Leyla Sander
Tarihte bir gezintiye çıktığında hep aynı şeyi hisseder insan. Orada kimler yaşamıştı, hangi koşullar altında varolmaya çalışmışlar, geleceklerini nasıl biçimlendirmişlerdi. Bunu neredeyse tüm ayrıntılarıyla bilmek kolaylaştırır insanın işini. Fakat bu bir toplama kampıysa bilmek acı verir. Yere basarken bile sakınır, bastığınız topraktan seslenişleri, haykırışları, acıları ve direnç sözcüklerini duyduğunuzu hissedersiniz. Her çakıl taşına, hışırdayan dallara, şimdi otlarla kaplı geniş çukurlara bunu arayarak bakarsınız. Anıtlar ve rölyefler, krematoryum ve işkencehaneler, hücreler ve işlikler, tutsak yatakhaneleri ve subay villaları, subayların çocukları için inşa edilmiş mini bir hayvanat bahçesi size çok şey anlatır. Siz aramaktan vazgeçmezsiniz. (Kayın Ormanı) daha derinden kulak verirseniz bundan fazlasını söyler çünkü…
“Kayın ormanı”ndaki faşist kamp
Sınırlarına göz ulaşamıyor, o denli büyük bir kamp Buchenwald. Işığın toprağa ulaşmakta zorlandığı ve hiç bitmeyecekmiş izlenimi veren sık kayın ağaçlarının bir noktasında düzlüğe erişiyorsunuz. Rayların sonlandığı noktada istasyon olmayan bir bitiş noktası sizi iyi bildiğinizi düşündüğünüz gerçekle yüz yüze getiriyor. Tutuklular kamp girişine kadar olan 5 dakikalık yolu yağdırılan emirler ve köpek sürüleri eşliğinde kaygı, korku ve bilinmezlikler içinde adımlıyorlar. Bu konuda çevrilmiş neredeyse bütün filmlerden tanıdığımız kamp girişi üst katı piramit şeklinde dizayn edilmiş iki katlı soğuk ve çıplak bir yönetim binası. Solunuza baktığınızda pencerelerinde perdeleriyle 4’er katlı evler görüyorsunuz. Nazi subayların ailelerinin oturdukları binalarmış; garip ama içinde insanların içinde hala yaşayabildiklerini görür, ürperirsiniz. Sağ taraftaki çiçek tarhları, devrilmiş ağaç kütükleri ve taşlarla doğal bir görünüm verilerek yapılmış yükseltilerin subayların çocuklarının vakit geçirdikleri hayvanat bahçesi olduğunu öğreniyoruz.
Getirilenlerin ilk işlemlerinin yapıldığı, iki yanında nöbetçi kulübelerinin bulunduğu istasyon binası benzeri bir bina burası. Sağ taraf kayıt ve işlemlere ayrılmış. Sol yanda infaza götürüleceklerin konulduğu daracık 14 hücreden ise soğukkanlı bir vahşet ve düşmanlık taşıyor. Etrafın dikenli tellerle kaplı olduğu kocaman bir alana giriyorsunuz. Doğu Alman yönetiminin akıl almaz bir kararla 1958 yılında “bir daha kimse heves etmesin, kötü örnek olmasın” diyerek yıktırdığı tutsak barakaları da olmayınca kamp bütünlüğünü yitirmiş gibi… Sadece biri bırakılmış barakaların; en arkalarda hayal gücünüzü davet eden, uzakta olmasına rağmen kurgulamalarda bulunabileceğiniz kadar gerçek, kahverengi bir leke halinde; pencerelerinden etrafı kolaçan edenler varmış gibi iddiasız bir yalnızlıkta uzanıyor. Daha gerilerde birkaç katlı büyükçe bir başka bina; işliklermiş. İlk gelenlerin değerli her şeylerinin alındığı, tasnif edilip depolandığı yer burası. Meslek sahibi tutukluların diğerlerinden daha fazla yaşama şansına sahip olduğu kamp, sessiz fakat hummalı bir üretim sahası. Terziler, marangozlar, kunduracılar, demirciler, kaynakçılar… öldüresiye çalıştırılıyorlar.
