Salı, 18 Ağustos 2026

“Süreç” Neyin Çözümü?*



Bugün her şeyden önce “Süreç”in seyircisi olmaktan çıkılmalıdır! Kuyrukçular ya da komplo arayıcılarından farklı olarak devletin Kürt dinamiğiyle kurduğu ilişkinin hangi temelde yeniden düzenlendiği ve bunun faşist Türk siyasal rejimi, burjuva devlet yapısı ve Ortadoğu’daki güç dengeleri bakımından ne anlama geldiği sorusundan hareket edilmelidir..


*/Aşağıdaki makale, yayına hazırlanmakta olan Devrimci Proletarya dergisinin Eylül-Ekim 2026 tarihli 19. sayısının manşet yazısıdır/

Kürt Sorunu, Devletin Yeniden Konumlandırma Stratejisi ve Devrimci Bir Hat

“Süreç” adı verilen yeni dönem, burjuva anlamda dahi yalnızca silahların bırakılması, çatışmanın sona erdirilmesi ya da PKK’nin kendisini feshetmesi üzerinden okunabilecek dar bir “güvenlik” meselesi değildir. Bu daraltıcı okuma, sorunun özünü gizleyen ve devletin egemenlik alanını sorgulanmaz kılan bir çerçeve içine hapsolmayı getirir. Burada tartışılması gereken, devletin Kürt dinamiğiyle kurduğu ilişkinin hangi temelde yeniden düzenlendiği ve bunun faşist Türk siyasal rejimi, burjuva devlet yapısı ve Ortadoğu’daki güç dengeleri bakımından ne anlama geldiğidir. Bu ilişki yeniden düzenlenirken devletin hangi araçları kullandığı, hangi kurumları devreye soktuğu ve hangi söylemsel stratejileri benimsediği sürecin gerçek niteliğini belirleyen temel unsurlardır.

Soruyu bu nedenle baştan doğru sormak gerekir: Bu “Süreç” neyin çözümüdür? Kürt halkının onlarca yıldır dile getirdiği ve uğruna çok büyük bedeller ödediği ulusal, demokratik ve siyasal taleplerin çözümü mü yoksa devletin Kürt siyasal hareketinin silahlı kapasitesini ortadan kaldırarak Kürt dinamiğini mevcut sistem içerisinde yeniden konumlandırmasının bir biçimi mi? Bu ikisi arasındaki fark yalnızca terminolojik değildir; bir ulusal sorunun çözümü ile bir ulusal hareketin sistem içerisinde yeniden konumlandırılması aynı siyasal süreç değildir. Devlet kendi tarihsel pratiğini ve egemenlik biçimini sorgulatmayan aksine onu pekiştiren bir çözüm anlayışıyla hareket ederken, ezilen halkların özgürlük ve eşitlik talepleri bu çerçevenin dışında kalır. Bu nedenle devletin “çözüm” dediği şey ile Kürt halkının mücadeleyle kazanmayı hedeflediği “demokratik dönüşüm” arasındaki mesafeyi netleştirmek sürecin sınıfsal ve siyasal karakterini anlamanın ilk adımıdır.

Mevcut “Süreç” 2009-2015 döneminden farklı bir bölgesel ve siyasal konjonktürde ilerlemektedir. Devlet Bahçeli’nin Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’a “umut hakkı” tanınması çağrısıyla başlayan süreç  27 Şubat 2025’te Öcalan’ın silah bırakma ve fesih çağrısı, 12 Mayıs 2025’te PKK’nin silahlı mücadeleye son verme ve kendisini feshetme kararı, 11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’deki sembolik silah yakma töreni, bu arada Meclis’te bir Komisyon kurulup onun bir yıl boyunca havanda su dövmesinin ardından bir Rapor hazırlaması ve 10 Ağustos 2026’da Çerçeve Yasa’nın Meclis’ten geçmesiyle yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Bu kronoloji, sürecin devlet tarafından adım adım inşa edildiğini ve her aşamanın dikkatle hesaplanmış siyasal sonuçlar taşıdığını göstermektedir.

Burada devletin kullandığı kavramların arkasındaki maddi ve sınıfsal ilişkilere bakmak durumundayız. “Terörsüz Türkiye”, “toplumsal bütünleşme”, “milli dayanışma”, “entegrasyon”, “silahsızlanma” ve “normalleşme” gibi kavramlar yalnızca çatışmasızlığı tarif eden teknik ifadeler değildir. Bunlar aynı zamanda devletin sorunu hangi çerçeve içinde tanımladığını gösterir ve bir sorunun nasıl tanımlandığı, onun nasıl çözüleceğini de büyük ölçüde belirler. Devlet, sorunu “terör” ekseninde tanımlayarak Kürt halkının meşru taleplerini güvenlikçi bir anlayışın içine hapseder ve böylece bu talepleri olağan siyasetin dışına iter. Bu dilsel strateji aynı zamanda devletin kendi otoritesini yeniden üretmesinin ve meşruiyet krizlerini aşma arayışının aracı haline getirilir.

