D) ABD’yle İlişkiler- Gelişim Seyri- Bilinç Çarpılması
Rojava Devrimi’ni büyük bedeller pahasına ele geçirdiği askeri ve siyasi konumun çok gerisine itmekle kalmayıp hedef ve iddialarından büyük tavizler vermek mecburiyetinde bırakan öznel hata ve ihmaller bahsinde ABD ile kurulan ilişkinin zamanla yol açtığı bilinç çarpılması ve altı boş beklentileri özel bir başlık altında ele almak gerekiyor. Çünkü karşımıza çıkan manzarada bunun payı büyük. Hatta tayin edici.
ABD ile 2014’teki Kobanê direnişi sırasında kurulan ilişki o kesitteki karşılıklı ihtiyaçlar temelinde kurulan taktik bir ittifaktı. Arkasında Türkiye’nin aktif desteği bulunan kat kat üstün bir düşmana ellerindeki hafif silahlarla direnen Kürt halkı için ABD desteği o koşullarda hayat memat meselesiydi. O güne dek Kürtlerin yüzüne dahi bakmayan ABD ise Suriye’de baş düşman olarak gördüğü Esad rejimi ile arkasındaki Rusya ve İran’a yönelik hamlelerinde o güne dek eğitip donattığı İslamcı çete güruhlarıyla yol alamayacağını gördü. Bu anlamda o da kapasitesi ve yetenekleri itibarıyla kendisinin de işine gelecek ciddi bir müttefik arayışı içindeydi. PYD-ABD taktik ittifakı bu karşılıklı ihtiyaç ve beklentiler temelinde gerçekleşti. Kemalistler ve onlarla aynı zeminde buluşmanın peşinde koşan sosyal şovenlerin bu konuda yıllardan beri yürüttükleri çığırtkan propagandaya yanıt olarak -Türkiye solunun başka devrimci bileşenleriyle birlikte kendi adımıza biz de- sürekli bu gerçeği vurguladık.
Fakat süreç ilerledikçe sadece milliyetçi Kürtler ve onlardan etkilenen KÖH tabanı içinde değil bizatihi Rojava Devrimi’nin siyasi önderleri arasında da emperyalizm olgusunu, ABD emperyalizminin karakterini ve tarihsel sicilini ‘unutarak’ ABD’ye ‘güvenilir bir ortak’ hatta ‘hami’ gözüyle bakanlar çıkmaya başladı. İlham Ahmed bu akıl almaz eğilimin en öne çıkan temsilcisiydi. Değişik tarihlerde verdiği demeçlerde ve uluslararası basın için kaleme aldığı makalelerinde sürekli ABD’ye ölçüsüz bir güven ve beklentiler dile getirdi. Keza Mazlum Abdi 3 Aralık 2022’de The Washington Post’a yazdığı makalenin başlığını bile “Biz Suriye’de ABD’nin en sadık müttefikiyiz, bizi unutmayın” diye koymuştu. Makalenin devamında da Amerikan kamuoyunun IŞİD konusundaki duyarlılığına hitap ederek Türkiye’nin işgal tehdidi ve operasyonları nedeniyle ABD ile kurdukları ittifakın tehdit altında olduğunu dile getirmişti. (https://www.washingtonpost.com/opinions/2022/12/03/mazloum-abdi-kurds-syria-turkey-threat/)
“Amerikan muhibliği” olarak tanımlamayı hak edecek ölçüde kendini kaybetmiş bu ABD hayranlığı ve ondan koruma beklentisi içinde olan salt İlham Ahmed ve Mazlum Abdi değildi. Belli ki Rojava devrimin siyasi ve askeri önderleri yanında KÖH kadroları ve yöneticileri içinde de bu zihniyette olan başkaları da vardı. ABD’nin (ve tabii ki Rusya’nın da) izni ve onayı olmadan Suriye sahasında adım dahi atamayacak, uçak uçuramayacak Türkiye’nin parça parça yaptığı bütün askeri harekatlar sırasında ABD ve Rusya’nın “kendilerini sattığını” düşünerek sızlananların çokluğu, PKK’nin katledilen önderlerinden Rıza Altun’u bile isyan ettirdi. Efrin’in işgalinin ardından 26 Ocak 2018 tarihinde ANF’ye yaptığı değerlendirmede Rıza Altun hareket içinde ve çevresinde bu anlayışta olanlarla araya çok net sınır çeken devrimci bir yaklaşımı dile getirdi:
…‘Amerika Kürtleri yine sattı’ deniliyor. Amerika Kürtlerin neyini satabilir! Ancak Amerika ile stratejik ilişkiler içerisinde olan Kürtler varsa onları satar. Geleceğini Amerika’ya endekslemiş, geleceğini Amerika ile yaratmak isteyen Kürtler varsa bunlar için ‘sattı’ kelimesini kullanmak doğrudur. Ama Rojava’da satma diye bir şey söz konusu olamaz. Kim kimi nasıl satacak? Amerika’nın ideolojik yapısı, politik yapısı, stratejik hedefleri bağlamında düşünürsek, YPG’nin stratejik, ideolojik hedefleri bağlamında düşünürsek burada birlikte gelecek yaratacakları bir konsept söz konusu değil zaten. Böyle bir birlik söz konusu değildir. Mevcut ilişkileri nedir? Bir halkın özgürlük mücadelesinde ortaya çıkardığı değerler üzerinden kendi dünya sistemini kurmak isteyen bir emperyalist gücün bu değerler üstüne oturmasıdır. Zaten başından beri bu ilişkide hegemonik bir yaklaşım vardır. Bunun da bir çatışması ve savaşı var. Bunun bir mücadelesi vardır. Biz bunun mücadelesini yürütüyoruz. Şimdi bunun mücadelesini yürütürken eğer işler kolaydan Amerika’nın güdümüne terk edilebilseydi Amerika, Rusya ile anlaşıp Türkiye’yi tekrar Suriye’ye davet etmezdi. Amerika, Türkiye karşısında bütün hakaretlere rağmen yelkenleri suya indirip Türkiye’yi güçlü kılmazdı. Bunu yapmasının nedeni nedir? Daha çok Kürtleri büyük bir baskı altına almak, sınırlamak, tabiri caiz ise kafeslemek ve istediği gibi pazarlamaktır. (Rıza Altun, Müttefikimiz Demokratik Güçlerdir, 26 Ocak 2018, ANF, https://anfturkce.net/dunya/altun-muettefikimiz-demokratik-gueclerdir-102164).
Türkiye solundaki benzer “ince siyaset” meraklıları gibi KÖH saflarında da yaygın ve etkin olan marazi bir anlayış var: Karşımızdaki güçleri tahlil ederken onlar arasındaki çatlaklara odaklanıp buna dayalı politika ve taktikler oluşturmak şeklinde özetleyebiliriz bu hastalıklı siyaset tarzını. Bu tarz Rojava Devrimi’nde ABD ile kurulan ilişkiye biçilen misyon ve ondan beklentiler konusunda da çok sık çıktı karşımıza. ABD’nin devlet politikası, onun emperyalist karakterinden kaynaklanan yapısal özellikleri, tarihsel pratiğine dair kulağa küpe olması gereken onca ders varken bu tarz sık sık Beyaz Saray’la Pentagon ya da Dışişleri Bakanlığı’nın tutumları ya da Beyaz Saray’la Kongre arasındaki çelişkilere dikkat kesilerek beklentilerine en uygun ve yakın gördüklerinin yaklaşımlarını esas onu alıp öne çıkardı. Bunlara dayalı umut ve beklentileri körükledi. (Bunun son örneğini, fanatik bir siyonizm destekçisi olmasının yanı sıra Rojava Devrimi’ne yönelik Barış Pınarı, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı harekatları sırasında ateşli bir Türkiye destekçisi ve Tayyip Erdoğan yağcısı olarak boy gösteren Lindsey Graham gibi bir emperyalist çakalın son gözboyama showuna hararetle sarılma biçiminde gördük)
Evet, bütün burjuva devletlerde olduğu gibi blok şeklinde kaynaşmış yekpare bir ABD yönetimi yoktur; özellikle Beyaz Saray-Dışişleri-Pentagon ve CIA ekseninde farklı çıkarlar, öncelikler ve tercihlerden kaynaklanan farklılıklar kendisini gösterir, ki bunlar bazen stratejik boyutlar taşır ama sonuçta emperyalist bir ABD gerçeği vardır. Her kim emperyalizmin karakterini, onun politikalarına yön veren temel güdü ve önceliklerini gözardı ederek bu çatlaklara oynamaya kalkarsa er ya da geç hüsrana uğrar. Öncesi de bir yana 1950’lerden bu yana sayısız örneğine tanık olunan bu gerçek son süreçte Suriye’de bir kez daha karşımıza çıktı.
