H. Selim Açan
Sosyalizmin çekim gücünü yitirmesinin nedenleri tartışılırken karşımıza enva-i çeşit tez ve iddia çıkar. Bunları kabaca ‘nesnelciler’ ve ‘öznelciler’ şeklinde iki ana grupta toplayabiliriz sanırım.
Bütün kabahati komünist hareketin gücünü aşan, bu anlamda onun dışındaki etkenlerde arayanlar ‘nesnelciler’ kategorisini oluşturur. Bunlar her şeyin temelinde, dünya burjuvazisi ve uluslararası gericiliğin sosyalizmi inşa girişimlerini soluksuz bırakıp yoldan çıkarmak için yürüttüğü çok yönlü sistematik faaliyeti görürler. Öyle ki, bu yaklaşımı uçlaştıran kimi versiyonlar sosyalizme ihanet ettiklerini düşündükleri Kruşçev ya da Gorbaçov gibilerin iktidarı ele geçirmelerini bile bu karşı devrimci faaliyet ve komplolara bağlarlar. Nesnelci yaklaşımın kimi alt versiyonları, devrimci proletaryanın tarihteki ilk kapsamlı sosyalizmi inşa pratiğine Rusya gibi kapitalizmin yeterince gelişmediği geri bir ülkede girişmek zorunda kalmasını uğranılan başarısızlığın belirleyici nedenleri arasında sayarlar.
Her şeyi kişilerin, partinin hatta Marksist teorinin yetersizlik ve hatalarına bağlayan ‘öznelci’ yaklaşım ise çeşitlilik gösterir. Bu kategoriye girenlerin çoğunluğuna göre bütün sorumlu Stalin yoldaştır; bazıları Lenin’i ve onun özellikle de parti öğretisini işin içine katarlar; bir adım daha ileri gidenler Ekim Devrimi’ni “tarihsel bir hata” olarak görür; daha toptancı yaklaşım ise yaşanan sonucu Marksist teorinin “eksikliğine, yetersizliğine, geçersizliğine” bağlar. Öznelci yaklaşımın alt versiyonları içinde bütün sorumluluğu “Kruşçevci ihanete” ya da “Hain Gorbaçov’a” bağlayan versiyonlar fazlasıyla yaygındır.
Lâfı fazla yaymamak için aşırı basitleştirerek bir anlamda karikatürize ettiğim bu yaklaşımların her biri -aynı ölçüde olmasa da- üzerinde durulması gereken geçerli yönler içerir kuşkusuz. Fakat bu onlara bütünüyle haklılık kazandırmaz. Onların doğruyla teması teğet ilişkisi biçimindedir. Gerçekliğin bir yönünü en fazla bazı parçalarını dile getirmekle birlikte onun bütününü yansıtmaktan uzaktırlar.
Sosyalizmin Kavranışında Sığlaşma
Bu bağlamda ister ‘nesnelci’ isterse ‘öznelci’ karakterde olsun bu tarz “açıklamaların” istisnasız hepsi en başta idealizme özgü bir tek yanlılık ve indirgemecilikle maluldür. Doğruya en fazla temas ettikleri durumlarda bile bütünsel ve tutarlı bir sosyalizm kavrayışından uzaktırlar. Zaten bu makalenin konusu bakımından meselenin düğüm noktasını da bu oluşturur: Sosyalizmin itibar kaybına uğramasında, bütünlüklü ve tutarlı olmaktan giderek uzaklaşan -bu arada hayatiyetini de yitiren- sığlaşmanın rolü…
Komünizmin başlangıç/alt evresi olarak sosyalizmin tarihsel anlam ve işlevinin belirli yön ve parçalarla sınırlı kavranışı olarak tanımlayabiliriz bu sığlaşmayı. Öz olarak, proletaryanın şahsında insanlığın kurtuluş öğretisi olarak bilimsel sosyalizm öğretisinden uzaklaşma, ona ait olmakla birlikte onun kendisi (bütünü) olmayan ögelerin ‘her şey’ haline getirilmesi anlamına gelir. Özellikle de bazı yönlerdeki gelişme ya da araçların amaçlaştırılması biçiminde tezahür eder.