“Kardeşlik” Söyleminin İdeolojik İşlevi

Gerici faşist rejim ve onun tüm borazanlarının “Bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği” söylemi sürecin en gözde ideolojik kılıfı haline getirilmiştir. Ne var ki bu söylem tarihsel gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan bir palavradır. Türk egemen sınıfları başları sıkıştığında kardeşlikten bahsetseler de eşitleşmede anlamını bulacak kardeşleşmenin gerçekleşmesine asla yönelmezler. “Kürt-Türk kardeşliği” söylemi Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok tüketilmemiştir. Fakat bu söylemin en belirleyici çelişkilerinden birisi “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”da Kürdün adının dahi olmayışıdır! Yasa, Kürt halkının ulusal varlığını, dilini, kültürünü ve siyasal taleplerini görmezden gelirken “kardeşlik” ve “bütünleşme” gibi soyut kavramlarla gerçek eşitsizlik ilişkilerini örtmeye çalışmaktadır. Bu, klasik bir egemen yönetiminin ideolojik manipülasyonudur: Eşitsizlik koşullarında “kardeşlik” ilan etmek, aslında eşitsizliği meşrulaştırma anlayışının en etkili yoludur.

Kardeşlik söylemi aynı zamanda Kürt ulusal hareketinin özne statüsünü de ortadan kaldırmayı hedefliyor. Eğer iki taraf “kardeş” ise aralarında ne sömüren-sömürülen ne de ezen-ezilen ilişkisi vardır; her şey “doğal” ve “tarihsel” bir birlikteliğe indirgenir. Oysa bu birliktelik Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren binbir zor, asimilasyon, sürgün, katliam ve inkâr politikalarıyla örülmüştür. “Kardeşlik” söyleminin tarihsel sahtekârlığı bu şiddet tarihini görünmez kılma işlevi görmesindedir. Devlet bu söylemle hem geçmişin suçlarını temizlemeye hem de gelecekteki eşitsizlik ilişkilerini meşrulaştırmaya soyunmaktadır.

Yasada Kürt’ün adının olmaması yasanın tasfiyeci karakteri kadar “entegrasyon” ve “pozitif entegrasyon” diye tanımlanan yönelimin bir restorasyon süreci olduğu gerçekliğini ele vermeye yetiyor. Bu restorasyon Kürt halkının ulusal siyasal bilincini hedef almaktadır. Eşit haklara dayalı olmayan “toplumsal bütünleşme”, ulusal siyasi bilincin eritilmesi, yatıştırılması, söndürülmesi, ideolojik tasfiyesi süreci olarak ilerletilmektedir. 

Kürt Coğrafyasının Yeniden Şekillendirilmesi

Devlet, toplumun üzerinde duran tarafsız bir hakem değildir. Devlet, sınıflar arasındaki antagonizmaların belirli bir tarihsel biçimde örgütlendiği ve egemen sınıfın tahakküm biçim ve yöntemlerinin  yeniden üretildiği siyasal bir aygıttır. Modern kapitalist devlet belirli bir göreli özerklik alanına sahiptir ve tek tek sermaye gruplarından bağımsız hareket edebilir; hatta kimi zaman onların kısa vadeli çıkarlarına karşı kararlar alabilir. Fakat devletin temel işlevi, kapitalist toplumsal ilişkilerin genel yeniden üretimini güvence altına almaktır. Bu yeniden üretim yalnızca ekonomik sömürüyü değil aynı zamanda siyasal, ideolojik, kültürel ve askeri tahakküm mekanizmalarının toplamını içerir. Kaldı ki “süreç” konusunda bugün sermayenin hiçbir kesiminin herhangi bir itirazı yoktur. Sadece Türk tekelci ve orta burjuvazisi değil Kürt sanayi ve ticaret burjuvazisi de “süreç” konusunda onlarla düşünce ve çıkar birliği içindedir. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitalist gelişimi boyunca Kürt coğrafyası yalnızca bir “güvenlik alanı” olarak değil aynı zamanda emek gücü, tarım, enerji, maden, altyapı, ticaret ve jeopolitik konumu bakımından sermaye birikiminin bir parçası olarak şekillendirilmiştir. İşbirlikçi Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından Kürdistan, tarihsel olarak ilhak edilmiş bir toprak yaklaşımıyla ele alınmıştır. Geçmişte olduğu gibi bugün de Kürdistan, tekelci burjuvazi açısından ucuz emek, ucuz hammadde ve güvenlik temelli rant alanı olarak değer taşırken aynı zamanda stratejik yatırım planları açısından bir üretim üssü olarak anlam kazanmaktadır.