ABD ve Batıya güven konusunda nasıl bir hayal içinde olunduğunu Fehim Taştekin güzel özetlemiş:
…Kürtler, biz IŞİD’le mücadelede Batı’nın ortağıyız, bizi gözardı edemezler, hapishanelerde binlerce IŞİD’liye bekçilik yapıyoruz diye düşündü. Amerika onları Şam’a devrediverdi ve SDG’nin elindeki ‘IŞİD’le mücadele’ kartını tamamen geçersiz kıldı. Şimdi bu özgüvenle anladığım kadarıyla Şam’da yapılan görüşmelerde Amerikalılar ‘elinizi çabuk tutun, entegrasyonu tamamlayın çünkü biz gideceğiz, biz gidince nasıl korunacaksınız?’ dediklerinde SDG ‘Bu bizim işimiz, sizin değil’ diyerek bir anlamda Amerikalılara had bildirdi ve kopuşa neden oldu.
Bunun dışında Avrupa’dan çok beklenti vardı. O da olmadı. Bu sefer acaba biz biraz beklersek Eş Şara tökezler, uluslararası toplum bir noktadan sonra fişini çeker diye düşündüler. O da olmadı. Hep şunu söylediler: SDG eğitimli, savaş deneyimi var, Amerikan silahları var. Hatta şimdiye kadar Arap aşiretleri isyan ettiğinde SDG hep bastırdı. Amerikan kırmızı çizgisi, Fırat’ın doğusunda olduğu müddetçe, buraya operasyon düzenlenmez diye düşündüler. Türkiye, Esat yıkılırken bir hamle başlatmıştı ama ABD durdurmuştu. Aynı senaryoya göre Suriye ordusu operasyon düzenlerse Amerika tarafından durdurulacağını düşündüler ama Amerika durdurmadı.
Başka bir hesap hatası da, Halep’ten çekilirken, Kürtler tamam biz Halep’ten çekildik ama geri kalan kısımlarda yine İsrail ve Amerika bize destek olur diye düşünmeleri. Olmadılar. Çünkü Amerika artık doğrudan Colani yönetimiyle çalışmayı tercih ediyor. (Fehim Taştekin, Agos Röportajı https://www.agos.com.tr/tr/haber/kurtlerin-ozerklik-esitlik-gibi-degerleri-emperyalist-amerika-nin-umurunda-olmaz-39309
Kendi adımıza bu konuda yıllar öncesinde başlayarak her fırsatta yoldaşça uyarıda bulunmaya çalıştık. “Bir devrimi kendisini inkâra dönüşmeden koruyup sürdürmek en az onu başarmak kadar, hatta ondan daha fazla önemlidir” dedik. “Çünkü bir devrimin başarılamayışı en nihayetinde tarihsel bir fırsatın kaçırılması anlamına gelir, asıl olarak o fırsatın kaçırıldığı coğrafyayla sınırlı kayıplara, moral bozukluğu, kuşku ve güvensizliklere yol açar. Başarılmış bir devrimin tarihsel amaç ve hedeflerine uygun bir çizgide ilerleyip derinleşmek yerine yoldan çıkıp kendisine yabancılaşması ise dünya-tarihsel sonuçlar doğurur. Evrensel ölçekte moral bozukluğu yaratır, umutları kırar, o devrimde cisimleşen çizgi ve ideallerin geçerliliği ve gerçekleşebilirliği üzerine sorgulamaları beraberinde getirir. Dahası devrim düşmanlarının değirmenine su taşır, inkâr ve teslimiyet eğilimlerinin kendilerini aklayıp meşruiyet kazanmalarını kolaylaştırır. (Bu nedenle) Bir devrimin elinden geleni yaptığı halde gücünü aşan nedenler yüzünden dövüşerek yenilmesi ile kendisine yabancılaşarak kendini tüketmesi bu yüzden aynı şeyler değildir” diye ekledik. En sonunda da, “(Suriye’de) ABD’nin en sadık müttefikiyiz vurgusuyla Amerika’nın destek ve himayesini elde etmeye çalışmak, her şeyden önce Rojava Devrimi’nin ruhu ve karakteriyle bağdaşmaz!..” dedik (Devrime Leke Düşürmeme Sorumluluğu, 13 Aralık 2022 Alınteri, https://alinteri10.org/2022/12/13/devrime-leke-dusurmeme-sorumlulugu/). Küçümseyici hakaretlerle karşılaştık.
