H. Selim Açan
Bir devrimi kendisini inkâra dönüşmeden koruyup sürdürmek en az onu başarmak kadar, hatta ondan daha fazla önemlidir.
Çünkü bir devrimin başarılamayışı en nihayetinde tarihsel bir fırsatın kaçırılması anlamına gelir, asıl olarak o fırsatın kaçırıldığı coğrafyayla sınırlı kayıplara, moral bozukluğu, kuşku ve güvensizliklere yol açar. Başarılmış bir devrimin tarihsel amaç ve hedeflerine uygun bir çizgide ilerleyip derinleşmek yerine yoldan çıkıp kendisine yabancılaşması ise dünya-tarihsel sonuçlar doğurur. Evrensel ölçekte moral bozukluğu yaratır, umutları kırar, o devrimde cisimleşen çizgi ve ideallerin geçerliliği ve gerçekleşebilirliği üzerine sorgulamaları beraberinde getirir. Dahası devrim düşmanlarının değirmenine su taşır, inkâr ve teslimiyet eğilimlerinin kendilerini aklayıp meşruiyet kazanmalarını kolaylaştırır.
Bir devrimin elinden geleni yaptığı halde gücünü aşan nedenler yüzünden dövüşerek yenilmesi ile kendisine yabancılaşarak kendini tüketmesi bu yüzden aynı şeyler değildir. Koşulların elverişsizliği ve güç yetersizliği nedeniyle alınacak bir yenilgi her zaman ‘son’ anlamına gelmez, Çarlık Rusyası’nda 1905 Devrimi ile 1917 Ekimi arasındaki ilişkide olduğu gibi çoğu kez yeni bir ‘başlangıç’ işlevi görebilir. Ya da 1871 Paris Komünü örneğinde olduğu gibi aradan yüzyıl dahi geçse arkadan gelen kuşaklar için esin kaynağı ve model olma özelliğini korur. Buna karşın temsil ettiği değerlere sırtını dönme pahasına dahi olsa kendisini ‘yaşatmayı’ her şey haline getiren bir devrim ise geçici hatta kalıcı olarak bu amacına ulaşacak olsa bile gerçekte ‘ayakta ölmüş’ demektir. 1979 Nikaragua devrimi ya da Apartheid rejimine son veren Güney Afrika Devrimi bu tarz ölümün canlı örnekleri olarak gözlerimizin önündedir. 20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratiklerinin sonradan geriye dönüş ve iflasla sonuçlanmasının yol açtığı umutsuzluk, güvensizlik ve itibar kaybının büyüklüğü ise ortada.
***
Rojava Devrimi bugün yeni bir kritik eşikte.
Ortadoğu gibi herbiri birbirinden kokuşmuş dinci feodal ve faşist iktidarların hüküm sürdüğü bir coğrafyada demokratik-halkçı bir toplumsal-siyasal model olarak filizlendiği andan itibaren sadece askeri yönden değil asıl ideolojik ve siyasi açıdan geriletilip boğulmak isteniyor.
Bu saldırganlığın başını, Kürtlere sadece Kürdistan’ın Kuzey parçasında (Bakur) değil diğer parçalarında da gün yüzü göstermemeyi ‘varoluş’ sorunu olarak gören ırkçı faşist Türk burjuva devleti çekiyor. Aralarındaki bütün çelişkilere karşın o bu konuda Arap ve Fars milliyetçiliğiyle ittifak halinde. Keza bölgedeki diğer tüm gerici rejimlerin yanı sıra ABD, Rusya ve AB emperyalizmi de Rojava Devrimi’nin kökleşip model haline gelmesine düşmanlıkta birleşiyorlar.
Bu kadar geniş bir cephe karşısında tutunup varlığını sürdürebilmek için Rojava devriminin bölge ve dünya halklarının desteği yanında düşman cephesindeki çelişki ve çatlaklardan yararlanmaya çalışması doğaldır. Ancak oturduğu yerden ahkâm keserek ‘steril bir devrim’ hayal eden tuzu kuru ahlâkçılık ya da Kürt düşmanlığını “anti-emperyalizm” maskesi altında gizlemeye çalışan küçük burjuva şoven milliyetçilik bunu yadırgar. Dahası, kimi zaaf ve eksiklerine rağmen Rojava Devrimi’nin demokratik halkçı özünü ve Ortadoğu coğrafyasında taşıdığı önemi küçümseyerek değersizleştirmeye çalışmanın bahanesi olarak kullanır. Rojava Devrimi’ni silah zoruyla boğmak için elinden geleni yapan burjuvazinin şoven düşmanlığıyla küçük burjuva milliyetçilik arasındaki sınırlar bu noktada silinir.