Bu dönüşüm, devletin Kürt coğrafyasına yönelik politikalarında bir kırılma yaratmıştır. Güvenlikçi yaklaşım yerini sermaye yatırımlarının, altyapı projelerinin ve özel sektör teşviklerinin ön planda olduğu bir modele bırakmıştır. Ancak bu “kalkınma” modeli bölgedeki yapısal-tarihsel eşitsizlikleri ortadan kaldırmamış aksine ulusal baskıyla birleşen kapitalist sömürüyü daha da derinleştirmiştir. Bugün Kürdistan’da inşa edilen organize sanayi bölgeleri, hidroelektrik santraller ve maden ocakları bir yandan sermaye birikimini hızlandırırken diğer yandan Kürt emekçilerini daha ağır koşullarda çalışmaya mahkûm etmekte ve toprak, maden, su gibi doğal kaynakları yağmalamaktadır. Dolayısıyla ulusal baskı ile sınıfsal sömürü birbirinden ayrı iki katman değildir, birbirleriyle iç içe geçmişlerdir. Kürt işçinin fabrikadaki sömürüsü ile Kürt halkının ulusal baskıya maruz kalması aynı şey değildir fakat aynı toplumsal gerçekliğin birbirinden koparılamayacak iki boyutudur.

“Bütünleşme” mi Tek Taraflı Yeniden Konumlandırma mı?

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme” başlıklı Çerçeve Yasa, kullandığı kavramlar itibarıyla son derece açıktır. “Bütünleşme” tarafsız bir kelime değildir. Kim kiminle bütünleşmektedir? Hangi taraf değişmektedir? Hangi taraf olduğu gibi kalmaktadır? Eğer Kürt siyasal ve toplumsal dinamiği mevcut devlet yapısına entegre ediliyor, buna karşılık devletin temel siyasal yapısı ve egemenlik anlayışı değişmeden kalıyorsa burada karşılıklı bir demokratik dönüşümden söz etmek mümkün olmaz. Ortaya çıkan şey tek taraflı yeniden konumlandırmadır.

Devlet, yasanın iddia ettiği gibi PKK’yi “terör örgütü” olarak nitelemekte ve bu nitelemeyle yetinmemekte aynı zamanda sürecin teorisyenleri üzerinden Kürt ulusal hareketinin ideolojik olarak tasfiyesini hedeflemektedir. Oysa bütün ulusların kendini savunma hakkı vardır; ezilen, bağımlı ya da sömürge ulusların varlıklarını ve haklarını silahlı mücadele dâhil her çeşit yol ve yöntemle savunma hakları vardır. Bu hakkı “terör” olarak nitelemek sorunu baştan yanlış tanımlamaktır. Devlet kendi egemenlik alanını korurken Kürt hareketinin silahlı kapasitesini ve siyasal olanaklarını sistemin sınırları içerisinde yeniden düzenlemektedir. Önce zor yoluyla bastırılan bir dinamiğin daha sonra hukuki ve kurumsal mekanizmalar aracılığıyla sistem içine alınacağı umudu ve beklentisinin yaratılması, modern devletin zor ile “rıza”yı harmanlayarak kullanmasının tipik bir örneğidir.

“Bütünleşme” sürecinin bir diğer boyutu da toplumsal muhalefetin ve eleştirel seslerin susturulmasıdır. Yasa sözde “milli dayanışma” adı altında Kürt halkının bağımsız örgütlenmesini, kendi dilinde eğitim talebini ve yerel yönetim haklarını sistem içinde eritmeyi amaçlamaktadır. Bu, devletin muhalif güçleri kendi kurumları içine çekerek etkisizleştirme stratejisinin bir parçasıdır. Devlet bu şekilde, karşıt toplumsal güçlerin siyasal enerjisini mevcut düzenin sınırları içinde emer ve onları sistemin yeniden üretimine eklemler.