“Kış kışlığını, ABD ABD’liğini yaptıktan sonra…” akıllar şimdi başa gelmiş görünüyor. KÖH’ün hangi akla hizmet mezardan çıkardığını hâlâ anlayamadığımız ‘siyasi mevta’ Cengiz Çandar efendi iş işten geçtikten sonra şimdi çıkmış akıl satıyor:
ABD hiçbir zaman Kürtleri stratejik bir ortak olarak görmedi. Onları IŞİD’le mücadelede operasyonel bir araç olarak kullandı. İşlev bittiğinde de sahayı yeniden düzenledi. Bu Kürtler için yeni değil, tarihte defalarca yaşanmış bir durum. (Medyascope, 3 Şubat 2026, https://medyascope.tv/2026/02/03/cengiz-candar-ile-soylesi-suriyede-aslinda-ne-oldu/)
Madem bunun farkındaydın “Daha önceleri nerelerdeydiniz?…” diye sormazlar mı adama?.. Aynı soru yılların deneyimli siyasetçisi, üstelik Marksist bir müktesabata sahip Ertuğrul Kürkçü için de geçerli. Kürkçü, 29 Ocak 2026 günü Yeni Yaşam gazetesinde yayınlanan Emperyalizm ve Enternasyonalizm makalesinde şunu diyebiliyor:
Çatışan ultra-milliyetçi tarafların son on yıldır, hemen her gün tamamen zıt amaçlarla ama hararetle tekerlediklerinin aksine görüyoruz ki, ABD Suriye’de ‘Kürtlerin baş müttefiki’ değil, tam da olması gerektiği gibi, kendi çıkarlarının bekçisiymiş. (https://yeniyasamgazetesi9.com/emperyalizm-ve-enternasyonalizm/)
Emperyalizm gerçeğinin teorik kavranışından, ABD’nin kirli ve kanlı sicili hakkında bir parça bilgi sahibi olmaktan vazgeçtik ABD’ye güvenilemeyeceğine dair bizzat Amerikalıların yıllardır verdikleri sinyallerin kimi örneklerini andığımız makalesinde Kürkçü de hatırlatıyor:
ABD’nin Barrack’tan önceki Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey de birkaç gün önce ‘Kürtlere ihanet’ suçlamalarına karşılık ‘SDG ile ilişkileri[nin] ‘geçici, taktiksel ve karşılıklı çıkara dayalı! olduğunu hep ifade ettiklerini anımsatırken 2018’de Atlantik Konseyi’ndeki vaazını tekrar ediyordu.
Anadolu Ajansı o tarihteki haberinde Jeffrey’in ‘Devletaltı yapılarla kalıcı işimiz olmaz’ dediğini kapsamıştı: ‘SDG ile ilişkimiz taktikseldir, karşılıklı çıkara [IŞİD ile mücadeleye] dayalıdır’.
İşin aslı, Jeffrey’in o sözleri de esasen, bir yıl önce Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Jonathan Cohen’in Washington’daki Orta Doğu Enstitüsü’nde bir panelde söylediklerinin tıpkı basımıydı: Ona göre de ABD’nin YPG ile ilişkisi ‘geçici, karşılıklı çıkara dayalı ve taktiksel’di. Cohen daha da ileri giderek şöyle demişti: ‘YPG’ye hiçbir şey vaat etmiş değiliz.’ (Aktaran Ertuğrul Kürkçü, agm).
‘Bilmek’ ile bildiklerimizi siyasete çevirip ona uygun bir pratik duruş sahibi olmak demek ki aynı şey değilmiş!.. Siyasette ilkeli ve tutarlı bir yaklaşım ve duruş sahibi olabilmenin temel gereklerinden biri olan bu yasayı belki şöyle de tarif edebiliriz: Demek ki sadece ‘bilmek’ yetmiyormuş!..