Rojava Devrimi’ne öncülük eden Kürt güçleriyle bölgedeki Amerikan kuvvetleri arasındaki taktik yakınlaşma 2014 Eylül’ünde Kobanê kuşatması sırasında başladı. Türkiye ve bölge gericiliğinin ABD’nin yönlendirmesiyle finanse edip donattığı IŞİD çetelerinin burnunun Kobanê önlerinde sürtüldüğünü gören ABD o günden sonra yeni arayışlara girdi. Esad rejimini sıkıştırmayı sürdürüp rakibi Rusya ve İran’ın Suriye topraklarındaki etkinliğini sınırlamak için yeni müttefik arayışlarına yöneldi. Bu arayış ABD’yi sahada etkinliği artan Kürtlere yöneltti, BAAS milliyetçiliğinin iktidarda olduğu yıllar boyunca Suriye rejiminin ikinci sınıf muamelesi yaptığı Kürt hareketi ise onurlu bir statü sahibi olma yolunda kan dökerek elde ettiği konumunu koruyabilmek için şiddetle ihtiyaç duyduğu silah ve askeri destek olanağını içeren bu yönelimi karşılıksız bırakmadı.
Karşılıklı ihtiyaçlar temelinde şekillenen geçici taktik bir ittifak sınırları içinde de olsa ABD gibi halkların can düşmanı emperyalist bir güçle ilişki kuşkusuz kabulü zor ve riskli bir ilişkidir. Ama bu ilişkiye sadece ABD’nin emperyalist karakteri ve sicilinden hareketle bakıp Rojava Devrimi’ne öncülük eden güçlerin IŞİD, El Kaide ve diğer bilumum İslamcı katil sürüsü yanında asıl onların arkasındaki güç olarak Türkiye faşizminin saldırılarına karşı koyabilmek için gelişkin silahlara ve askeri desteğe olan ihtiyacını görmezden gelmek, ancak önyargılı ya da artniyetli olmakla mümkündür.
Kaldı ki Kürt hareketi, ABD ve bölge gericilikleri tarafından kışkırtılıp desteklenen gerici iç savaşın başından beri Suriye rejimine silah sıkmadı. Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Türkiye rejimi tarafından da kendisine bu yönde yapılan baştan çıkarıcı önerilerin hepsini reddetti. Hatta Esad rejiminin en sıkışık dönemlerinde Halep’in merkezinin savunulmasında olduğu gibi İslamcı çetelerin saldırılarına karşı rejim kuvvetleriyle birlikte savaştı. Ama ne zaman Suriye rejimi askeri bakımdan kendisini topladı, Rusya’nın, İran’ın ve Lübnan Hizbullahı’nın da desteğiyle değişik cephelerde çetelere üstünlük sağladı, Kürtlere karşı BAAS milliyetçisi geleneksel kodlarına geri döndü. Suriye rejiminin Mahmut Esat Bozkurtları olarak tanımlayabileceğimiz Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat, yardımcısı eski BM temsilcisi Beşşar El Caferi ya da Beşar Esad’ın siyasi danışmanı Buseyna Şaban gibi rejim sözcüleri ,Kürtlerin bundan sonra da Suriye’de ancak rejim ne kadar hak tanırsa o kadarla yetinmek zorunda olduklarına” dair demeçler verir oldular. Rusların zorlamasıyla zaman zaman bir araya gelen Suriye Demokratik Güçleri temsilcileriyle rejim temsilcilerinin yaptıkları görüşmelerden bu yüzden bir sonuç çıkmadı bugüne kadar. (*)
Suriye rejiminin sinsiliği, Türkiye’nin Taksim provokasyonunu bahane ederek başlattığı son saldırı dalgası ve yeni işgal hazırlıkları sırasında kendini bir kez daha gösterdi. Demokratik Yönetim ve SDG komutanlığı, Efrin işgali öncesinde de yaptığı gibi “Madem buralar Suriye toprağı, gelin birlikte savunalım” çağrıları yapıyor. Ama Esad rejimi “fırsat bu fırsattır” kafasıyla Haseke civarındaki petrol alanları başta olmak üzere Kürtlerin ellerindeki bütün pazarlık kozlarını kendisine teslim etmesi şartını koşuyor. Bu anlamda, Kürtlerle demokratik temelde karşılıklı saygıya dayalı bir anlaşmaya gitmektense, Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla önceden işgal ettiği yerlere bu kez en azından Münbiç, Tel Rıfat ve Kobanê’yi de ekleyerek Suriye toprakları üzerindeki işgalini genişletip kalıcılaştırmasını tercih ettiğini kanıtlıyor. Anlayacağınız, Tayyip Erdoğan ve Esad rejimleri geleneksel Kürt düşmanlığı temelinde birbirlerine bir kez daha yakınlaşıyorlar. Aralarındaki fiili paslaşma o kadar açık ve mide bulandırıcı ki, Türkiye’nin son hava saldırıları sırasında çok sayıda sivilin yanı sıra 52 Suriye askeri de öldüğü halde -SDG’nin kayıpları bunun yarısından az- Esad rejiminin gıkı dahi çıkmadı.
