Mustafa Adalızade
Gözlerimi açmamla bilincim tekrar gün yüzüne çıkıyor, gördüğüm herhangi bir rüyayı hatırlamıyorum ama bir şeyler olmuş yani ben uyurken içerde boş durmamışlar. Bu belki dünün düşüncelerinin ve tecrübelerinin bilinçaltıma dalıp 22 yıllık kolektif deneyimlerimle birleşmesi olabilir ama ne olduysa biri oraları toplamış, tozunu almış ve ben uyurken yanağıma bir öpücük kondurup gitmiş gibi.
Aniden aklımda bir anı beliriyor. 5-6 yaşlarındayım ve annemle sahile gelmişiz annem üzgün, darmadağın; annemin o zamanki halini hatırlamıyorum yani o zaman ona baktığımda ne hissettiğimi hatırlamıyorum yalnızca bir anı… annem bana kızmış ve küsmüş ben de kendimi affettirmek için bir kartonun etrafına taktığım mandallardan ona güneş yapmışım. Annem çabuk küsmez ama çabuk barışır, aslında bu onun sessiz çığlığıdır. Kimse onu anlamıyor ve bu anlaşılmazlık hissi birikiyor, yeteri kadar biriktiği zaman ise annem küsüyor ama annem bir kişi ve onun sorumlulukları var. Bizim ihtiyacımız olan annemin anlaşılması değil annemin sorumluluklarını yerine getirmesi, rolünü oynaması… Takdir ediyorum ki, kendisi bu rolü 50 yıldır eksiksiz oynuyor, sahi ben ne zaman bıraktım rolümü?
Gerçi ben hiçbir zaman iyi bir oyuncu değildim, oyundan zevk alsam da hiçbir zaman iyi bir evlat veya iyi bir sevgili olamadım. Annem denize taş atıyor gözlerindeki damlalar çenesine doğru akmaya hazırlanıyor, ben de taş atıyorum denize ama annem kadar uzağa atamıyorum. Sahi annemin taşları mıydı acaba gece gelenler? Annemden beklerim, sonuçta 30 yıldır bu rolü eksiksiz oynayan bir kadın kendisi ve her kadın gibi bunu anlaşılmadan yapıyor, acaba kendisi neden yaptığını biliyor mu?
Bunları düşünürken annemden 3 saat uzaktayım ve annemle konuşmayalı 3 gün olmuş… bir sigara yakıyorum telefonuma bakıyorum ve sigarayı söndürüp tuvalete gidiyorum. Bu aralar aynaya bakmayı seviyorum ama bazen aynaya bakmayı hiç sevmiyorum, gördüğüm yüz benimmiş gibi hissettirmiyor hatta canlı biri gibi de hissettirmiyor; onun nasıl güldüğünü nasıl konuştuğunu düşünemiyorum ama bu aralar aynaya bakmak hoşuma gidiyor. İyi birinin yüzü bu, gülmeyi seven birinin yüzü mezar taşlarındaki resimlere benziyor.
Giyinip dışarı çıkıyorum, çıkmamla beraber yüzüme çarpan sıcak rüzgâr yüzümü eritmek istiyor gibi ama gücü yetmiyor ve aklımda dün yaptığımız işin ne kadar tatmin edici olduğu var. Bu hoşuma gidiyor, sonradan proleter olmuş biri olarak yaptığım her iş benim için bir eğitim fırsatı gerçi genç biri olarak hayat benim için böyle şu an ama bu uzun bir mevzu.
Proleter ne demek sahi, kitapta şunu diyordu “yaşamak için emeğini satmak zorunda olan herkes proleterdir.” Ama burada çoğumuzun kaçırdığı şey şu ki, dünyamızda yaşamak bir hak değil bir ödül bir hediyedir; bazılarına bu doğuştan verilir ama bunun farkında olmadıkları için değerini bilmezler. Bazıları da bunu görkemli savaşların sonucunda bir ganimet olarak alır, kazanır onu ve o insanlar aldıkları nefesin bile değerini bilir. Bazıları ise daha o savaşı kazanamamıştır ve kazanacak gibi de değillerdir. İşte bir işçi bu savaşı kazanmaya en yakın kişidir çünkü onda her silah vardır, her aracı kullanmasını bilir -bilmese bile öğrenebilir- ve kullandığı araç sanki onun bir uzvuymuş gibi araçla kısa sürede bütünleşebilir.
İşçinin hayatında birçok sorun vardır; patronuyla, annesiyle, babasıyla, kardeşiyle, karısı ya da kocasıyla, çocuklarıyla, kendisiyle… herkesle sorunu vardır onun ve bunlar dönüşümlü sorunlardır; yani bir sorunu çözdüğü zaman o sorun dönüşür ve farklı bir sorun olur ya da farklı bir sorunla birleşir ve yeni bir sorun oluşturur; sorunlar dünyasında ihtimaller sonsuzdur. İşçi soruna saygı duyar çünkü şunu bilir her sorunun çözümüyle beraber işçinin benliğinde bir şey değişmiştir; belki yıpranmıştır, sakatlanmıştır, yorulmuştur… İşçi buna da saygı duyar çünkü işçinin savaşı çok yönlü bir savaştır ve bu savaşta işçinin nihai aracı kendi bedenidir. İşçinin sorun çözme iradesi o kadar büyüktür ki, bu onun vücudunu bile şekillendirmiştir, aslında her şeyini şekillendirmiştir bir sorun çözücüdür o. Diğer insanların sorunlarını görebilir hatta bu sorunların neye dönüşeceğini bile tahmin edebilir ve hem kendi hem diğer insanların sorununu çözmek için uzun ya da kısa süreli ortaklıklar da oluşturabilir -tabii diğerlerinin onun sorunlarına saygı duyması şartıyla. Karşılaştırma yapmak için küçük burjuvanın nasıl olduğunu söyleyeyim: Küçük burjuva çelişkili bir varlıktır onun yaptığı her şey çelişkilidir. Çelişki ise şudur küçük burjuva hayatta her şeyden çok burjuva olmak isterken en istemediği şey ise proleter olmaktır, bu çelişki onun bütün hayatına yön verir. İşte böyle huzursuz bir varlıktır küçük burjuva, yazık ona! Bu düşünceler içinde derneğe geliyorum, kapıyı açıyorum ve farklı bir rüzgar yüzüme çarpıyor: Günaydın Maviş Abi 1..
Selamlaştıktan sonra yapacağım işleri düşünüyorum ve bir plan yapıyor, bu planı uygulamaya başlıyorum; beş buçuk kaşık çay ve belli bir miktar su. Burası bir kurum ve her kurum gibi standartları, bir estetiği ve kendi imgeleri var ama burası bir aracı kurum olduğunun farkında. Burası bir amaca hizmet eden bir araç ve araçlar amaca ulaşma yolunda farklılık geçirebilir. Bu yönüyle de bu araç canlı bir organizma gibi. Bu aracın yapıcısına büyük saygı duyuyorum kuşkusuz bir sorun çözücü ve yapıcı olarak benden daha maharetliymiş!
Yarım saatlik bir çalışmadan sonra çay da ben de demimizi almış durumdayız, çayımı koyduktan sonra bir sigara yakıyorum ve Maviş abiyle kesişiyoruz; o gülüyor ben de gülüyorum o hep gülüyor ben hep gülemiyorum.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!