E) Dünyayı ve Bölgedeki Gidişi Yanlış Okuma
Efsanevi Kobanê direnişinin dünyada yarattığı sempatinin ardından İran’da Jina Mahsa Amini’nin sembolleşmesi KÖH’ün sadece kitlesi ve taraftarlarının değil kadrolarının da başını döndürdü. Öyle ki sadece proletarya hareketleri ve sosyalizmin değil dünya tarihindeki gelmiş geçmiş bütün devrimler ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin yarattığı tarihsel birikim ve değerleri küçümseyen bir kibre kapılındı. (6)
KÖH’ü sadece Ortadoğu’nun değil dünyadaki süreç ve gelişmelerin de merkezine koyan bir ‘biriciklik’ ve ‘vazgeçilmezlik’ algısı yaratılıp körüklendi. KÖH’ün gerek Rojava gerekse diğer parçalarda karşılaşabileceği tehlikeler ve fırsatlar dünyanın genel gidişiyle bağlantısı içinde ele alınıp yorumlanacağına yani dünyadan bölgeye gelerek değil sadece Ortadoğu da değil dünya dahi Kürt hareketini merkeze koyan bir odaktan okunur oldu. Ukrayna savaşı patlak verdiğinde bile KÖH’ün deneyimli önder kadrolarından Duran Kalkan “Biz kendi gündemimize bakalım” diyebildi. Onu merkeze koymaya devam edelim dediği gündem maddesi de o sıralar açılmış olan Öcalan’ın özgürlüğü kampanyasıydı.
Bu ‘benmerkezci’ başdönmesi ve tekyanlılık süreçlerin okunuşu ve beklentiler konusunda bir dizi vahim yanılgıya kapıyı açtı. Ortadoğu’daki gidişin yorumlanması konusunda dahi akıl almaz tutum ve politikalar izlendi. Filistin dinamiğine adeta ‘yokmuş’ gibi yaklaşılıp sonrasında soykırıma evrilen Gazze konusunda sergilenen kayıtsızlık bu kendine dönüklüğün en vahim örneği oldu. Ezilen bir ulusun kurtuluş hareketinin yanı başındaki Filistin sorunu ve Gazze Direnişi konusunda ‘edilgen’ bir tutum sergilemekle kalmayıp Hamas’ın dinci karakterini öne çıkaran eleştirel bir pozisyon benimsemesinin asıl nedeni de beklenti içinde olunan ABD’nin ve onun vurucu gücü İsrail’in tepkisini çekmeme pragmatizmiydi.
Dünyadaki ve bölgedeki gidişi yanlış okuma daha doğrusu eski zihniyet ve ölçülerle okumakta ısrar sonucu haddinden fazla güvenilen ABD ve Trump yönetiminin, dolayısıyla İsrail’in bölge stratejisine yön veren hesaplar gözden kaçırıldı. Ortadoğu’da olup bitenlerin ve bundan sonra olacakların merkezinde Kürtler ve KÖH’ün yattığı, kimsenin bu dinamiğin üzerinden atlayarak yol alamayacağı yanılsaması gözleri bağladı. Halbuki bölgede kurulmak istenilen yeni düzenin başını çeken ABD-İngiltere ikilisi ve Batılı emperyalist müttefikleriyle onların koçbaşı olarak kullandıkları İsrail ve bölge gericiliklerinin odaklandıkları öncelikli konu İran ve onunla bağlantılı tüm direniş odaklarının tasfiyesiydi. Bu stratejinin asıl hedefini ise Rusya’nın yanı sıra Çin’in de bölgeyle ilişkisini kesmek oluşturuyordu. Onların gözünde diğer her şey ve herkes bu stratejik hedeflerin yanında önemsizdi. O doğrultuda ilerlemelerine yardımcı olup olmadığı ölçütü temel ölçütleriydi. Gazze’de dünyanın gözüne soka soka sergilenen soykırım vahşeti de uyarıcı olmadı. Bu gidişin farkına varamayacak ölçüde bir baş dönmesi ve içe kapanma içinde olunduğu için “ABD nasıl bu kadar kolay sattı”, “İsrail neden tepkisiz kaldı” sorularına yanıt bulmakta zorluk çekiliyor.