Silahsızlanma ve Siyasal Çözüm Arasındaki Uçurum

47 yıllık silahlı mücadele döneminin kapanması, on binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir çatışmanın sonlandırılması elbette küçümsenemez. Fakat burada ikinci bir ayrım yapmak zorundayız: Çatışmanın sona ermesi ile ulusal sorunun çözümü aynı şey değildir. Barış ile çözüm de aynı şey değildir. Dahası barış ile silahların susması (ateşkes) aynı şey değildir. Çatışmasızlık bir koşuldur. Çözüm ise toplumsal ve siyasal ilişkilerin dönüşümünü gerektirir. Eğer silahlar susuyor fakat Kürt halkının siyasal talepleri aynı siyasal yapı tarafından tanınmıyorsa çatışmanın düzlemi ve biçimi değişmiş olur; sorunun kendisi ortadan kalkmış olmaz.

Silahsızlanma sürecinin siyasal sonuçları hangi koşullara bağlandığına göre belirlenir. Eğer silahsızlanma demokratik hakların genişlemesi, siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması ve halkın kendi geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olmasıyla birlikte ilerliyorsa bu gerçek bir siyasal dönüşümün parçası olabilir. Ama silahsızlanma karşılığında siyasal haklar güvence altına alınmadan gerçekleşiyorsa, o zaman devlet açısından çok daha farklı bir anlam taşır. Devlet, karşısındaki zor kapasitesini ortadan kaldırarak sermaye için ağır sömürü ve talan politikalarında dikensiz gül bahçesi yaratmak peşindedir. 

Silahsızlanma süreci aynı zamanda Kürt siyasal hareketinin gelecekteki siyasal stratejilerini de yeniden tanımlamaktadır. Silahlı mücadeleyi bırakan hareket, parlamenter siyaset, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütlenmeleri gibi yeni alanlara yönelmeyi esas alıyor. Ancak bu alanların mevcut devlet yapısı içinde ne kadar özerk ve etkili olabileceği sınıf mücadelesinin ve toplumsal muhalefetin gücüne bağlıdır. Eğer bu yeni alanlar toplumsal mücadelenin bir aracı olmaktan çıkar sadece düzenin yeniden üretimine hizmet eden kurumlar haline gelirse silahsızlanmanın zaman içerisinde çürüme ve teslimiyete dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

“Terörsüz Türkiye” Söyleminin Sınıfsal ve Siyasal İşlevi

“Terörsüz Türkiye” kavramı, devletin sorunu nasıl tanımladığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu söylemde “terör” siyasal sorunun merkezine yerleştirilmekte, böylece ulusal sorun “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanmaktadır. Ulusal sorunu “siyasal haklar” üzerinden tartışmak devletin kendi yapısını sorgulatır. Sorunu “terör” üzerinden tanımlamak ise tartışmayı doğrudan “güvenlik” alanına çeker. “Kürt halkının hangi hakları tanınmalıdır?” sorusu yerini “Silahlı örgüt nasıl tasfiye edilir?”e bırakır. Bu iki soru aynı değildir. Devletin ikinci soruya verdiği cevabı birinci sorunun cevabı olarak sunması sürecin ideolojik düğüm noktalarından biridir.

Faşist rejim Kürt halkının demokratik ve ulusal taleplerini “terör” kategorisine sokmayı sürdürmekten vazgeçmiyor. Bu sadece Kürt halkını suçlama değil aynı zamanda Türkiye işçi sınıfı içinde milliyetçi bir dalga yaratma ve sınıf dayanışmasını bölme işlevi de görür. Devlet “terör” tehdidi üzerinden toplumu arkasında mevzilendirirken aslında kendi otoriter yönetimini meşrulaştırmakta ve işçi sınıfının ortak çıkarlarını önceleyen talepleri gündem dışı bırakmaktadır. Bu nedenle, “terörsüz Türkiye” söylemine karşı Kürt halkının ulusal taleplerinin meşruiyetini savunmak ve bu talepleri sınıf mücadelesiyle bütünleştirmek zorunludur.

Bu kara propagandanın “Çerçeve Yasa”nın yürürlüğe girmesinden sonra kapsamlı bir ideolojik saldırı kampanyası biçiminde sürmesi şaşırtıcı olmadı. Faşist rejim ve borazanları Kürt halkının mücadele birikiminin açığa çıkardığı kendine güven ruhuna saldırmakta, karamsarlık ve yenilgi ruhu hâli örgütlenmeye çalışılmaktadır. Oysa Türk burjuva devleti, NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak sırtını ABD ve Avrupa emperyalistlerine dayadığı halde kırk küsur yıldır süren militan ulusal özgürlük mücadelesini bastırmayı başaramamıştır. “Süreç”in bugüne kadarki seyrinin yarattığı karamsarlığı ve umutsuzluğu kırmak için Kürt halkının mücadelesinin tarihsel meşruiyeti yanında direniş kapasitesini göz önünde bulunduran mücadeleci yeni bir eksen örülmelidir. 