Marksizm’e ve sınıfsız komünist toplum idealine uzak hatta düşmanca bir yaklaşım sahibi oportünizm bu çarpıtmayı baştan bilinçli olarak yapar. Sosyalizmle ilgisi olmayan imitasyon bir “sosyalizm” anlayışını vazeder. Anti komünist özünü çoğu kez saklama gereği dahi duymayan bu burjuva sosyalizm anlayışlarının teşhisi (ve teşhiri) nispeten kolaydır. Asıl üzücü ve korkutucu olan, sosyalizme samimi bir bağlılık temelinde ortaya çıkanlarıdır. Bunlar genellikle belirli bir konjonktürün basıncı sonucu boy verirler. Elde olmayan nedenler kadar teorik yetersizlik, koşulların yanlış değerlendirilmesi hatta elde edilen umulmadık başarıların yol açtığı baş dönmesi vb. gibi öznel etkenler de tabii ki işin içine girer. Fakat hangi etkenler bütünlüğünün sonucu olarak hangi yönde nasıl olursa olsun sonuç olarak bu da bir sapmadır. Sınıfsız komünist toplum tarihsel amacı doğrultusunda ilerlemeyi yolundan çıkarır, giderek imkansızlaştırır, dahası o güne dek kaydedilmiş başarıları da anlamsızlaştıracak şekilde geri dönüşlere kapı açar. Sovyetler Birliği başta olmak üzere 20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa pratiklerinin sonuçta hüsranla noktalanmasından çıkarılması gereken en büyük ders kanımca budur.
Burada bir parantez açarak ‘bütünsel’ kavrayışın Marksist yaklaşım açısından önemini hatırlamak yerinde olur.
Marksizmde ‘Bütün’ün Önemi
Lukacs ‘bütün’ kavrayışının Marksist tutum/yaklaşım açısından önemini özlü bir tarzda özetlerken söze, “Marksizmi burjuva bilim ve düşüncesinden ayıran nitelik, ekonomik gerekçelerin tarihin açıklanmasında oynadığı öncel rol değil, ‘bütün’ anlayışı denen görüş açısıdır. Bütün kategorisi, yani bütün’ün parçalar üzerindeki her yönden belirleyici öncelik veya üstünlüğü Marx’ın Hegel’den alıp yepyeni bir bilimin temeli haline ama özgün bir anlayışla getirdiği yöntemin özüdür” diyerek başlar (G. Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, sf. 87, abç). Biraz uzun bir alıntı olacak belki ama devamında, idealist yöntemle Marksist diyalektik materyalist yöntem arasındaki özsel farkı şöyle tanımlar:
…Hegel’in diyalektik yöntemini, Herzen’in deyimiyle söylersek, ‘devrimin cebiri’ne dönüştüren Marx oldu. Ama bu, yöntemi öyle düpedüz materyalist anlamda tersine çevirmekle olmadı. Hegel yönteminde yatan diyalektik içerik gerçi bu ters-yüzlemeyle, ama daha çok yöntemin özüne yani bütün anlayışına; tüm kısmi fenomenleri, bütünün, düşüncelerin ve tarihin birliği olarak kavranan ve bütün denen diyalektik sürecin momentleri olarak görme anlayışına bağlı kalmakla su yüzüne çıkabildi. Marx’taki diyalektik yöntem toplumu bir bütün olarak kavramaya yöneliktir. Burjuva bilimi, bir yanda araştırılan nesneleri ayrıştırma ve yalnızlaştırmak öte yanda bilimsel işbölümü ve uzmanlaşmaktan ileri gelen -ve özel bilimlerin yöntemleri açısından gerekli ve yararlı- soyutlamalarla ilgileniyor; bunlara ya safdil bir gerçekçilikle ‘gerçeklik’ yakıştırıyor ya da güya ‘eleştirel’ bir yaklaşımla ‘bağımsızlık’ tanıyor. Oysa Marksizm bu ayrışık veya özelleştirilmiş belirtileri diyalektik birer moment düzeyine çıkarıp o düzleme yatırıyor, oraya indirgiyor. Gerçi elemanları ve kavramları soyutlamak, dolayısıyla yalnızlaştırma veya ayrışıklaştırmak hem bütün bir araştırma alanında hem de özel disiplinlerde bilimin elbette kaçınılmaz gereğidir. Ama belirleyici olan bu ayrışıklaştırmanın bütünü kavramaya yarayan bir araç olup olmadığı ve varsaydığı ve yöneldiği genel bağlamla daima bütünleşip bütünleşmediğidir; kısacası bu ayrışık parçalara ait soyut kavramların ‘bağımsızlık’larını hâlâ koruyup kendilerine yönelik bir amaç (Selbstzweck) veya hedef haline gelip gelmedikleridir. Çünkü Marksizm açısından son kertede hukuk, ekonomi, tarih vb. gibi bağımsız bilimler yoktur, tam tersine toplumun bütün olarak evrimine yönelik -diyalektik ve tarihsel- bütünsel bir tek bilim vardır. (agk, sf.88)
Sosyalizme ait bazı yön ve parçaların hatta kapitalizmden sınıfsız komünist topluma giden yolda bir ‘geçiş dönemi’ olan sosyalizmi ‘kendinde şey’ haline getirerek amaçlaştırmanın Marksizm’e aykırılığı biraz daha açıklık kazanmış olsa gerektir.