“Biz nerede hata yaptık, neleri gözden kaçırdık” sorusunun ışığında cesur ve samimi bir muhasebeye yönelmek yerine artık beylik mazeret haline gelmiş “uluslararası komplo” teorisine sarılınıyor. Ortada tabii ki uluslarası bir komplo var. Tıpkı Colani’nin 8 gün içinde Şam’da koltuğa oturtulmasında olduğu gibi sadece Washington ve Londra’nın başının altından çıkmakla da kalmayıp Paris’inden Berlin’e, Tel Aviv’den Ankara’ya, Doha ve Riyad’dan Amman ve Kahire’ye kadar uzanan çok taraflı çok aktörlü aşağılık bir plan ve tezgah var. Ama gerçeğin sadece bu yönünü öne çıkarıp “Dünya Kürtleri neden sevmiyor/Neden herkes bize düşman” yakınmalarına prim vermek yerine “Biz kimlerden ne bekledik, Suriye’den çıkmaya zorlanan Öcalan’ın gerilla alanlarına gitmek yerine Avrupa’yı tercih etmesinden başlayarak Batılı emperyalist burjuvazi ve devletlerin desteğine güvenerek attığımız her adımın sonu hüsran olduğu halde aynı yanılgıyı neden bir kez daha tekrarladık” sorusunun üzerinden bir kez daha atlamamak gerekiyor.
Bu yönlü bir sorgulamanın KÖH saflarında da boy attığının işaretleri de görülüyor zaten. Hâlâ eski kalıp ve ezberleri tekrarlamaya devam eden kadrolar, siyasetçiler ve kanaat önderlerinin çokluğuna karşın yaşananlardan ders çıkarmaya yönelik yaklaşımlar Halep’ten bu yana Kürt medyasında da görülmeye başlandı. Halep’i Kürtsüzleştirme operasyonunu “Bu süreç, yeni bir dönemin çıplak gerçeklerini gösteren sert bir uyarı olmuştur. Buradan çıkarılacak dersler, teorik söylemlerden ya da soyut politik temennilerden değil, doğrudan yaşanan pratiğin kendisinden hareketle ele alınmalıdır… Halep pratiği, Kürtlere karşı yürütülen savaşın niteliğinde yaşanan dönüşümü de açık biçimde ortaya koymuştur” şeklinde değerlendiren Hüseyin Salih Durmuş, KÖH’te “köklü bir reorganizasyon ihtiyacını kaçınılmaz” olarak tanımladıktan sonra şu doğru tespitin altını çizmektedir:
Her şeyden önce, uluslararası sistemin Kürtler açısından artık koruyucu, dengeleyici ya da bağlayıcı bir çerçeve sunmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen hukuk, ittifak ve çok taraflılık düzeni fiilen işlemez durumdadır. Bu çöküş, yalnızca bölgesel aktörlerin keyfi saldırılarını değil, aynı zamanda büyük güçlerin sessizliğini, seyirci kalma yüzsüzlüğünü ve cezasızlığı normalleştirmiştir. Artık herkes şu gerçeği kabul ederek yoluna devam etmek zorundadır: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası hukuk, çok taraflılık ve ittifaklar üzerine kurulan Batı dünyası düzeni fiilen çökmüştür ve Donald Trump bu yapının tabutuna son çiviyi çakmıştır. (abç)
Durmuş’un yaptığı tespitlerden çıkardığı sonuç önemlidir:
…Son olarak Halep süreci, Kürtler için ‘bekleme’, ‘umut etme’ ya da ‘dış dengelere yaslanma’ döneminin kapandığını göstermiştir. Aynı zamanda düşman güçler tarafından belirlenen, Kürtleri edilgen bir konuma hapseden ve özünde birer tuzak olan stratejik entegrasyon süreçlerini reddetmenin zorunlu hale geldiğini ortaya koymuştur. Önümüzdeki dönem kendi gücüne dayanan, riskleri öngören, çok cepheli tehditleri hesaba katan ve halkı merkeze alan bir gerçekçilik dönemidir (…) Bu noktada artık yarım cümlelerle ya da ihtiyatlı beklentilerle ilerlemek mümkün değildir. Kürtler, düşmanlarının tamamını tüm senaryoları göze alarak onları krize sürükleyecek radikal bir irade beyanını açıkça ortaya koymak zorundadır. (Hüseyin Salih Durmuş, Halep’ten Çıkan Ders: Yeni Dönemin Çıplak Gerçeği, abç, ANF, 12 Ocak 2026, https://anf-news.com/avrupa/halep-ten-cikan-ders-yeni-donemin-ciplak-gercekligi-222163)
SONUÇ YERİNE
Rojava’da her şey bitmiş değildir! Uğradığımız mevzi ve irtifa kaybı kuşkusuz ağırdır. Bu gerçeği makyajlamaya, olduğundan hafif ve önemsiz göstermeye çalışmamalıdır kimse. Gerçek her göze batacak, içimizi acıtacak ölçüde ortada. Her kim onu olduğundan farklı gösterip cilalamaya çalışırsa o aslında en büyük kötülüğü Kürt halkına ve KÖH kadrolarına yapar. Çünkü başa gelen felaketlere zemin hazırlayan rehaveti yaşatıp sürdürmekte ısrar ediyor demektir.