Zaten Kürtleri hedef alan bombardıman ve işgal operasyonları konusunda hepsi suç ortağı. Herbiri kendi bencil hesapları doğrultusunda “tavşana kaç, tazıya tut” taktiği izliyor. Rusya güya “Kürtlerle Esad rejiminin oturup anlaşmalarını” ister görünüyor. Bu konuda zaman zaman inisiyatif de alıyor. Fakat hiçbir zaman Kürtlerin yerel yönetim düzeyinde Anayasal güvenceye bağlanmış haklara sahip olmalarından yana net bir ağırlık koymuyor. Zaten Kürtlerin haklı ve meşru talepleri onun umurunda değil. Onun asıl derdi Kürtleri çaresiz bırakarak ne kendisinin ne de Esad rejiminin diş geçirebildiği Haseke ve civarındaki petrol alanlarıyla buğday tarlalarına kolayca el koyabilmek için özerk yönetim ile ABD arasına kama sokmak.
Suriye hava sahasının Türk uçaklarının uçuşuna kapatılması Rojava Devrimi’nin kendisini kendi güçleriyle savunabilmesi için hayati önemde. Gerçi Batı’daki Efrin’den Doğu’daki Haseke’ye kadar Rojava Kürdistanı (Kuzey ve Doğu Suriye) arazi yapısı bakımından hava ve uzun menzilli topçu desteği yanında özellikle zırhlı birliklere sahip düzenli ordu harekatlarına karşı savunulması çok zor düz bir arazi. Fakat Rojava halkları ve enternasyonal güçler bu büyük dezavantaja rağmen topraklarını ve devrimi etkili bir tarzda savunabilecek ustalık ve yeterliliğe sahipler. Irak ve Suriye orduları yanında Barzani’nin peşmerge ordusunu da saatlerle sayılı süreler içinde perişan eden IŞİD ve El Kaide çetelerine karşı savaşlarda bunu defalarca kanıtladılar. Lâkin işin içine zırhlı birlikler, özellikle de hava desteği girince gerillanın yapabileceği fazla bir şey kalmıyor. Suriye hava sahasının denetimi ise Rusya ve ABD’nin elinde. Zaten özerk yönetim ve SDG komutanlığını ABD ile askeri alanla sınırlı taktik bir ilişkiye yönelten temel etkenlerden biri de bu beklenti.
Ne var ki Rusya gibi ABD de Rojava Devrimi’nin bu zayıflığını ona karşı koz olarak kullanıyor. Türkiye gibi bölge çapında stratejik bir müttefikini tamamen küstürmemek gibi bir bahanenin de arkasına saklanarak özerk yönetime şantaj yapıyor. Barzani klanının ihanet çizgisinin Rojava’daki uzantısı ENKS’ye ve kim kendilerine daha fazla öderse onun adamı olmayı geçim kapısı haline getirmiş bazı Arap aşiretlerine yönetimde daha fazla yer ve yetki verilmesi gibi şartlar koşarak Rojava Devrimi’ni ideolojik-siyasal yönlerden de sulandırıp zayıflatacak dayatmalarda bulunuyor.