Küller ve gelecek
Sağ tarafta krematoryum binası… aradan 70 yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala yanık kokuyor Girişte, tutsaklar üzerinde deneylerin yapıldığı morg benzeri bir yer. Beyaz fayansların utançtan renk değiştirdikleri, camlı dolaplar içinde merakla sizi izleyen kesme biçme ve işkence aletleri. Kör tıpalarla suya dur denilmiş. Hiçbir su arıtamaz bu pisliği… Koridorun ilerisinde dar bir oda var. Bir duvarına boy ölçer bir metre monte edilmiş, metrenin kadranının ortası boş. Onun hemen sırtındaki odada da tutuklunun ense kökünü gören uzunlamasına bir silah yuvası. Boyunuza göre ayarlayıp basıyorlar tetiğe. Alt kattaki karanlık izbe bir odada tavana karşılıklı olarak sabitlenmiş 20 sivri çengel var. Tutsaklar burada çenelerinin altından çengellere geçiriliyor, birbirlerinin can çekişmesini izliyor, sonra bir asansörle yukarıya çekilip ocaklarda yanmaya gönderiliyorlar. Küllerinin konulduğu taş çömlekler kenarda onları bekliyor. Kendinizi dışarı atmak için can atıyorsunuz; arka tarafta gökyüzüne açılan minicik bahçemsi bir yerde dünya işçi sınıfının önderlerinden Ernst Thaelmann’ın kalleşçe kurşunlandığı yere çıkıyorsunuz. Tutsak olduğu halde gözlerinin içine bakarak kurşunlamayı göze alamayan faşistlerin onu ense köküne bir kurşun sıkarak katlettiği yer biliniyor; işte minicik kır çiçeklerinin taşları zorladığı şu duvar dibi… Nazi katillerin kendilerine saklayabildikleri hiçbir şey yok bu kampta. Kimin nerede katledildiği, kimin nerede işkence gördüğü, kimin nerede kurşunlandığı biliniyor, belgeleniyor. Çünkü bir direniş kampı burası!
Enternasyonal örgütlenme ve dayanışma
Buchenwald Toplama Kampı, Nazilerin 1933 yılında gizlice açtıkları ve diğer kamp deneyimlerine de bir laboratuvar olarak “öncülük” eden ilk kamp. Nazilerin en güçlü oldukları Weimar yakınlarındaki kampa ilk olarak komünistler getirilmiş. O dönemde Alman Komünist Partisi’nin 230 bin üyesinden 100 bini içerdeymiş. Kampın inşasını ve Weimar’dan kampa uzanan yolu tutsaklar yapmışlar. Savaşın başlamasından sonra önce Sovyet savaş tutsakları getirilmeye başlanmış. Ardından 18 ulustan komünist, antifaşist savaşçılar…Hemen aralarında örgütlenmişler… “Mini bir enternasyonal” kurmuşlar. Ve sadece Buchenwald’ı değil, çevreye yayılmış irili ufaklı onlarca kampı da hem örgütlemişler hem hedeflendirmişler hem yönetmişler. 5 kişilik merkezi yönetim -Dayanışma Komitesi- bütün bu süreç boyunca 900 silah edinilmesine, 6 dilde yayın yaptıkları bir teksir makinası imal edilmesine, direniş ve örgütlenmenin pekiştirilmesine önderlik etmiş. Dayanışma Komitesi’nin altında illegal olarak faaliyet gösteren 120 çalışma grubu oluşturulmuş. Merkezi yönetimin kararıyla o zamanlar çocuk yaştaki Stefan Zweig’ı bile -“Kurtlar arasında çıplak” romanı bu öyküyü anlatır- 7 yıl boyunca saklamışlar. İşkence, baskı ve aşırı çalışma sonucu her on kişiden ancak biri kurtulabilmiş. “Büyük bir ölüm salonu” olarak tanımlanan Buchenwald’da, diğer kamplardan getirilenlerle birlikte 50 bin kişi hayatını kaybetmiş.