’60 Sonrası Yaşanan Patlama
Yukarda ‘sığlaşma’ olarak tanımladığımız bütünlüklü ve tutarlı bir sosyalizm kavrayışından uzaklaşma eğiliminin uluslararası komünist hareket saflarında ilk filizlenişi 1930’ların ortalarına kadar gider. Fakat bu deformasyon asıl patlamayı 1950’lerin sonu-1960’larda yaptı. Birbiriyle ilişkili fakat nitelikçe asla aynılaştırılamayacak, bu anlamda 2’ye karşı 1 şeklinde tanımlayabileceğimiz üç dinamik yol açtı bu patlamaya: Bunlardan aynı karşı devrimci öze sahip olan ikisi Kruşçevci ihanet ile ABD istihbarat kurumlarıyla emperyalist tekelci sermaye fonlarının işbirliği temelinde komünizme karşı açılan ideolojik Soğuk Savaş’tır. Bunların tam karşısında yer alan devrimci 1’i ise dünya komünist hareketi içinde AEP ve ÇKP öncülüğünde Kruşçevci revizyonist ihanete açılan savaş, daha doğrusu onun istenmedik sonucu oluşturur.
Bu devrimci tutumu diğer iki karşı devrimci dinamikle aynı bağlamda anmak ilk bakışta yadırgatıcı hatta kabul edilemez bulunacaktır muhtemelen. Fakat bu bağlantıyı sosyalizmin bütünsel kavranışından uzaklaşma sürecindeki etkileri yönünden, sadece bununla sınırlı kurduğumuz gözden kaçırılmamalıdır. Bu bağlamda bile birinciler tümüyle bilinçli karşı devrimci bir rol oynarken Kruşçevci revizyonist ihanete karşı açılan haklı tarihsel savaş proletarya devriminin izlemesi gereken yolun temel esaslarını savunma konusunda baştan aşağı devrimci bir konumdadır. Bu onları nitelikçe birbirlerine taban tabana zıt karşı cepheler haline getirir.
O halde aralarındaki bağlantı nerede diye sorulacaktır haklı olarak. Bu bağlantıyı kısaca, Kruşçevci revizyonist ihanete açılan devrimci savaş sırasında haklı olarak esas alınıp öne çıkarılan ideolojik-siyasal eleştiri konularının zamanla sosyalizmin özü-kendisi olarak algılanmasına yol açması şeklinde özetleyebiliriz. Bu aslında onun hedeflemediği ‘istenmedik bir sonuç’tur.
Stalin yoldaşın şaibeli bir biçimde son nefesini vermesinin ardından Molotov ve Kaganoviç gibi “eski Bolşevikler”in aymazlıkları yanında bürokratlaşmış diğer parti yöneticileri ve Mareşal Jukov gibi efsaneleşmiş askerlerin desteğini aldığı komplolar sonucu parti ve devlet yönetimini ele geçiren Kruşçev haini ilk büyük çıkışını 1956’daki 20. Kongre’de yaptı. Uluslararası karşı devrim ve onun mızrak başı işlevini gören Troçkizmin o günden beri diline doladığı Stalin yoldaşa yönelik alçakça iftiralarla dolu güya Gizli Rapor dışında emperyalizmle “Barış içinde bir arada yaşama” ve “Sosyalizme parlamenter yoldan barışçıl geçiş” revizyonist tezlerini ortaya attı. Arkasını sosyalizmi inşa sürecinde tayin edici bir işleve sahip olan partinin önderliği ve proletarya diktatörlüğünü tasfiye yöneliminin kılıfı olarak “Bütün halkın devleti” ve “Bütün halkın partisi” revizyonist tezleriyle getirdi. Uluslararası komünist hareket içinde başını AEP ve ÇKP’nin çektiği anti revizyonist güçlerin tepkileri de bu tasfiyeci revizyonist görüşlerin Marksist-Leninist yaklaşımla eleştirisi temelinde şekillendi. 1957 Moskova ve 1960 Bükreş toplantılarının ardından yaşanan büyük yarılma da bu eksende gerçekleşti ve giderek derinleşti.