19 Kasım’dan bu yana Türkiye’nin yoğun hava ve topçu saldırılarına hedef olan Rojava yeni bir işgal harekatı tehdidiyle karşı karşıya. Ukrayna Savaşı’nın yol açtığı boşluklar ve fırsatlardan yararlanma hesabıyla hareket eden Tayyip Erdoğan iktidarı belli ki yakında yeni bir kara harekatına girişecek. Daha önce işgal ettiği yerlere ek olarak en azından Münbiç, Tel Rıfat ve Erdoğan’ın kuyruk acısı olan Kobanê’yi düşürmeyi hedefleyecek. İdlip, Serekaniye, Gre Spi ve Efrin örneklerinde olduğu gibi emrindeki İslamcı çeteleri ve onların yakınlarını yerleştirerek o toprakları da Kürtsüzleştirmeye çalışacak. Bu anlamda tehlike büyük ve ciddi.
Ne var ki Rojava Devrimi’nin askeri ve siyasi yönetim kademelerinde bulunan bazı isimler, bu sıkışmışlık ortamında Rojava Devrimi’nin iddiası ve ruhuyla bağdaşmayan bazı tutarsızlıklar sergileyebiliyor. Devrimin sembollerinden biri haline gelen SDG komutanı Mazlum Abdi’nin ABD’de yayınlanan Washington Post’a yazdığı bir makale bunun son örneği oldu. (Siyasi kadrolardan İlham Ahmet de 27 Eylül 2021’de Washington Institute’nün düzenlediği online toplantıda Özerk Yönetimi temsilen benzer bir söylemde bulundu.
Mazlum Abdi, 3 Aralık’ta The Washington Post’a “Biz Suriye’de ABD’nin en sadık müttefikiyiz, bizi unutmayın” başlığını taşıyan bir makale yazmış. Makalenin devamında Amerikan kamuoyunun IŞİD konusundaki duyarlılığına hitap ederek Türkiye’nin işgal tehdidi ve operasyonları nedeniyle ABD ile kurdukları ittifakın tehdit altında olduğunu dile getirmiş.
Hangi yakın, somut ve ciddi tehlikenin basıncı altında dile getirilmiş olunursa olunsun bu makalede dile getirilen yaklaşım kabul edilemez!..
***
“(Suriye’de- nba) ABD’nin en sadık müttefikiyiz” vurgusuyla Amerika’nın destek ve himayesini elde etmeye çalışmak her şeyden önce Rojava Devrimi’nin ruhu ve karakteriyle bağdaşmaz! Rojava Devrimi’nin özü ve iddiası nedir, ABD kimdir diye sormak bile yeterlidir buradaki uzlaşmaz karşıtlığı görmek için. “ABD’ye sadakat” demek Rojava Devrimi’nden de devrimcilik iddiasından vazgeçmek demektir! Bunun lâmı-cimi yoktur. Bu kadar açık ve net!
Üstelik bu, siyasi taktik açısından da akıl almaz bir dar görüşlülük ve nafile çaba anlamına gelir. ABD gibi her türlü devrimin ve dünya halklarının baş düşmanı emperyalist bir devlet, Ortadoğu gibi stratejik çıkarlara sahip olduğu bir bölgede politikasını ahlâki ve insani ölçüler temelinde belirlemez. Muhatapları istedikleri kadar kendilerini ona beğendirmeye, onu bu temelde etkilemeye çalışsınlar emperyalist bir güç olarak ABD yönetimi bu çırpınışları kaale dahi almaz. Kendisine yıllarca köpeksi bir sadakatle hizmet eden İran Şahı ya da Hüsnü Mübarek gibi piyonlarını dahi gözünü kırpmadan harcayabilen elleri kanlı bir emperyalistin politikalarını bu tür tiratlarla etkilemek zerrece mümkün değildir ama kendini bu tarzda ona beğendirmeye çalışmanın dünya halklarının, en başta da Arap ve Fars halklarının nefretini kazanacağı kesindir.
