Kadın Emeğinde Güvencesizliğin Kurumsallaşması



Tüm bu yapısal eşitsizliklerin üstü ise Sevda Türküsev gibi iktidar trollerinin “kredi çekip tatile giden gerizekâlılar” söylemiyle örtülüyor. Kadınların bakım yükü altında ezildiği, yarı zamanlı çalışmaya zorlandığı, emekliliği ve geleceği tehdit altındayken bu tür sesler kamusal hizmetlerin yokluğunu değil bireylerin “tercihler”ini hedef alıyor


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kabine toplantısı sonrası “müjde” olarak duyurduğu ve Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yarı zamanlı çalışma düzenlemesi ilk bakışta aile yaşamı ile iş yaşamını uzlaştırma iddiası taşıyor. Ancak düzenlemenin satır aralarına ve yapısal etkilerine bakıldığında bu “müjde”nin aslında kadın emeğini esnekleştirerek güvencesizleştiren, toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren ve kamu istihdamını piyasacı mantığa uyarlayan bir dönüşümün parçası olduğu görülüyor.

Yeni düzenlemeye göre kamu çalışanı ebeveynler, çocuk ilköğretim çağına gelene kadar haftalık 20 saat çalışabilecek. Bu süre, haftada en az üç gün ve günde en az üç saat olacak şekilde esnetilebilecek. Ancak bu “esneklik” maaş ve sosyal hakların da yarı oranda ödenmesi anlamına geliyor. Ayrıca bu haktan yönetici kademesindeki memurlar, yurtdışı görevde bulunanlar ve hizmetin aksayacağı düşünülen kadrolarda çalışanlar yararlanamayacak.

Erdoğan düzenlemeyi duyururken “ebeveynlerin çocuklarının gelişimine zaman ayırması, aile bağlarının güçlenmesi” gibi gerekçeler öne sürdü. Ancak bu söylem, uzun süredir yürürlükte olan muhafazakâr “aileci” sosyal politika yaklaşımının bir devamı niteliğinde. Toplumsal bakım yükünü devlet-kamu yerine aileye, oradan da kadına havale eden bu anlayış neoliberalizmle muhafazakârlığın kesişim noktasında konumlanıyor.

Hâlihazırda çocuk, yaşlı, hasta bakımının neredeyse tamamı kadınların omuzlarında. Kamusal kreş, gündüz bakımevi ve destekli annelik hizmetlerinin yokluğu, kadınları ya işgücü piyasasından çekilmeye ya da düşük ücretli, esnek ve güvencesiz işlere mahkûm ediyor. Yeni düzenleme bu gerçeği “normalleştiren” ve kurumsallaştıran bir işlev görüyor.

Her ne kadar düzenleme “anne ya da baba” çalışanı kapsıyor görünse de bu memlekette toplumsal cinsiyet rolleri gereği bu seçeneği kullanacakların büyük çoğunluğunun kadınlar olacağı açık. Dolayısıyla bu model bakım emeğini özel alanın, yani kadının “doğal görevi” olarak kodlayan ataerkil işbölümünü yeniden üretmiş oluyor.

Trollerin Aymazlıkları: Kredi Çekip Tatile Gidenler

Tüm bu yapısal eşitsizliklerin üstü ise Sevda Türküsev gibi iktidar trollerinin “kredi çekip tatile giden gerizekâlılar” söylemiyle örtülüyor. Kadınların bakım yükü altında ezildiği, yarı zamanlı çalışmaya zorlandığı, emekliliği ve geleceği tehdit altındayken bu tür sesler kamusal hizmetlerin yokluğunu değil bireylerin “tercihler”ini hedef alıyor. Sanki sorun sosyal olanın çözüldüğü, kamusal kreşin olmadığı, kadınların güvencesizliğe itildiği bir sistem değilmiş gibi… Sanki yaz tatilinde bir nebze nefes almak isteyen insanlar değil de kendini feda etmeyen “şımarıklar” sorunun kaynağıymış gibi… Gerçek sınıfsal sorunları perdeleyen bu dil, yoksulluğu kader, güvencesizliği “tercih” gibi gösterme gayretinin en çiğ ve zalim biçimidir. 

Bu aymazların “tatil yapmak zorunda değilsiniz” diyerek halkı azarlayan ve yoksulluğun sorumluluğunu bireylerin “ezik” tercihlerine yıkan söylemleri, aslında içine düşürüldüğümüz yapısal sefaletin üzerini örtmekten başka bir işe yaramıyor. Türküsev, “kart limiti zenginlik değil yolunacak tavuk olmak demektir” diyerek halkı aşağılamakta beis görmüyor. Oysa bugün insanlar kredi çekerek yalnızca tatile değil tedaviye, eğitime, hatta temel gıdaya erişmeye çalışıyor.