Revizyonizme bu karşı çıkış tümüyle haklı ve devrimci bir itirazdı. Sosyalizmin inşasında Marksist-Leninist yaklaşımda ısrar anlamını taşıyordu. Fakat içerik itibarıyla sosyalizmin özü ve tarihsel misyonundan ziyade devrim ve sosyalizmi inşa sürecinde proletaryanın ve partinin öncülüğü, şiddete dayan devrim ve proletarya diktatörlüğünün zorunluluğu gibi onu gerçekleştirebilmenin zorunlu araçları üzerinde yoğunlaşan bir sınırlılık taşıyordu. O koşullarda bu elbette bir tercih sonucu olmayıp bu devrimci itirazı gerekli hale getiren gelişmelerin dayattığı bir zorunluluğun sonucuydu. Anti revizyonist kampa bu noktada belki sadece bu darlığı giderecek ufuk genişliğinin hiç olmazsa ilerleyen yıllarda neden sergilenmediği eleştirisi getirilebilir. Fakat bu eksiklik onun tarihsel haklılığını, meşruluğunu ve devrimci karakterini küçümseyip yok sayma gerekçesi olamaz. (Aynı şey, ilerleyen yıllarda işin içine jeostratejik hesapların, milliyetçi reflekslerin, şantaj ve yaptırım politikalarının vb. girmesi açısından da geçerlidir. Başlangıçtaki devrimci çıkışın ilerleyen yıllarda sosyalistlik iddiasının özüyle de ruhuyla da bağdaşmaz politika ve tutumlara evrilmiş olması o ilk reaksiyonun tarihsel açıdan haklılığını ve meşruluğunu ortadan kaldırmaz.)
Aralarındaki nitelik ve amaç farklılıklarına karşın sonuç olarak aynı tarihsel kesitte etkin olan andığımız üç dinamiğin toplam sonucu, bilimsel sosyalizm öğretisi olarak Marksizm ve sosyalizmin geçerliliği konusundaki kuşku ve güvensizliği kamçılamakla kalmadı, sosyalizmi savunmakta ısrarlı güçlerin saflarında da kafa karışıklığı ve yüzeyselleşmeye yol açtı. Sınıfsız komünist toplum tarihsel amacıyla bağlantısı içinde sosyalizmin özü ve oynaması gereken rol yerine onu inşa edebilmenin temel araçlarına odaklanan bir devrimci sosyalistlik anlayışı güç kazandı. Konunun özünden bu uzaklaşma teoride donma, düşünme tembelliği ve “taraftar psikolojisi”nin sağladığı kolaylık gibi başka etkenlerle de birleşerek yeni kırılma ve savruluşlara kaynaklık etti. Sonuçta ortaya devrimci bir bütünlükten yoksun, bu yüzden sık sık kendisiyle bile çelişkiye düşen ucube ‘sosyalizm’ savunuları çıktı. Öyle ki, toplumu oluşturan bireylerin ilgi duydukları konularda kendilerini geliştirebilmeleri için istedikleri gibi değerlendirecekleri boş zamanlarını çoğaltmayı hedefleyen bir sistem olan sosyalizmin amacının tam tersine “Emek en yüce değerdir” gibi bir slogan temelinde çalışmayı yücelten bir “sosyalistlik” iddiası mümkün ve yaygın hale gelebildi.
Bu sığlaşmanın vahim sonuçlarından biri de sosyalizm propagandasının mekanikleşip donuklaşması oldu. “Sosyalizm tartışmaları” ve “propagandası” işçi sınıfı ve emekçilerin yaşamlarına dokunan, onların öfke ve beklentilerine tercüman olan canlı ve çekici bir alternatifin dile gelişi olmaktan çıkıp “solcular” arasında cereyan eden ideolojik bir tartışma ve didişme görünümüne büründü. 1960’ların başlarından itibaren giderek çoğalan sosyalizme aykırı politika ve pratiklerin yarattığı hayal kırıklığı ve tepkilerle de birleşince bu hayattan kopukluk ve ruhsuzlaşmanın sonuçları ağır oldu. 1989 ve sonrasında tanık olunan iflas görüntüleri hepsinin üzerine adeta tüy dikti.