Bu nefret aynı ya da komşu topraklarda yaşayan halklar arasında duygusal ve ruhsal yabancılaşma hatta düşmanlaşmaya kapı açar. Bu ruhsal kopuş bir kez yerleşip kökleşecek olursa, bunun telafisi, halklar arasındaki ilişkileri zehirleyici sonuçlarını ortadan kaldırmak kolay olmaz. Nitekim Kürtlere yıllarca kimlik dahi vermeyen BAAS milliyetçisi Suriye rejimi SGD ile demokratik içerikte bir uzlaşma arayışına yöneleceği yerde eski inkârcı despotik politikalarını sürdürmekteki ısrarını hâlâ onu “ABD’nin piyonu” olarak göstermeye çalışarak bu nefrete oynamaktadır. Mazlum Abdi, Washington Post’a yazdığı makalede sergilediği görünümle Esad rejiminin (sadece onun da değil, Rojava Devrimi’ni değersizleştirip itibarsızlaştırma çabasında olan bütün şoven ve sosyal şovenlerin) bu demagojisine kan taşımıştır.
Kürt siyasal hareketinin her parçada olduğu gibi her parçanın kendi içinde de sınıfsal açıdan olduğu gibi ideolojik-siyasi eğilim ve beklentiler bakımından da homojen bir karakter taşımadığı bilinen bir gerçektir. Baştan belirli bir sınıfsal tercih temelinde örgütlenen homojen hareket ve örgütlenmelerden farklı olarak ulusal temelde örgütlenen bu hareketin farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarını ve ruh hallerini yansıtan farklı beklenti ve eğilimleri bünyesinde bulunduran bir koalisyon özelliği taşıması doğaldır. Aynı etnik kökene sahip bir toplumun farklı sınıf ve kesimlerini peşinden sürükleyip bünyesinde toplayabilmesi sınıfsal bir hareket için zaaf anlamına gelirken ulusal bir hareketin öncülük iddiasının gücünü, etkisini, bu anlamda başarısını gösterir. Bu bağlamda Kürt sorununda Barzani ve Talabani çizgilerinde cisimleşen yozlaşmış feodal milliyetçi çizginin devrimci alternatifini oluşturan Kürt özgürlük hareketinin bünyesinde de ulusal sorunu halkçı hatta sosyalist bir yaklaşımla ele alan kadrolar ve toplumsal kesimler olduğu gibi kır ve kentin orta sınıflarının yaklaşım ve ruh hallerini yansıtan dar milliyetçi yaklaşımlar da kendini gösterebilmektedir.
Barış ya da parlamenter mücadeleye biçilen rol konularında olduğu gibi ABD ile ilişkiler konusunda da bu ikinciler karşımıza “Herkes ABD ile ilişki kuruyor, biz Kürtler kurunca mı kabahat?..” sorusunda cisimleşen bir oportünizmle çıkabiliyorlar. Bu sorunun kendisi aslında kimin gerçekte hangi zeminde durduğunu ele veren bir turnusol kağıdı. PKK’nin önder kadrolarından Rıza Altun’un Efrin işgalinin ardından 26 Ocak 2018 tarihinde ANF’ye yaptığı değerlendirme -PKK’nin başka önder kadrolarının da bu içerikte sayısız demeci ve yazısı vardır- tam da hareket içinde ve çevresinde bu anlayışta olanlarla araya çok net sınır çeken devrimci yaklaşımı dile getirir. (**)
Keza Rojava Devrimi’nin önde gelen siyasi kadrolarından Aldar Xelil’in 2019 Değerlendirmesi’nde dile getirdiği şekilde Arap ülkeleri, Avrupa ve Rusya’yla olduğu gibi ABD ile ilişkilerde de “… Bu ilişkilerde belirleyici olan biz hiçbir zaman diğer tarafın hesabı doğrultusunda bir taraf ile alıp-vermedik. Ya da bir tarafa karşılık diğer tarafla görüşmedik. Her zaman üçüncü hat korundu. Herkesle ilişki geliştirildi” temelinde dengeli bir ilişki anlayışında olanlar da vardır. (2 Ocak 2020, ANF, https://firatnews.com/rojava-surIye/xelil-muecadelemiz-2020-yilinda-da-araliksiz-suerecek-135345)