Bu tür beyanlar, yoksulluğun değil yoksulun suçlandığı neoliberal ahlakçılığın ve muhafazakâr had bildiriciliğin somut tezahürleridir. İnsanların yılda birkaç gün tatil yapma hakkını bile “lüks” sayan bir zihniyetin kadınlara yarı zamanlı çalışma üzerinden güvencesizlik dayatmasına “müjde” demesi şaşırtıcı değildir. Köye gitmenin tek tatil biçimi olarak yüceltilmesi ise, hem sınıfsal hafızasızlıktan hem de kent yoksulluğuna mahkûm edilen milyonların yaşamını romantize etme çabasından besleniyor.

Halbuki tatil, sadece dinlenme değil insanın kendini yeniden üretme hakkıdır. Bu hakkı küçümseyenler yoksulluğu meşrulaştırır, güvencesizliği olağanlaştırır, sosyal olanı yok sayar. Asıl sorun, insanların kredi çekerek tatil yapması değil kamusal politikalarla bunu yapabilecek insanca koşullara erişememesidir.

Türküsev’in sözleri yalnızca bireysel bir cehaletin değil kadınları evle sınırlayan yapısal bir zihniyetin tezahürüdür.

Yarı Zamanlı Çalışma, Tam Zamanlı Kaygı

Yarı zamanlı çalışma, yalnızca günlük mesai süresini değil geleceği de etkiliyor. Memurların ücretleri ve sosyal hakları yarıya indirileceği gibi, derece yükselmesi ve kademe ilerlemesi gibi kariyer basamakları da buna göre hesaplanacak. Bu durum, kadınların kamuda yönetici pozisyonlara yükselememesi, “kariyer kaybı” yaşaması ve ileride daha düşük emekli maaşı alması gibi sonuçlar doğuracak.

Üstelik evdeki bakım yükü hafiflemeyecek, aksine işteki süre azaldıkça ev içi sorumluluklar artacak. Kadın memurlar hem işte daha düşük ücretle çalışacak hem de evde daha çok çalışmak zorunda kalacak. Bu çifte yük, kadınların fiziksel, duygusal ve ekonomik olarak tükenmesine yol açan yapısal bir sorun.

Yarı zamanlı çalışmanın kamuya taşınması, neoliberal çalışma rejiminin en temel ilkesi olan esnekleştirmenin devlet eliyle yürütülmesi anlamına geliyor. Kamunun asli görevi olan sosyal hizmet üretimini azaltan, çalışanların güvencelerini parçalayan ve bireysel “seçim”ler üzerinden yapısal sorunları görünmez kılan bu uygulama, uzun vadede kamuda güvenceli istihdamın altını oyacaktır.

Bu tür politikalar, bakım hizmetlerini kamusal yükümlülük olmaktan çıkarıp bireylerin (özellikle kadınların) “tercihi” haline getiriyor. Ancak bu tercih aslında yoksulluk, eşitsizlik ve bakım yüküyle kuşatılmış mecburi bir yönelimdir. Dolayısıyla “istediğin zaman yarı zamanlı çalış” demek devleti sorumluluktan azat edip sorumluluğu bireyin sırtına yıkmaktan başka bir şey değildir.

Gerçek bir müjde”, kadınlara çalışma saatinden feragat ettirmeden çocuklarıyla kaliteli zaman geçirebilecekleri koşulları yaratmak olurdu. Bunun yolu da açıktır:

-Kamusal, ücretsiz ve yaygın kreş hizmetleri,

-Eşit süreli ve zorunlu annelik-babalık izinleri,

-Ebeveynler için kısaltılmış ama tam ücretli çalışma seçenekleri,

-Ve en önemlisi, iş güvencesini, sosyal hakları ve kişinin gelişimini koruyan sosyal istihdam politikaları.

Aksi hâlde bu tür düzenlemeler, kamu çalışanlarını “ya çocuk ya kariyer” ikilemine mahkûm edecek, kadın emeğini daha fazla görünmez kılarak ucuz, esnek ve parça başı çalışmaya sıkıştıracaktır.

Kamu çalışanlarına getirilen bu yeni “yarı zamanlı çalışma hakkı”, gerçekte emekçilerin haklarını genişleten değil onları sinsice daraltan bir düzenlemedir. Kamusal sorumluluğu bireylere -özellikle de kadınlara- havale eden bu yaklaşım, hem sınıfsal hem cinsiyetçi eşitsizlikleri derinleştiriyor

“Müjde” adıyla duyurulan bu tür politikalar, gerçek çözümleri erteleyip, güvencesizliği “esneklik” ambalajında sunmaktan ibarettir. Ve bu ambalajı yırtıp gerçeği görmek, trolce hakaretlerle değil sosyal sorumluluğu yeniden tarif eden kolektif bir mücadeleyle mümkündür.