılmış gibisin” sözümüze, “İlk kez olunca zorluyor fakat, önümüzü belirlemek ve görmek zevkli hale getiriyor” sözündeki durulukta, gözünü nereye diktiğini görürdünüz.
Böyle bir yaşam fiziken başka türlü sonlanamazdı ve sonlanmadı.
Eralp yoldaş, TİKB’nin kuruluş yıldönümü için yapılan korsan gösterinin askeri sorumlusu olduğu eylemde ölümsüzleşti. Ölümü de yaşamı gibi sıra dışıydı. Gültepe’de yapılacak korsanı devlet haber almış ve alanı bizden önce tutmuştu.
Tahsin yoldaş ortalıkta yoktu, yine alana gelmeden polislerce alınıp arabada bekletilmişti. Takip nereden geldi fısıldaşmalarına ve şaşkınlığına aldırmadan, belindeki silaha rağmen büyük bir soğukkanlılıkla kitleyi devletin gözünün önünde tepeden aşağıya Yenişehir Yolu’na indirdi Eralp. Sivil polisler, “Başlamadan bitirdik” diye uzaktan sırıtıp geri çekildiler. Az sonra, Yenişehir Yolu lastik yakılarak trafiğe kesilmiş, TİKB pankartları açılmış, sloganlar patlamıştı bile. Beklenmeyen şoka, karşı şokla yanıt! Korsan başarıyla tamamlandı. Geri çekilme anında, yoldan geçen resmi bir polis işgüzarlık yapıp yoldaşın birini kaptı. Eralp, silahını çekip uzun süre bırakması için uyardı. Hiçbir TİKB’li yoldaşını bu halde bırakmazdı, bu kökleşmiş geleneklerimizdendi. Eralp hiç bırakmazdı! Yoldaşı önüne siper eden polisten dolayı, ateş de edemiyordu. İkinci güvenlikçi yoldaşın yandan polisin koluna ateş etmesi, yoldaşın o anda kurtulup koşmaya başlaması, Eralp ve polisin karşı karşıya yakın oldukları mesafeden birbirine ateş etmesi, alanın sarılması bir anda gerçekleşti. ‘İzmir’in Memedi’ orada ölümsüzleşmişti.
Yurtiçi Kargo işçileri, Belediye işçileri, emekçi semtlerinde hızla yayıldı Memed’in haberi. Memed’in intikamı alınmalıydı! Yaralı polisi bulmak için belediye işçileri ustalıkla istihbarat izi sürdü. Mahkemeler ve sonrasını, ayakkabı boyacısı Kürt çocukları takip etti. Boyalı, mini etekli kadınlar emniyetin yakınlarında ‘alışverişe çıktılar’. Lice’den gelenler yapabilecekleri her şeyi yapmaya hazır olduklarını söylediler. Yaralı polise ulaşıldığını sezen, ama nasıl ulaşıldığını anlayamayan devlet, yaralı polisini apar topar kaçırdı.
Anlayamazdı! Ortalıkta örgütlü insan gözükmüyordu, ama Eralp’in emeklerinin olduğu örgüt ağı vardı. Memed’in intikamının alınması için, tıpkı onun emeklerindeki tutkuyla profesyonelleri aratmayan bir faaliyet vardı. O, gerçek bir partili olarak yaşadı ve parti tarzı Eralp’in önderliğinde, intikamını almak için arkasından yürümeyi sürdürüyordu. Bundan doğal ne vardı! Izmir ve yoldaşları Eralp Yazar’ı (Memed) arasından ayırmadı.
‘Parti Benim’ Ruhunun Neferi
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!