Anadilde Eğitim Haktır, Engellenemez!

“Süreç”in kritik turnusol kâğıtlarından biri anadil meselesidir. Anadilde eğitim sadece bir kültürel talep değil ulusal varlığın ve kimliğin sürdürülebilmesinin temel koşuludur. Bir ulusun kendi dilinde eğitim görmesi onun tarihsel ve toplumsal hafızasını canlı tutar, kendi edebiyatını, bilimini ve sanatını geliştirmesine olanak tanır. Anadilde eğitimin yasaklanması asimilasyon politikalarının en etkili ve yıkıcı aracıdır. Türk devleti tarih boyunca Kürtçeyi yasaklayarak konuşulmasını cezalandırarak ve eğitim sisteminden dışlayarak Kürt ulusal kimliğini tasfiye etmeye çalışmıştır.

Çerçeve Yasa’nın mimarları, “dil konusunda” sorumluluğu devletten alıp Kürt ulusal demokratik hareketine yüklemeye çalışmaktadır. Oysa devletin eşit ilişki kurmaması birinci sorundur; ikinci sorun ise devletin “diyalog yürüttüğü muhatapların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği” dayatmasıdır. Bu, sorumluluğu tersine çeviren, devletin tarihsel suçlarını görünmez kılan tipik bir faşist yönetim taktiğidir.

Anadilde eğitim burjuva literatürde dahi temel bir insan ve ulus hakkıdır. Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Özerklik Şartı gibi uluslararası belgeler azınlık dillerinin korunmasını ve eğitim hakkını güvence altına almaktadır. Türkiye’nin imzaladığı bu sözleşmelere şeklen bile uymamaktadır. Hiçbir yasa, hiçbir siyasal süreç bu hakkı engelleyemez! “Dilin tasfiyesi” hedefi yalnızca Kürtçenin değil Kürt ulusal varlığının da tasfiyesi anlamına gelir. Bu nedenle komünistler ve sosyalistler “Anadilde Eğitim Haktır, Engellenemez!” ilkesini her platformda savunmak ve bu talebin etrafında örgütlenmek zorundadırlar. Bu talep, sürecin seyrini belirleyecek olanın devlet değil Kürt halkının kendi iradesi olduğunu göstermenin en somut yollarından biridir.

Bölgesel Asgari Ücret Uygulamasına Geçit Yok!

Sürecin bir diğer belirleyici boyutu ekonomiktir. Devlet ve sermaye çevreleri, Kürt coğrafyasını ucuz emek havzası olarak yeniden örgütleme eğilimindedir. Bölgesel asgari ücret uygulaması bu eğilimin en somut ifadesidir. Farklı bölgelerde farklı asgari ücret uygulaması emekçiler arasında yapay ayrımlar yaratmanın, Kürt emekçilerini daha düşük ücretlere mahkûm etmenin ve bölgesel eşitsizliği meşrulaştırmanın bir aracıdır. Oysa Kürt, Türk, Arap, göçmen… bütün emekçiler aynı sermaye sınıfı tarafından sömürülmektedir. İşçi sınıfı bir bütündür. Bölgesel asgari ücret uygulaması bu sınıf birliğini parçalamaya, emekçiler arasında ayrıştırıcı bir politika izlemeye yöneliktir.

Bölgesel asgari ücret uygulaması aynı zamanda Kürt emekçilerinin yaşam koşullarını daha da ağırlaştıracak bir faktördür. Bugün zaten enflasyon, işsizlik ve yoksullukla boğuşan Kürt emekçileri eğer bölgesel asgari ücretle çalışmak zorunda kalırlarsa alım güçleri daha da düşecek ve sömürü katlanarak artacaktır. Ayrıca bu uygulama patronları Kürt bölgelerine yatırım yapmaya teşvik etmek gibi gösterilse de aslında bu teşvik ucuz emek sömürüsü üzerinden azami kâr elde etme amacına hizmet etmektedir. Sermaye bu uygulama ile hem daha yüksek kâr marjlarına ulaşmayı hem de Kürt emekçilerini daha güvencesiz ve daha az örgütlü bir konuma itmeyi hedeflemektedir. “Bölgesel Asgari Ücret Uygulamasına Geçit Yok!” sloganı yalnızca bir ekonomik talep değil aynı zamanda sınıf birliğini ve dayanışmasını savunan ideolojik-politik bir duruştur. Bu talep, Türk ve Kürt emekçilerinin ortak sömürüye karşı birlikte mücadele etmesinin somut bir zeminini oluşturur.