Kaldı ki bizzat sahadaki kadrolar, Rojava Devrimi’nin askeri ve siyasi önderleri açık sözlülükle dile getiriyorlar bu gerçeği. Örneğin Mazlum Abdi, “Umduğumuz şeyleri elde ettiğimizi söylersek doğru olmaz, hedeflerimiz bundan daha yüksekti” diyor, bunun nedenini de şöyle açıklıyor: “Halkımıza karşı büyük bir katliam tehdidi vardı. Bunun önüne geçmek için elimizden geleni yaptık. Uluslararası güçlerin bu katliamın önünü alacak pozisyonda olmadığını gördük ve halkımızın haklarını korumak için böyle bir anlaşma yaptık.” 30 Ocak Anlaşması’nı daha çok elde edilen kazanımlar yönünden okuyan SDG Genel Komutanlık üyesi Sipan Hemo da “Elbette bazı hatalar yaptık” dürüstlüğünü gösteriyor.
HTŞ yönetimiyle yapılan 29/30 Ocak Anlaşması, Rojava Devrimi’nin ruhu, tarihsel hedefleri ve öncesinde elde edilen mevzi ve avantajlara kıyasla çok ciddi tavizler içeren bir anlaşma. Üstelik hemen her konuda her türlü yoruma açık belirsizlik ve boşluklar taşıyor. Ne ölçüde nasıl uygulanacağına dair belirsizlikler yanında önceki anlaşmaların deneyimleri de düşünülecek olursa güven verici olmaktan uzak.
Bu yönlerine rağmen hem Esad rejimleri boyunca kimlik sahibi bile olamayan Rojava Kürtlerinin tarihsel amaçları ve beklentilerine kıyasla sınırlı ve cılız da olsa statü sahibi haline gelmeleri yanında Lazkiye ve Tartus’ta yaşanan Alevi ve Süveyda’da yaşan Dürzi katliamlarını kat kat aşacak bir Kürt katliamının önünü -en azından şimdilik- almasıyla küçümsenip dudak bükülecek bir sonuç olarak da görülemez.
Yıllardır elde tutulan alanların yüzde 80’inin beklenmedik hızda kaybı yanında SDG’nin çöküşünü de ‘açıklama’ adına ileri sürülen tezlerden biri de “Kürt-Arap çatışmasının önünü aldık” gerekçesi. HTŞ ve SMO çeteleri HTŞ ve SMO olmaktan çıkmadıkları sürece bu tehlikenin önünün alındığını söylemek kendimizi kandırmak olur. Kürtlerle Araplar arasındaki tarihsel düşmanlıklara 2014 sonrası eklenen yeni tepki birikiminin büyüklüğü ve derinliği de dikkate alınacak olursa bu tehlikenin şimdilik sadece ötelendiği söylenebilir. Türkiye ve bölge gericiliklerinin beslemesi dinci çeteler yanında Lazkiye, Tartus ve Süveyda katliamları sırasında kolaylıkla kışkırtılıp bazıları kendiliğinden harekete geçen gerici aşiret güçlerinin girişebileceği bir Kürt katliamının önü alınabilmişse bunu iki etken mümkün kılmıştır:
Bunlardan birincisi, Aleviler ve Süryanilerden farklı olarak Rojava Kürtlerinin yıllar içinde iyice pişip deneyim kazanmış güçlü bir askeri ve siyasi örgütlülük sahibi olmalarıdır. Bu örgütlülüğün yönetici organlarının kendilerine 18 Ocak’ta dayatılan teslimiyet koşullarını kabul etmektense büyük bedeller ödemeyi göze alarak ölümüne direneceklerini dünya aleme göstermeleridir.
