Epstein Vakası ve Sınıfsal Cezasızlık



Epstein vakası, Türkiye dâhil olmak üzere kapitalist sistemle yönetilen tüm ülkeler için ortak bir ders barındırır. Gerçek sorun, birkaç “çürük” aktör değil bu aktörleri üreten, koruyan ve gerektiğinde feda eden sistemin kendisidir.


Onur Demirci

Jeffrey Epstein vakası, modern kapitalist toplumlarda suçun nasıl sınıfsal olarak yönetildiğini gösteren en çıplak örneklerden biridir. Bu olay yalnızca bireysel bir sapkınlık, hukuki bir skandal ya da “istisnai” bir çürüme değildir. Aksine, sermayenin iktidarla kurduğu yapısal ilişkinin hukuku nasıl esnettiğini ve mağdurları nasıl sistematik biçimde susturduğunu açığa çıkarır.

Sosyalist açıdan bakıldığında Epstein vakası, kapitalizmin adalet üretme kapasitesinin neden yapısal olarak sınırlı olduğunu anlamak için bir mercek işlevi görür.

Kapitalist düzende hukuk teoride evrensel ve tarafsızdır, pratikte ise sermayenin çıkarlarıyla uyumlu çalışır. Epstein’ın onlarca yıl boyunca hakkında ciddi iddialar, tanıklar ve deliller bulunmasına rağmen etkin bir biçimde yargılanmaması bu uyumun sonucudur. Zenginlik ve bağlantılar, burada yalnızca “avantaj” değil, fiilî bir dokunulmazlık üretmiştir. Bu durum, sosyalistlerin uzun süredir vurguladığı bir gerçeği doğrular: Hukuk, egemen sınıfın çıkarlarının kristalize olmuş hâlidir.

Bu noktada Türkiye’ye bakmak, Epstein olayını “uzak” ya da “Amerikan sistemiyle sınırlı” bir anomali olarak görmemek açısından önemlidir. Türkiye’de de sermaye sahipleri devletle iç içe geçmiş iktidar ağları sayesinde benzer bir cezasızlık zırhına sahiptir. İş cinayetlerinde yüzlerce işçinin hayatını kaybetmesine rağmen büyük şirket sahiplerinin ya hiç yargılanmaması ya da sembolik cezalarla kurtulması, bu yapının açık göstergesidir. Aynı şekilde, kamu ihaleleriyle büyüyen şirketlerin çevre felaketlerine, kent yıkımlarına ya da işçi ölümlerine yol açmasına rağmen “ekonomiye katkı” gerekçesiyle korunması, hukukun sınıfsal karakterini ortaya koyar.

Epstein vakasında mağdurların yoksul, genç ve güvencesiz bireyler olması tesadüf değildir. Kapitalizm, sınıfsal eşitsizliği yalnızca gelir düzeyinde değil bedensel ve ruhsal bütünlük üzerinde de kurar. Yoksulluk, çaresizlik ve sosyal dışlanma istismarın maddi koşullarını yaratır. Türkiye’de de benzer bir tabloyu, özellikle çocuk istismarı ve kadınlara yönelik şiddet davalarında görmek mümkündür. Failin “saygın”, “nüfuzlu” ya da “iyi çevrelere sahip” olması, mağdurun ise yoksul ya da korunmasız olması hâlinde adalet terazisi sistematik biçimde eğilir.

Bu bağlamda, devletin rolü “tarafsız hakem” olmaktan uzaktır. Devlet, kriz anlarında mağdurları değil düzeni, istikrarı ve sermaye birikimini korumayı tercih eder. Epstein’ın cezaevinde ölümü, hakikatin ortaya çıkmasının düzen için ne kadar “tehlikeli” görüldüğünü göstermiştir. Türkiye’de de birçok kritik davada, soruşturmaların kapatılması, dosyaların sürüncemede bırakılması ya da kamuoyunun gündeminin hızla değiştirilmesi benzer bir işlev görür. Burada mesele tek tek savcılar ya da hâkimler değil; devletin sınıfsal refleksleridir.

Medyanın rolü de bu yapının ayrılmaz bir parçasıdır. Epstein vakasında olduğu gibi, Türkiye’de de ana akım medya çoğu zaman suçun kendisini değil, “yönetilebilir” bir anlatıyı dolaşıma sokar. Skandal kişiselleştirilir, sistem görünmez kılınır. Böylece toplum, öfkesini yapıya değil, izole figürlere yönlendirir. Sosyalist perspektif ise tam tersini yapar: Bireysel suçun arkasındaki sınıfsal ve kurumsal ilişkileri teşhir eder.

Sonuç olarak Epstein olayı, Türkiye dâhil olmak üzere kapitalist sistemle yönetilen tüm ülkeler için ortak bir ders barındırır. Gerçek sorun, birkaç “çürük” aktör değil bu aktörleri üreten, koruyan ve gerektiğinde feda eden sistemin kendisidir. Adaletin gerçekten eşit olabilmesi, sermayenin hukuka hükmetmediği, devletin egemen sınıfın değil toplumun çoğunluğunun çıkarlarını temsil ettiği bir toplumsal düzenle mümkündür. Epstein vakası bu yüzden yalnızca bir skandal değil, kapitalizmin aynasıdır.