Ulusal Sorun ve Sınıf Mücadelesi

Kürt sorununu sınıf sorununa indirgemek yanlıştır. Fakat Kürt sorununu sınıf ilişkilerinden tamamen koparmak da yanlıştır. Kürt işçi hem işçidir hem de ulusal baskı ilişkilerinin içindedir. Kürt yoksul köylü hem üretim ilişkileri içerisinde sömürülür hem de ulusal baskının belirli biçimlerine maruz kalır. Türk işçi ile Kürt işçi aynı burjuva patron tarafından sömürülür. Fakat bu ortak sömürü, Kürt işçinin ulusal baskıya uğramadığı anlamına gelmez. Ulusal baskı ve ayrımcılık sınıf sömürüsünü daha da derinleştirir, çünkü Kürt işçi sınıfsal konumunun yanı sıra devletin ayrımcı politikaları, dil engelleri ve toplumsal önyargılar nedeniyle ek bir ezilmişlik deneyimi yaşar.

Lenin’in ulusal sorun üzerine polemiklerinin temel önemi burada yatar: Ezilen ulusun eşitlik ve ayrılma hakkını savunmadan gerçek proletarya enternasyonalizmi kurulamaz! Ezen ulusun işçisinin kendi devletinin ulusal baskısına karşı mücadele etmesi tutarlı enternasyonalizmin zorunlu gereğidir; buna karşın ezilen ulusun işçisine “önce sınıf mücadelesi, sonra ulusal sorun” demesi ise gerçekte kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmış sosyal şovenizmin ‘inceltilmeye’ çalışılması anlamına gelir. Eğer Türk işçisi devletin Kürtler üzerindeki baskısını görmezden gelir veya bu baskıyı meşrulaştırırsa milliyetçi/şovenist ideolojinin etkisi altında olduğunu dolayısıyla sınıf bilincinin bu ideoloji tarafından zehirlenip lekelendiğini görmelidir. Gerçek sınıf bilinci, kendi ulusunun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüne koşulsuz karşı çıkmaktan geçer.

Türk ve Kürt emekçilerinin birliği, ulusal sorunun üzerini örterek değil onu demokratik biçimde çözerek kurulabilir. Bir Türk işçinin Kürt işçisine “Senin ulusal sorununu sonra konuşuruz, önce sınıf mücadelesi” demesi gerçek bir sınıf kardeşliği yaratmaz. Aksine bu yaklaşım ulusal sorunun çözümsüz bırakılmasına ve Kürt işçinin sömürüye karşı mücadelesinin zayıflatılmasına hizmet eder. Gerçek birlik karşılıklı eşitlik üzerinden temelinde kurulabilir. Türk işçisi kendi devletinin Kürt halkı üzerindeki baskısına karşı çıktığında yalnızca Kürt halkına destek vermiş olmaz; kendi sınıfının enternasyonalist karakterini de güçlendirir. Kürt işçisi ise ulusal haklarının tanınmasını savunurken Türk işçisine karşı değil her iki halkın emekçilerini sömüren burjuva sınıfa, kapitalist tahakküme karşı ortak mücadeleyi büyütmelidir.

“Süreç”in Seyircisi Olmaktan Çıkılmalıdır!

Bu sürecin seyircisi olunamaz! Kürt halkının ulusal taleplerinin ve beklentilerinin canlı tutulması, gündemleştirilmesi ve eylemli bir duruşla savunulması zorunludur! “Süreç”in seyrini yalnızca izleyen, uyaran, eleştiren edilgenlikten kurtulmak; değişik inisiyatifler geliştirerek Kürt halkının taleplerini somut mücadele başlıklarına dönüştürmek gerekir. Anadilde eğitim hakkı, bölgesel asgari ücrete karşı duruş, kayyım politikalarına son verilmesi, siyasal tutuklulukların sona erdirilmesi, yerel demokratik iradenin güvence altına alınması, binlerce faili meçhul cinayetin ve köy boşaltmaların hesabının verilmesi… talepleri etrafında örgütlenmek sürecin seyrini ve sonuçlarını egemen burjuvazi ve sömürücü sınıfların  değil halkların, işçi sınıfı ve emekçilerin lehine çevirmenin temel yoludur.