Dolayısıyla Mazlum Abdi’nin Washington Post’a yazdığı makalede sergilediği kabul edilmez profili “savunma” adına “Herkes ABD ile ilişki kuruyor, biz kurunca mı kabahat?..” yaklaşımı, demokratik halkçı bir model olarak Rojava Devrimi’nin Barzani (ve Talabani) klan(lar)ının Başûrê Kürdistan’da kurdukları “özerk yönetim” anlayışıyla olan nitelik farkını sıfırlayıp Rojava Devrimi’ni ikincisinin derekesine indirgemekle aynı anlama gelir. Öte yandan bu anlayış, “Kürtler olarak bizim de bir çatımız, yönettiğimiz bir toprak parçası olsun da isterse çamurdan olsun” zihniyetinin değişik bir ifadesidir. Bu soruyu soranlara o zaman bizim de şu soruyu sorma hakkımız doğar: Nerede kaldı ‘devletsiz-ekolojik-halkçı konfederalizm’ paradigması?…
“Herkes ABD hatta İsrail’le ilişki kurarken Kürtler niye kuramasın” tezinin sahibi İsmail Beşikçi’dir. Beşikçi bugün Güney Kürdistan’ı (Başûrê Kürdistan) PKK şahsında Kürde yasaklayan, dahası PKK’yi tasfiye etmek için Kürt düşmanı katliamcı Türk devletiyle işbirliği yapmakta hiçbir siyasi ve ahlâki kaygı duymayan Barzani ailesinin ihanet çizgisi ve çürümüş hırsız yönetiminin fanatik bir savunucu olarak çıkıyor karşımıza. Bir biçimde elde edileni olduğu kadarıyla korumayı her şey haline getiren dar milliyetçi fanatizmin, “olsun da isterse çamurdan olsun” oportünizminin nerelere savrulabileceği konusunda hiç olmazsa bu örnek uyarıcı olmalıdır.
(*) Bizzat Beşar Esad’ın Rusya Devlet Televizyonu Rossiya 24’e 5 Mart 2020 tarihinde verdiği demeçte şu söyledikleri, Kürt sorununu inkâr noktasında Suriye rejiminin Türk devletiyle nasıl aynı kafada olduğunun kanıtıdır:
“Kürt meselesi diyorlar, Suriye’de Kürt meselesi diye bir şey yoktur. Nedeni de çok açık. Bazı Kürtler hayatları boyunca Suriye’de yaşamıştır. Suriye’nin kuzeyinde (Rojava’da) yaşayan Kürtler geçtiğimiz yüz yılda Türkiye’nin baskıları sonucu kuzeye yerleşmişlerdir, biz de onları misafir olarak ağırladık. Kürt, Ermeni ve diğer farklı gruplarda Suriye’ye yerleşti. O zaman hiç sorunları yoktu. Örneğin Suriye sorunu Ermeni sorunu diye bir şey yok. Aynı zamanda farklı bileşenler de ülkede bulunuyor. Bizim onlarla sorunumuz yok, neden Kürtlerle olsun? Ayrımcı fikirleri olan gruplarla sorunumuz var. Özellikle de seksenli yıllardan itibaren. Ancak Türkiye onları öldürmeye ve bastırmaya başlayınca biz de onların buraya gelmelerine izin verdik ve mücadelelerine karşı çıkmadık. Suriye’de vatandaşlık hakkına sahip oldular, aslen Suriyeli değiller. Biz Kürtlere karşı o kadar olumlu yaklaşırken neden bunun adına ‘Kürt meselesi’ deniliyor? Bence bu terim doğru değildir bu bir hayal ve yalanın ürünüdür” (Beşar Esad, “Kürtlerle Türkiye’ye karşı ortak savaş dışındaki bir hususta anlaşamayız”, Artı Gerçek, 6 Mart 2020, https://artigercek.com/dunya/esad-kurtlerle-turkiye-ye-karsi-ortak-savas-disindaki-bir-hususta-anlasmayiz-120488h)
(**) O konuşmasında, “…‘Rusya Kürtleri sattı’ veya ‘ABD Kürtleri sattı’ söyleminin yanlış olduğunu, çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’nin ne Rusya ne de ABD ile böyle bir ilişki ve ittifakının olmadığının” altını ısrarla çizen Rıza Altun şunları söyler:
“… Şunun anlaşılması gerekiyor; Rusya’nın bizi satacak bir şeyi yok. Rusya çok şey satıyor doğrudur. Rusya’nın satmadık hiçbir şeyi yok. Her şeyi satar. Özellikle de dikkat edilirse diyor ki; bu tür eleştiriler karşısında “bizim Kürtlere borcumuz yok”. Rusya böyle bir açıklama yapıyor. Doğru, Rusya’daki mevcut siyasi erk açısından baktığımız zaman onun insanlığa karşı bir borcu, ahlaki bir borcu ve zorunluluğu yoktur. Her şeyi satmak onun temel varoluşu ve temel esasıdır. Ama bunun PKK’yi ve YPG’yi satması mümkün değildir. PKK ve YPG bununla satılacak tavaud bir ilişki içerisinde değil. Aynı kulvarda değil, aynı ideolojik politik çizgide değil, aynı örgütsel mücadele içerisinde değiliz. Neyimizi satacak! Kendi kendisini satıyor, halkını satıyor, ahlakını satıyor. Bunları satıyor doğrudur. Ama bizi satamıyor. Bu bizi satmak anlamına gelmiyor. Şimdiye kadar Kürtlere ne yapmış ki şimdi satıyor. Birilerinin kalkıp demesi gerekiyor ki, Rusya’nın şu yaklaşımı Kürtlere şunu vermiştir. Onun içinde şu ilişki var, bu ilişkiden dolayı da bunu satıyor. Öyle bir durum yok ve söz konusu değildir. Rusya tam tersine Kürtlerin yaratmış olduğu değerler üzerinde çöreklenerek bu değerleri götürüp BAAS rejimine peşkeş çekmek için habire baskı üzerine baskı, engel üzerine engel yaratıyor. Bu günde Türkiye’yi kışkırtıp Suriye’ye sokan da bu güçtür. Bu bir ihanet değil. Bu mevcut Rusya’nın çıkarlarının bir ifadesidir sadece. Kendi çıkarlarının ifadesidir. Ne kadar ahlakidir, politiktir, insanidir onu da başkalarının vicdanına bırakıyoruz. Bence eleştirilecekse ihanetten değil, onun ahlaki ve politik karakterinden dolayı eleştirilmesi gerekiyor.
Diğer taraftan yine Amerika içinde aynı şeyler söyleniyor. ‘Amerika Kürtleri yine sattı’ deniliyor. Amerika Kürtlerin neyini satabilir! Ancak Amerika ile stratejik ilişkiler içerisinde olan Kürtler varsa onları satar. Geleceğini Amerika’ya endekslemiş, geleceğini Amerika ile yaratmak isteyen Kürtler varsa bunlar için ‘sattı’ kelimesini kullanmak doğrudur. Ama Rojava’da satma diye bir şey söz konusu olamaz. Kim kimi nasıl satacak? Amerika’nın ideolojik yapısı, politik yapısı, stratejik hedefleri bağlamında düşünürsek, YPG’nin stratejik, ideolojik hedefleri bağlamında düşünürsek burada birlikte gelecek yaratacakları bir konsept söz konusu değil zaten. Böyle bir birlik söz konusu değildir. Mevcut ilişkileri nedir? Bir halkın özgürlük mücadelesinde ortaya çıkardığı değerler üzerinden kendi dünya sistemini kurmak isteyen bir emperyalist gücün bu değerler üstüne oturmasıdır. Zaten başından beri bu ilişkide hegemonik bir yaklaşım vardır. Bunun da bir çatışması ve savaşı var. Bunun bir mücadelesi vardır. Biz bunun mücadelesini yürütüyoruz. Şimdi bunun mücadelesini yürütürken eğer işler kolaydan Amerika’nın güdümüne terk edilebilseydi Amerika, Rusya ile anlaşıp Türkiye’yi tekrar Suriye’ye davet etmezdi. Amerika, Türkiye karşısında bütün hakaretlere rağmen yelkenleri suya indirip Türkiye’yi güçlü kılmazdı. Bunu yapmasının nedeni nedir? Daha çok Kürtleri büyük bir baskı altına almak, sınırlamak, tabiri caiz ise kafeslemek ve istediği gibi pazarlamaktır.” (Rıza Altun, Müttefikimiz demokratik güçlerdir, 26 Ocak 2018, ANF, https://anfturkce.net/dunya/altun-muettefikimiz-demokratik-gueclerdir-102164).
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!