Sahi, Sosyalizmin Özünü Ne Oluşturur?..
Sosyalizm dendiği zaman Türkiye solunda büyük çoğunluğun aklına hemen -hatta bazılarında sadece- ekonomide kamu mülkiyeti ve planlama, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin çalışma ve yaşam koşullarının gözle görülür biçimde iyileştirilmesi, işsizliğin ortadan kalkması, barınma sorununun çözümü, eğitimin-sağlığın-ulaşımın parasız hale gelmesi, ezilen ulusların tam hak eşitliği, kadınların özgürleşmesi, bilimde-teknikte-sanat ve edebiyatta etkileyici atılımlar vb. gelir.
Daha çok ‘farklı ve özgün’ görünme merakından kaynaklı olarak kimileri sosyalizmin özünü proleter demokrasinin genişliği ve işleyişinde görür, kimileri üretici güçlerin gelişimini, ekonomide kaydedilen başarıları ve atılımı öne çıkarır, başka birileri sosyalizmin kendisinin bir geçiş dönemi olduğunu göz ardı ederek sosyalizmden de önce ona “geçiş dönemi” şeklinde bir ara dönem icat ettikten sonra “değer yasasını, parayı, bölüşüm ilişkilerinde burjuva hukuku tümüyle ortadan kaldıramamış bir sosyalizm sosyalizm sayılmaz” iddiasında bulunur. Kimileri materyalist dünya görüşüne dayalı bir sistem olarak sosyalizmi lâiklikle tanımlayıp onunla çiftleştirmeye çalışır, başka birileri aynı işlemi hukuk konusunda dener. Bütünlük düşüncesinden yoksunluk ve sosyalizmin özünün gözden kaçırılması kimilerinde toplumsal yaşamın farklı alanlarının birbirlerinden ayrıksılaştırıldığı eklektik ve tutarsız bir sosyalizm savunusu biçimine bürünür. Öyle ki, bir taraftan parti kadrolarından başlayarak devlet yönetiminde, ekonomide ve toplumsal ilişkilerde yozlaşma ve çürümenin nasıl boyutlandığına dair birbirinden tiksindirici olgu ve veriler sergilenirken diğer yandan o sistem ve toplumsal yapı hâlâ “sosyalist” olarak tanımlanmaya devam edilir.
Genel hatlarıyla andığımız bu “sosyalizm” tanımı ve tasavvurlarını gördükçe önce “Bunun neresi sosyalizm?” sorusu uyanır zihninizde, ardından “Bu sınırlar içinde yapılan ‘sosyalizm propagandası’ günümüzde kime ne anlatmış olur?.. Özellikle kazanmamız gereken işçi ve emekçi kitlelerin ilgisini ne kadar çeker, öyle bir dünya için dövüşmeye değer duygusunu ne ölçüde uyandırır?” sorusunu sormaz mısınız?…
Sosyalizmin özünü olabildiğince açık, sade ve etkileyici tarzda yansıtacak bütünlük düşüncesinde ısrar bu nedenle önemli. Yoksa mesele bizden farklı düşünenleri eleştirme ya da eskisi gibi birbirimizle sidik yarıştırma sorunu değil.
Bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atan tarihsel önderlerimiz, sosyalizmin üst/olgunluk aşaması olan komünizmi “özgürlük dünyası” olarak tanımlarlar. Çalışmanın mecburiyetten katlanılan bir angarya olmaktan çıkıp insanların keyif alarak yerine getirdikleri toplumsal bir varoluş biçimi haline geldiği bu toplumun karakteristik özelliğini sömürünün, bütün eşitsizlik, ayrımcılık, baskı biçimlerinin ortadan kalkması yanında her bireyin istediği yönlerde özgürce gelişimini mümkün kılacak koşulların yaratılması oluşturur.