Rojava: Çerçeve Yasa’nın Bölgesel Mührü ve Sermaye Genişlemesi

Çerçeve Yasa’nın Meclis’ten geçmesiyle birlikte devletin içeride sağladığı “çatışmasızlık” ortamı dış politikada daha saldırgan ve ticari bir zemine oturmuştur. Bu durum, Rojava meselesini Türkiye’nin iç siyasetinden bağımsız ele almanın imkânsız olduğunu göstermektedir. Türk burjuva devleti silahlı Kürt dinamiğini içeride dönüştürüp kendi egemenlik alanına entegre ederken, sınırının hemen ötesindeki Rojava’yı -tabii Güney Kürdistanı da- bu yeniden konumlandırmanın “dış sahası” olarak görmektedir. Suriye’de Esad rejiminin çöküşü sonrası Şam yönetimi ile SDG arasında 2026 başında yaşanan çatışmalar ve ardından gelen kesintili entegrasyon görüşmeleri aslında bölgenin geleceğini belirleyen iki ana ekseni ortaya çıkarmıştır: Enerji koridorları ve emek sömürüsü.

Rojava’yı yalnızca “Kürt özerkliği” üzerinden okumak, emperyalizmin ve bölgesel güçlerin bu coğrafyaya biçtiği rolü görmemizi engeller. Fırat ve Dicle’nin su kaynakları, Zaho-Ceyhan petrol hattına yakınlığı, tarımsal üretim potansiyeli ve İran-Irak sınırlarına uzanan ticaret yolları Rojava’yı Türk tekelci burjuvazisi için vazgeçilmez bir yatırım ve rant alanına dönüştürmektedir. Türk devleti, Çerçeve Yasa’nın sağladığı “milli bütünleşme” meşruiyetini kullanarak Rojava’da kalıcı bir askeri varlık inşa etmekten çekinmemekte; bu varlığı, ABD ve AB emperyalistleri ile pazarlık masasında bir koz olarak kullanmaktadır.

Ancak buradaki belirleyici çelişki şudur: Türk devleti, Rojava’ya yönelik politikasını “güvenlik tehdidi” söylemiyle meşrulaştırırken, sahada uyguladığı politikalar tamamen neoliberal bir yağmalamaya tekabül etmektedir. Sınır ötesi organize sanayi bölgeleri, enerji nakil hatları ve tarımsal sözleşmeler Rojava’daki emekçileri daha düşük ücretlerle ve daha güvencesiz koşullarda çalışmaya mahkûm etmektedir. Bu yönelim, Kuzey Kürdistan’da uygulamaya çalıştığı bölgesel asgari ücret projesinin doğal bir sınır ötesi uzantısıdır. Devlet ve Türk burjuvazisi, içeride Kürt emekçileri ucuz işgücüne hapsederken Rojava’daki emek piyasasını da bu sisteme entegre ederek bölgesel düzeyde bir “ucuz emek kuşağı” yaratmayı hedeflemektedir.

ABD’nin Rojava üzerinden Suriye ve İran’a karşı yürüttüğü emperyalist hesaplar ile Türkiye’nin sınır güvenliği ve yatırım stratejileri Rojava üzerinde çakışmaktadır. Bu çakışma, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının önüne geçen birer engel olmaktan öteye geçemez. Ulusal-demokratik mücadele, Rojava’daki demokratik kazanımları korumak ile bu emperyalist hesaplara karşı çıkmayı birbirinden ayırmadan yürümek zorundadır. Nitekim Çerçeve Yasa, Türk devletine içerideki Kürt hareketini disipline etme gücü verirken dışarıda, Rojava’nın statüsünü insani ve demokratik bir zeminde değil tamamen “pazar ve koridor” mantığıyla belirleme cesaretini de aşılamıştır. Komünistler ve sosyalistler için bu, Rojava davasını sadece bir kimlik mücadelesi olarak değil Ortadoğu emekçilerinin ortak sınıf çıkarlarının sigortası olarak savunmayı gerektirir.

İki Tuzak: Kuyrukçuluk ve Komploculuk Arasında Devrimci Hat

Mevcut tartışmada iki kolay daha doğru bir nitelemeyle ‘ucuz’ yaklaşım vardır: Birincisi: “Süreç başladı, artık her şey demokratikleşiyor.” İkincisi: “Bu tamamen devletin oyunudur, hiçbir şey değişmemiştir.” İki yaklaşım da gerçeğin bir bölümünü görür fakat bütününü kavrayamaz. Bir kesim, Kürt siyasal hareketinin attığı her adımı eleştiri dışı bırakmayı ‘demokratlık’ sanmaktadır. Devlet ile yapılan her görüşme “barış”, her yasa “tarihi adım”, her geri çekilme “stratejik zafer” olarak sunulabilmektedir. Bu kuyrukçuluktur. Aynı zamanda akıl tutulmasına yol açan ya da onun sonucu olan kuyrukçuluk, devrimci politikanın temel ilkelerinden olan eleştirel bağımsızlığı terk ederek belirli bir siyasal hareketin stratejik tercihlerini sorgulamadan kabul etmektir. Bu tutum, Kürt halkının haklarını savunmak ile Kürt siyasal hareketinin tüm politikalarını desteklemek arasındaki ayrımı ortadan kaldırır, devrimci uyanıklığı ve perspektifi zayıflatır.