İkinci olarak, sadece Kürdistan’ın diğer parçalarında değil Avrupa’da da Kürtlerin ve dostlarının öfkeyle ayağa kalkıp buna seyirci kalmayacaklarını militan bir dille ilan etmeleridir. Bu bağlamda özellikle Güney Kürdistan’da Kürt ulusal bilincinin yeni bir silkinişine tanık olduk.
Birbirini güçlendirip besleyen bu iki dinamiğin harekete geçişi sürecin merkezindeki ABD-Fransa-İngiltere üçlüsünü de ürküttü. Daha önce seyirci kaldıkları Alevi ve Dürzi katliamlarından farklı olarak sürecin bu kez hem Suriye’de sağlamlaştırmaya çalıştıkları düzeni allak bullak edecek yeni bir iç savaşa evrilmesinden hem de Irak ve Türkiye başta olmak üzere bölgede ve Avrupa’da doğurabileceği sonuçlardan korkarak frene basma gereği duydular. 18 Ocak’ta dayattıkları teslimiyet koşullarını revizyondan geçirip 30 Mart Mutabakatı’ndan esintiler taşıyacak hale soktukları 29 Ocak/30 Ocak Anlaşmasını önererek şu anki geçiş dönemine yol verdiler.
Sonuç olarak yıllardan beri “ortadan kalktı, tarih artık o odaktan okunamaz” denilen sınıf gerçeği Suriye somutunda da bütün çıplaklığı ve iğrençliğiyle karşımıza çıktı. Emperyalizm olgusu ve feodal aşiret gerçekliğinin soğuk yüzüyle karşılaştık. Hiç olmazsa yaşadığımız bu acı tecrübeden ders alarak hareket etmeliyiz bundan sonra. Her şeyden önce bir daha rehavete kapılmamalı, gevşememeliyiz. İkinci olarak, kendi gücüne güven devrimci ilkesini doğru yorumlamalı, bunun Rojava Devrimi için kanlarını dökmüş Türkiyeli devrimci müttefiklerini dahi küçümseyip aşağılamaya varan kibirli bir baş dönmesi halini almasına meydan vermemeliyiz. Üçüncü olarak dostumuzu-düşmanımızı tanımlarken devrimci teorinin yanı sıra tarihsel deneyimlerden süzülmüş doğru ölçütlere sırtımızı bu kadar kolay dönmemeliyiz. Tutulması gereken “yeni dönem çizgisi”nin iki temel dayanağını PKK önderlerinden Murat Karayılan da dile getirdi zaten:
Sürekli kendi öz gücümüze dayanmalıyız ve devletlerin değil kamuoyunun desteği temelinde hareket etmeliyiz.
Dipnotlar:
(6) Öyle ki, PKK’nin önder kadrolarından Sabri Ok, “Dünya tarihi deneyimlerinin tümünü toplasan yarım PKK etmez” diyebilecek kadar ileri gitti. Kandil’deki PKK yönetici kadroları içinde Marksizm’e en uzak, buna karşın dar milliyetçi eğilimin ve Öcalan’a gözü kapalı bağlılığın temsilcisi olarak tanıdığımız Ok’un 5-7 Mayıs tarihleri arasında yapılan PKK’yi fesih kongresinde yaptığı konuşmada şunları söyleyebildiği Kürt medyasında yayınlandı:
Dünyaya yetecek 52 yıllık bir tarihimiz var. Bir zamanlar nasıl savaşacağımız, örgütleneceğimize ilişkin birebir dünya tarihini okuyorduk. Şimdi ise tümünü toplasan yarım PKK etmez. Böylesi bir durumu dünyaya ve insanlık tarihine verdik. Evet bunlar bir değerdir. Sadece bizim için değil, insanlık tarihi için de bir değerdir. PKK bir ruh, ahlak, yaşamdır. Her şeyden önce Önder Apo’dur. Her zaman da diyoruz Apocu’yuz. Tüm önderler böyledir, peygamberler böyledir. (ANF, 16 Mayıs 2025, https://firatnews.com/guncel/sabri-ok-kendinize-ve-Onder-apo-ya-guvenin-212739)
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!