Komünizmle bağlantısı içinde onların sosyalizmi nasıl tanımladıklarına dair çok sayıda alıntıyı peş peşe sıralamak mümkündür. Onların bu açımlamaları tarihsel hedef bilincimizin netliği ve kaybolmaması açısından kuşkusuz kulağımıza küpe olmalıdır. Fakat sosyalizme çekim gücünü yeniden nasıl kazandırırız diye bir derdimiz varsa ve bunun için ne yapmalı, nasıl bir yol izlemeliyiz sorusunu tartışıyorsak ölçüyü farklı yerden koymamız daha doğru olur. Örneğin, “Kadın-erkek, genç-yaşlı sıradan işçi ve emekçileri sosyalizm davasına nasıl kazanabiliriz” sorusu başlangıç adımı olarak yol gösterici olabilir. Ünlü bilim insanı Einstein, 1949 Mayısı’nda yayınlanan Neden Sosyalizm makalesinde sosyalizme niçin sempati duyduğunu açıklarken onu “Temel amacı insanlığı hâlâ aşamadığı vahşi (yırtıcı) evrenin ötesine taşımak olan, gelişkin sosyal ahlâk gayesine sahip bir sistem” olarak tanımlar. “Derin teori” meraklılarına bu belki çok basit ve yüzeysel bir tercih nedeni olarak görünebilir fakat bu aslında politikaya uzak insanların tercih yaparken kullandıkları ölçülere dair anlamlı bir örnektir.
Andığım makalesinin devamında Einstein, insanlığı yok oluşa sürükleyecek yeni bir savaş tehlikesini dahi umursamayacak ölçüde umutsuzluğa kapılmış biriyle yaptığı konuşmayı aktardıktan sonra, “Bu, kendisi içinde bir denge kurmaya çalışmış ve başarmaktan umudu kesmiş bir adamın ifadesidir. Bu, birçok insanın bugünlerde çektiği acılı bir yalnızlık ve izolasyonun ifadesidir. Nedeni nedir? Bir çıkış yolu var mı?..” sorularını sorar (bkz. https://www.ivmehareketi.com/2024/06/14/neden-sosyalizm-albert-einstein/)
Einstein’ın çektiği bu fotoğrafın, “Barbarlık içinde yok oluş…” tehlikesinin ‘sokaktaki insan’ tarafından bile görülebilecek kadar büyük ve yakın tehlike halini aldığı günümüzle benzerliği sizin de dikkatinizi çekti mi?.. Sosyalizme eski çekim gücünü yeniden kazandırarak onu güçlü bir alternatif haline getirme sorumluluğumuz işte bu yüzden büyük, yakıcı ve acil. Bunu başarabilmemiz içinse onun insanlığa nasıl bir gelecek vadettiğini ‘sokaktaki insanı’ dahi heyecanlandıracak somutlukta işçi ve emekçilerin gündemine taşımamız şart. Tarihsel önderlerimizin çizdikleri benzer çok sayıda tablo içinde en etkileyicilerden biri olan şu tasvire benzer açıklık, yalınlık ve somutlukta bir sosyalizm propagandasına -tabii ki süreklilik kazandırma yanında pratiğimizde de somutluk kazandırıp kitlelere güven vermek koşuluyla- kayıtsız kalınacağını düşünebilir misiniz:
…Şu anki konumuzu oluşturan ‘sosyalizmin insanlığa nasıl bir gelecek vaad ettiği, nasıl bir toplum ve birey yaratmayı hedeflediği, bunun sosyalizmin teorisindeki yeri’ konusuna tekrar dönecek olursak, buna verilebilecek en çarpıcı özet yanıtı Alman İdeolojisi’nde buluruz. Proletaryanın iki ölümsüz önderinin ortak ürünlerinden biri olan bu eserin kendisinden daha fazla bilinen ve Engels tarafından kaleme alınmış ünlü bir pasajında şunlar söylenir:
…İnsanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, yani kendine özgü çıkarlar ile ortak çıkar arasında yarılma olduğu sürece, dolayısıyla faaliyet gönüllü olarak değil de doğallıkla bölündüğü sürece, insanın kendi edimi insan tarafından kontrol edilecek yerde onu köleleştiren, insana karşı duran yabancı bir güce dönüşür.
Gerçekten de işbölümü ortaya çıkar çıkmaz, herkesin kendisine özgü, yalnızca kendisine ait bir faaliyet alanı olur. Bu faaliyet alanı ona zorla dayatılır ve kimse bu alanın dışına kaçamaz. Kişi avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirmendir; eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa işini sürdürmek zorundadır.
Oysa komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur…
Marks ve Engels’in bağımsız eserleri kadar klasikleşmiş bu ünlü alıntıda çizilen tasviri, ‘sosyalizm rüyasının dile gelişi’ olarak da okuyabiliriz. (H. Selim Açan, Sosyalizm Fil midir?, Alınteri 15 Temmuz 2014/Şubat Yayıncılık 2018)
[Devrimci Proletarya, Eylül-Ekim 2026, 19. Sayı]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!