8 Mart Alanlarındayız!



Her kesimden kadın, kapitalizmin krizinin olağan bir sonucu olarak derinleştikçe derinleşen yoksulluğa, işsizliğe, savaşa, faşizme, gericiliğe, toplumsal çürümeye, bunların hepsinin altlığı olan erkek egemenliğine karşı daha fazla kenetleniyor


Cins çelişkisinin dünya düzeyinde belirginleşmesi, bu çelişkinin içeriğinin daha net bir sınıfsal karakter kazanması zamanın ruhunu oluşturan en önemli olgulardandır.

Emperyalist kapitalizmin üretimi dünya ölçeğinde toplumsallaştırmasının en önemli sonuçlarından biridir bu çelişkinin dünle kıyaslanmayacak ölçekte keskinleşip dünya gericiliğinin ortak politik hedefi haline gelmesi. Hemen hepsi aynı siyasal jargonla hem kadının ucuz emeğini tepe tepe kullanmak ama hem de onu aile denilen kuruma zincirlemek istiyorlar. Literatürlerin bile “aile”, “nüfus oranları”, “kürtaj”, “boşanmayı zorlaştırmak”, “nafaka” gibi başlıklarda ortaklaştığı, LGBTİ+ düşmanlığının bu bağlantılar içinden kışkırtıldığı, bu kışkırtmayla toplumsal gericiliğin tahkim edildiği bir tablo var karşımızda. Hepsinin ortak derdi kapitalizmin ruhundaki erkek egemenliğin sarsılan otoritesini tamir etmektir. Bir krize dönüşen bu durumu, kadınları daha fazla baskı altında tutarak, hayatları üzerinde tercih yapma haklarını ellerinden alarak ya da daraltarak “yola getirmek” temelinde onarmaktır!

Kadınlar bu çağın sömürü ve zulüm makinesinin politikleştirilmiş düşmanlarıdır!

Dünyanın tepesine oturan, önüne gelene çalım satıp kafasına esen yere çöküp dolara tahvil etme hayallerini buyruk haline getiren Trump’tan tutalım Orban’a, Modi’den tutalım Milei’ye ve Erdoğan’a kadar hepsinin ortak dili kadınları aileye hapsetmekte buluşuyor. Hemen hepsi kadının “eksik” olduğundan, “anne olmak için yaratıldığından” bahsediyor.

Kapitalist üretimin organik bir parçası olan ve kadının boynuna zincirlenen yeniden üretimin alışılmış biçimlerinin gevşemiş halkalarını zorbaca yöntemler, siyasallaşmış kadın düşmanlığı temelinde sıkılaştırmaya çalışıyorlar. Bu yapılırken aynı zamanda kadının ucuz işgücünden de vazgeçmek istemiyorlar. Ona layık gördükleri sektörler de esas olarak emek yoğun sektörler. Bu sektörlerde kadın esnek çalışmanın enva-i çeşit biçimleriyle çalışsın ve aile bütçesine ek gelir sağlasın ama yeniden üretim gibi asli görevlerini de itinayla yerine getirsin! Yani kölenin de kölesi olma rolünü eksiz oynasın!

Bugün Türkiye’de bu en saldırgan biçimlerle karşımıza çıkıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin tek taraflı olarak feshedilmesinin ardından tırmanarak devam eden bu saldırganlığın vardığı mantıki sonuç Nüfus Politikaları Koordinasyon Kurulu ve Aile Enstitüsü’nün kurulması ve 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi oldu. Krizin ekonomik olduğu kadar katmanlı bir toplumsal-siyasi-kültürel kriz olarak tüm sarsıcılığıyla hissedildiği böylesi bir dönemde faşist iktidar blokunun en çok meşgul olduğu konulardan biri kadınları kapitalizmin ihtiyaçlarını gözetecek formüllerle ailenin duvarlarına zincirlemek!

İktidarın dümeninde oturan Erdoğan eline mikrofonu aldığı pek çok konuşmasında nüfus artış oranlarındaki düşüşe işaret edip bunu bir beka sorunu olarak kodluyor ve “çok çocuk doğurun” buyrukları salıyor. Gençlerin evlenmesi için teşvik programları hazırlanıyor, özendirici çeşitli girişimlerde bulunuluyor. O kadar ki, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı denilen bakanlık çağın popülist rüzgarına da uygun olarak 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Twitter hesabından “Seviyorsan git evlen” gibi laubali paylaşımlar yapacak kadar kendisini kaybedebiliyor!

Kamusal bir hizmet olması gereken kreşler çoktan tasfiye edildi. Bu dönemin ruhuna uygun olarak CHP’li belediyelerin sembolik kreşlerine bile tahammül edilmeyip kapatılıyor. İşin siyasi boyutu bir yana bu girişimin ruhunu asıl olarak kadınların bakım emeğini tümüyle yüklenmeleri isteği oluşturuyor. Ya da çocuklarını zorunlu kalırlarsa Diyanet ve tarikatlara bağlı yuvalara-kreşlere göndermeleri isteniyor!