Devletin her adımını “oyun”, “komplo”, “kandırmaca” olarak açıklamak başka bir kolaycılıktır. Bu yaklaşım ilk bakışta ‘radikal’ görünür. Fakat çoğu zaman devletin Kürt halkına yönelik tarihsel baskısını teşhir ederken Kürt halkının gerçek taleplerini de tali hale getiren bir yaklaşımın ürünüdür. Kürt halkının siyasal iradesini ve deneyimini küçümsemek, onu yalnızca devlet tarafından manipüle edilen bir kitle olarak görmek demektir. Bu özünde şovenist ve inkârcı bir bakışa denk düşer. Komploculuk, toplumsal mücadelenin dinamiklerini, halkın örgütlenme kapasitesini ve devrimci özne iradesini görmezden gelir. Oysa toplumsal mücadele devletin oyunlarına indirgenemeyecek kadar zengin, çok katmanlı ve özneleri tarafından şekillendirilen bir süreçtir. Devrimci yaklaşım iki indirgemeciliği de reddetmeyi gerektirir. Ne devletin kuyruğuna takılmak ne de Kürt halkının siyasal öznesini devletin oyununun içine hapsetmek. Temel görev, iki halkın emekçileri arasında gerçek bir eşitlik ve dayanışma zemini yaratmaktır.

Bağımsız Devrimci Hat ve Eylemli Duruş

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir kuyrukçuluk değildir. Ne devletin “Süreç”ine alkış tutan bir çizgi ne de Kürt halkının siyasal iradesini devletin komplolarına indirgeyen bir çizgi. İhtiyaç duyulan şey Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarından taviz vermeyen, devletin entegrasyon ve silahsızlandırma politikasını eleştiren, Kürt siyasal hareketini bağımsızca değerlendirebilen ve Türk-Kürt emekçilerinin ortak sınıf mücadelesini büyütmeyi hedefleyen bağımsız devrimci bir çizgidir. Bu çizgi, devletin kurduğu çerçevenin dışında kendi sınıfsal ve enternasyonalist perspektifini inşa eder. Bu çizgi, devletin “kardeşlik” söylemine karşı eşitlik ve özgürlük talebini yükseltir; “terörsüz Türkiye” söylemine karşı ulusal özgürlük ve demokratik haklar mücadelesini ve “bütünleşme” projesine karşı halkların kendi kaderini tayin hakkını savunur.

Bu çizginin somut ifadesi ulusal talepler ile sınıfsal talepleri birleştiren, Kürt emekçilerinin gündelik yaşamına dokunan, sürecin soyut siyasetini somut mücadele başlıklarına dönüştüren bir perspektif sahibi olmaktır. Bu duruşu sadece söylem düzeyinde bırakmadan irili ufaklı eylem ve etkinliklerle gösterebilmektir. Mesele yalnızca silahların bırakılıp bırakılmaması değildir. Mesele silahların sustuğu bir dönemde politik sözün kimin elinde olacağıdır. Mesele yalnızca devletin Kürt dinamiğini nereye yerleştireceği değildir. Mesele Kürt halkının kendi geleceğini belirleme gücünü nasıl yeniden kuracağıdır. Ve mesele yalnızca Kürt sorununun nasıl çözüleceği de değildir. Mesele Türk ve Kürt emekçilerinin kapitalist sömürüye, ulusal baskıya, devletin zor aygıtına ve emperyalist tahakküme karşı kendi bağımsız siyasal güçlerini nasıl oluşturacaklarıdır.

Komünistler ve sosyalistler için bu tarihsel bir sorumluluktur! Bu iddianın sahibi olan hepimiz bu sürecin seyircisi değil Kürt halkının ulusal ve demokratik taleplerinin tarafı ve aktif savunucusu olduğumuzun farkında olmalıyız. Kendi kimliğinin bilincinde bağımsız özneler olarak bu tarihsel sorumluluğumuzun hakkını verebilmemiz eleştirel bir bilinçle, bağımsız bir sınıf perspektifiyle ve emperyalizme, kapitalizme ve ulusal baskıya karşı kararlı bir mücadeleyle mümkündür.