Direnişi soluyabileceğiniz taş yolu adımlıyorsunuz. Tepeden eteklere inen bir yürüyüş bu. Yolun sol al kampta yaşananların anlatıldığı 7 rölyef dikilmiş. Ön yüzlerinde vahşi işkence ve katliamları, hayvani çalışmayı, direniş ve dayanışmayı, isyanı ve kurtuluşu ören gizli çalışmayı resmeden taştan anıtlar bunlar. Arka yüzlerinde Johannes R. Becher’in şiirleştirdiği direniş ve kahramanlık öyküsü var. Kamptaki tutukluları ayakta tutanın direnişin zafere ulaşacağı ve sosyalist bir dünyaya duyulan özlem olduğunu görüyorsunuz. “Bu taş bağırıyor, bu griliği unutma” şeklinde tarih bilincinin önemine yapılan vurgular, “Her gelen gün özgürlük içindir” inancı ve bilinciyle, belki zayıflamış bedenler ama dört elle sarılınan örgütlenme ve direniş geleneğinin sarsılmazlığı, askıdaki yoldaşına su vermeye çalışan tutsağın ölümü göze alan fedakarlığı, her şey ama her şey olağanüstü bir sadelik ve güçlülükle resmedilmiş. Yürüyor, düşünüyor, öfkeleniyor, coşuyorsunuz…

“Durmak yok!..”
Taş yol sola kıvrılıp genişleyerek vadi boyunca bir kilometre kadar uzanıyor. Sağda, daha sonra yolun ortalarında ve en sonda şimdi otların bürüdüğü dev çukurlara takılıyor gözleriniz. Bir yanı yüksek taş duvarlarla sağlama alınmış bu çukurlar tutsakların topluca getirilip kurşuna dizildiği yerler. Binlerce kişi buralarda hayatını yitirmiş. 18 ulustan direnişçilere adanmış kare şeklindeki bu taş yolun ovaya bakan yanına ulusların adları dev harflerle gri mermer bloklara işlenmiş. Yürüyorsunuz… Okuduklarınızı, izlediklerinizi bizzat yaşadıklarınızı düşünerek yürüyorsunuz. “Gün geldi; saklanmak zamanı değil!” diye haykıran Thaelmann’ın çelik mavisi gözleri geliyor aklınıza. Çevredeki işçi mahallelerine onun bombardımanda öldüğünü fısıldayan ödlekliği tanıyorsunuz. Yürüyorsunuz…
Ve nihayet büyük bir alanın orta yerine inşa edilmiş, direnişin tunçtan heykeliyle yüz yüze geliyorsunuz. Hiçbir açıklama gerekmiyor, tarih bilinci ve gelecek perspektifi, sanatın o evrensel diliyle işliyor beyninize: Yumrukları havada, ellerinde silahları 10 adam ve bir çocuğun isyanını ve örgütlü gücünü içtiğiniz yüz ifadeleri, umudunu sosyalizme bağlamış ve onun için savaşanların dinginliğiyle dikiliveriyor karşınıza. “Durmak yok, teslim olmak, geri çekilmek yok!” diyerek yola devam edenlerin kararlılığı var gözlerde. 12 sene boyunca dişle tırnakla örülen mücadele ve direnişin son neferleri belki onlar, ne var ki “…dizlerde titreme yok!” Sovyet orduları Berlin’e, Amerikan orduları Almanya içlerine ilerlerken 500 kişi ölüm yürüyüşü kararı alıyor. Yürüyüşü sadece 53’ü tamamlamış da olsa onlar komünist ve antifaşist tutsaklar nezdinde tüm ilerici dünya halkları için yürüdüklerinin bilincindeler. Kayın ormanının neredeyse her köşesinde sık makilerin düzenli sıraları arasında kurşuna dizildikleri plaketlerle haykırılan Sovyet, Alman, Fransız, İngiliz, Yunan… tutsakların hedefine yürüdüler.
Sadece faşist vahşeti değil, ilerici insanlığın direniş ve isyan geleneğinin izlerini sürmek isteyen her komünist, devrimci ve antifaşist Buchenwald’ı ve Buchenwald’da yaşanmış olanların anılarını birkaç saat da olsa solumalı.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!