Kapitalizmin mantığı gereği kadın yeniden üretimin başat yüklenicisi olmak zorunda olduğu kadar üretimin de parçası olmalıdır. Bu yüzden esnek güvencesiz çalışma modellerinden modeller seçiliyor. Erdoğan, Aile Yılı Tanıtım Programı’nda bu modelleri “Esnek ve uzaktan çalışma modelleriyle kadınların ev ve iş hayatlarını rahatlatacak yeni imkanları hayata geçireceğiz” diyerek müjde olarak sunabiliyor. Kadınlar asıl olarak bakım emeğini zimmetlesin kendisine ama uzaktan parça başı part-time işlerle de evin bütçesine katkılarını sürdürsün. Kadına zimmetlenmiş yeniden üretim kapsamına giren tüm işler nedeniyle milyonlarca kadın part-time bile çalışamıyor! Kadın işsizliği erkek işsizliğiyle kıyaslanamayacak ölçüde tırmanmış durumda.

Yoksulluk en çok onları vuruyor. Kadınlar sayısız yöntemle duvarların ardındaki aile ilişkilerine mahkum olsunlar diye her yerden kuşatılıyor.

Savaş politikaları, kışkırtılan gericilik, hayvanların bile düşmanlaştırılarak şiddetin köpürtülme çabasının sonuçlarından biri kadına yönelik şiddet ve cinayetlerdeki artış hızına tahvil ediliyor. 2024, son yıllarda en çok kadının katledildiği yıl oldu. İbretlik yargı kararlarıyla kadın katilleri, taciz ve tecavüzcüler, şiddet uygulayanlar adeta teşvik edildikçe erkek şiddeti zembereğinden boşalırcasına kontrolsüzleşiyor. Erkekler artık kadınları koruyanları, ailelerini, çocuklarını bile hedef alacak toplu kıyımlar biçiminde planlıyor cinayetleri. Her cinayet toplumsal krizin çarpıcı bir fotoğrafı olarak zihinlere kazınıyor ve kadın düşmanlığının, sarsılan erkek egemenliğinin bu krizin en hassas noktalarından biri olduğunu gösteriyor.

LGBTİ+’larla kadını aileye hapsetme politikaları iç içe geçerek birbirini güçlendirerek toplumsal gericilik birikimini tahkimin en elverişli araçları muamelesi görüyor. LGBTİ+’lara yönelik yapılan son düzenlemeler bu gidişatın daha feci sonuçlara doğru ilerlediğini gösteriyor. LGBTİ+’lar sarsılan erkek egemen düzeninin en vurucu noktasında en gerici düşmanlıkların hedefi oldukça bu krizi katmanlı hal alarak büyüyor! Kadın düşmanlığı ve homofobik politikalar sömürü düzeninin siyasallaşmış düşmanları olmaya devam ediyor.

Her kesimden kadın, kapitalizmin krizinin olağan bir sonucu olarak derinleştikçe derinleşen yoksulluğa, işsizliğe, savaşa, faşizme, gericiliğe, toplumsal çürümeye, bunların hepsinin altlığı olan erkek egemenliğine  karşı daha fazla kenetleniyor. Sadece burada değil dünyanın hemen her yerinde kadınların isyanı aynı sorunlar temelinde mayalanıp büyük bir koroya dönüşüyor. Bu ses sömürücülerin ve siyasi temsilcilerinin, devlet kurumlarının ortak düşmanı olarak görülüyor.

8 Mart’ın biz kadınlara en güçlü mesajı bu seslerin daha örgütlü, daha programlı ve ahenkli bir koroya dönüştürülmesidir. Dünya kadınlarının ortak dili ve sloganı haline gelen “Jin, jiyan, azadi!” sloganıyla; açlığa, sömürüye, baskıya, faşizme, savaş politikaları ve militarizme, tüm bunlarla özdeşleşmiş emperyalist kapitalist barbarlık düzenine karşı haykıracağımız sloganlarımızla o büyük koronun bir parçası olarak 8 Mart alanlarındayız!

Her türlü gerici faşist saldırı karşısına direnişçi ruhuyla dikilen, kadın özgürleşmesini dünya kadınları nezdinde modelleştiren, halkının onlarca yıllık mücadele ruhunu zılgıtlarına nakşeden Kürt kadınlarının,

Taş generalleri ince ince işleyen, direniş ruhunu kuşaktan kuşağa taşıyan, soykırım saldırılarına karşı halkının ayakta durması çabasında ustalaşan Filistinli kadınların,

Tarihimizden süzülüp gelen tüm kadın yoldaşlarımızın, Rosa’ların, Tanya’ların,

Sayısız fabrikada direniş ve grev örgütleyen, doğasının-yaşamının yağmasına karşı iş makinelerinin önüne dikilen, haklarının gasbedilmesine karşı sokakları-meydanları terk etmeyen kadınların idealleri, umut ve özlemleriyle 8 Mart alanlarındayız!

Kadın düşmanlığının başat çelişkilerden biri haline getirildiği bu çağda bu ruhları kuşanmanın zorunluluğu ve bilinciyle…

Alınterili Kadınlar